Dilde Özleşme ve Fransa'da Dil Yasasının Serüveni / Sami Selçuk

Dilde Özleşme ve Fransa'da Dil Yasasının Serüveni / Sami Selçuk

10 Eylül 2017 - 7584 kez okundu.

 

GENEL ANLAMDA DİLDE ÖZLEŞME

Bilindiği üzere, toplumbilimcilere göre dil, ulusu ulus yapan öğelerden biridir. Ulusçuluğu tek öğeye indirgeyenlerden bir kesimine bakılırsa, dil ulusu oluşturan öğelerden biri ya da başlıcası değil, bunların da ötesinde tek koşuludur. Fichte'ye göre "ulus demek, dil demektir." Öyleyse, gerçek bir ulus olabilmek için, başka uluslardan ödünç alınan sözcüklerden oluşan değil, o halkın anadilinin toprağında gelişen bir dile gerek vardır.

Dilbilimcilerse, dil ile düşünce arasındaki derin ilişkiyi vurgulamışlardır. Akıl çağını başlatan Descartes'ın, "Hayvanlar konuşmadıkları için düşünmezler, düşünmedikleri için konuşmazlar" özdeyişi, dilin salt bir sesler yığını olmadığını eşsiz bir biçimde ortaya koymaktadır. Gerçekten insan, düşünürken bile kendi kendine konuşur. Ama anadilinde konuşur. Çünkü düşünebilmek için konuşmak zorundadır. Bu olgu, sözcüklerin ve dolayısıyla dilin, dille düşünce arasındaki bağın gücünü kanıtlamaktadır.

Gerçekten deneyimler ve gözlemler, duygu ve düşünce dünyasının insanın kullandığı sözcük sayısıyla doğru orantılı olarak zenginleştiğini kanıtlamıştır. Balıkla yaşamını bütünleştiren Eskimoların dili, balık sözcüğünün çevresinde gelişmiş, düşünce dünyası da bu çerçeveyle sınırlanmıştır.

Bunu sezinleyen Atatürk, "Ulusal duygu ile dil arasındaki bağ çok güçlüdür. Dilin ulusal ve zengin olması ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir"; bu nedenle "başka dillerdeki her sözcük için bir karşılık bulmalısınız; onları ortaya atmak gerekir, ulusal zevkimiz hangisinden hoşlanır ve onu kullanırsa, o zaman sözlüğümüze koyarız" demiştir.

Gerçek odur ki, düşünceyi dillendirmek için başvurulan araçlar, sözcüklerdir. Eğer bir sözcük o düşünceyi çağrışım yoluyla uyandırıyorsa, o anadilinin köklerinden yapılmış demektir; uyandırmıyorsa, yabancı dillerden ödünç alınmıştır. Kişi, bu berikini ezberlemek zorundadır. Anadilindeki sözcük gibi düşündürücü gücü yoktur, onun. Çünkü, insan kendi anadiliyle düşünür. Birincisi neden-sonuç ilişkilerini kurmadan, beyni ezberleme odağında yumaklaştırır; bu yumaklaşma yoğunlaştıkça ve beynin yetisini aştıkça onu köreltir ve sonunda çürütür. İkincisi ise, beynin var olma ve üretme nedeni doğrultusunda neden-sonuç bağlantısını kurar. Çünkü beyindeki kavramlar, beynin temel işlevi olan anadilin gergefinde dokunurlar. Bunu bir örnekle somutlaştırmak istiyorum. Sözgelimi, bir Türk çocuğu "istikra" sözcüğünü, düşünmeden ezberlemek zorundadır. Çünkü beyninde bu sözcüğün yerleşeceği bir dil, bir kavram odağı oluşmamıştır. Oysa, bu sözcüğün Türkçe karşılığı olan "tümevarım" denilince, düşünce bir çırpıda saydamlaşacak, beyin, "tüm" ve "varmak" gibi anadilinin toprağında oluşan sözcüklerin uyandırdığı çağrışımla birlikte kavramı hemen algılayacaktır.

Yaşambilimciler (biyologlar) de bu gerçeğe parmak basmaktadırlar[1].

Anadilinde konuşmanın, yazmanın, bilim yapmanın vurucu gücü işte budur. O yüzden, kuşakların ezberleyerek öğrenme kısır döngüsünden düşünerek ve neden-sonuç ilişkisini kurarak bilinçlenme ve kavrama evresine geçebilmeleri, bilimi yalnızca “hafızlamaya” çabalamakla zaman yitirmemeleri için, anadilinde çağrışım yapan bilimsel terim ve sözcüklerin bulunması, kaçınılmaz bir zorunluluktur.

 Dilin zenginliği kavramlarla ölçülür, somut eşyalara verilen adlarla değil.

Bu nedenle önceleri ağdalı bir Osmanlıcayla yazan ve konuşan Atatürk, özellikle dil devrimine eğildiği 1930'lardan sonra arı bir dil kullanmaya özen göstermiştir. Çünkü O, çağa ve bilime ulaşmak için "dil duvarını aşmak gerektiğini" (C. Kudret) kavrayan bir önderdi. Çağcıl uygarlığı algılamak için tek yol bilimdi. "Bilimse sağlam dil demekti" (Condillac). Hem çağcıllaşacaktık, hem de kültür zenginliği içinde uluslaşacaktık. "Kültürlü olmaksa, başkasından ödünç alınan kupayla değil, kaynağa inerek kendi avucuyla içmekle olurdu" (Alain), Atatürk de işte böyle yaptı. Bu işe öylesine kendisini vermiştir ki, sofracı başı İ. Ergüven'in dediğine göre, ikinci ve son koma şırasında sık sık "Aman dil! Aman dil!" diye yineleyip durmuştur (C. Kudret).

Görülüyor ki, dil sorunu, kimilerinin sandıkları gibi, ne salt "Arapçanın yurt dışına sürülmesi"[2], ne de sapıklık, dinsizlik, Hitlercilik, ırkçılık, komünistlik vb’dir[3].

Kısaca dilde özleşme akımı, temelini insan beyninin işlevinde ve ulusun çağcıllaşmasında bulan, bilime dayalı bir akımdır.

Yukarıda yollama yaptığım Sayın Yücel'in yapıtından alınan dilde özleşme yanlılarına karşı yöneltilen saldırılar ve sövgüler üzerinde durmak gereksiz. Ama, kimileyin bilinçsizce, kimileyin de zihinleri bulandırarak "Hırsız var!" çığlıkları içinde yolcunun bavulunu çalmak için başvurulan komünistlik savı üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Hemen belirtmek gerekir ki, Marx ve Marksistlerin gözünde "maddi yaşamın üretim biçimi, bütün içinde, toplumsal, siyasal ve manevi varlığın sürecini biçimlendirir", "üretim ilişkilerinin bütünü; toplumun ekonomik alt yapısını oluşturur ve bu gerçek temel üzerine hukuksal ve politik üst yapı oturur"[4]. Dil de bu üst yapı kurumlarından biridir. Lenin, 15.12.1905'teki bir yazısında Rus ulusçularının dil ve geleneklerine sahip çıkmaları gerektiğini belirtmiştir. 1914'teki bir yazısında da Stalin, ulusu oluşturan öğeleri bir bir saymış, onun, dil, toprak, ekonomik yaşam ve ruhsal oluşum birliğine dayalı yerleşik bir insan topluluğu olduğunu; dünyadaki örneklerini gösterdikten sonra bir ulusun mutlaka tek dil kullanmasının zorunlu olmadığını söylemiştir[5]. Aynı Stalin, Lenin'in ölümünden sonra da Rus dilinin harfine bile dokunulamayacağını açıklamıştır.

Görüldüğü üzere, Marksistler, dili bir üst kurum saydıklarından, özleşme akımıyla ya ilgilenmemişler ya da bu akımı gereksiz, hatta yararsız saymışlardır. O nedenle de, dilde özleşme akımını başlatan hiçbir ülkede, özleşmeciler, komünizm yanlısı olarak görülmemiş, Türkiye'deki gibi suçlanmamıştır.

Benim önerim şudur. Birbirimizi ve dilde özleşme yanlılarını suçlayacak yerde, bilimsel düzlemde kalarak konuya eğilelim. Sol ya da sağ görüşlerin bu konudaki tutumlarını, bu akımı başlatan ülkelerdeki sonuçlarını inceleyelim. Tersi ve hırçın görüşler bugüne değin kimseye bir şey kazandırmamıştır.

Tarihin bu konudaki tanıklığı ilginçtir. Ulusçuluk bilincinin dille başladığını algılayan İsrailliler, eski İbraniceyi diriltmişler; Macarlar, özleşmeyi başarıyla gerçekleştirmişlerdir. Fin ulusunun uyanışı, 1588'de Michel Agricola'nın İncil'i Fince'ye çevirmesiyle başlamıştır. Ancak ilkin Finceye uygun bir abece (alfabe) yaratılmıştır. Fince bilmeyen H. Forthan, kurtuluşu anadile dönmekte görmüş, 1820'de ilk Fince gazete çıkmış; Runeberg, Lönnrot ve Snelman gibi ulusçular ‘Halk Yazını Derneği'ni kurmuşlardır. Bugün Finler, telefon gibi sözcükleri bile anadillerinde buldukları sözcüklerle karşılamaktadırlar.

II. Ferdinand, Belagora'da (1620) Çekleri yendikten sonra, Almanlar bu ulusu yok etmek için işe dilden başlamışlar, Çekçeyi yasaklayarak bu dildeki bütün kitapları yakmışlardır. 19. yüzyılda Çekler, ulusçuluk akımına anadillerini diriltmekle başladılar. Oysa o güne değin Çek aydınlarının çoğu Almanca yazıyor ve konuşuyordu. Dobrovski, Yungman, Kollar ve Polacy gibi aydınlar ilk Çekçe kitapları yazdılar. Çekçeyi diriltme girişimcilerini ve ulusçuları önceleri "bağnaz ulusçular, dilciler" diye kınayan Çek ulusal kahramanı Tomek, sonradan bu özleşme akımının gerisinde yatan büyük gerçeği anlayınca, Çekçeye sarılmış ve eski eleştirileri nedeniyle yaşamı boyunca ulusçu aydınlardan özür dilemiştir[6].

İlkin Danimarka dilini kullanan Norveçli yazarlar, bağımsızlıkla birlikte anadillerinde yazmaya başlamışlar, dilci İvan Aasen'in "Landsmal" adını verdiği arı bir yazın dili yaratmışlardır. Bu dil 1880'de resmî dil olarak benimsenmiştir[7].

Bu konudaki örnekleri çoğaltmak gereksizdir. Özleştirme akımı, yalnızca sonradan bağımsızlığına kavuşan yukarıdaki uluslarda değil, yıllarca bağımsız kalan ya da sömürülen ülkelerde de görülmüştür.

Bugün zengin bir uluslararası dil olarak kendini benimseten Arapçanın saydamlığını yitirmemesi için çeşitli çabalar gösterilmektedir. Kahire'de kurulan Arap Dili Derneği, Batı tekniğinin dile soktuğu sözcüklere Arapça kökenli karşılıklar bulmuştur. Örneğin, "dynamometre" karşılığı "mikva"; "mikroskop" karşılığı, "michar"; "telescope" karşılığı "mikrâp" denmiştir. Başka örnekler de sayılabilir; posta: berîd; telgraf: berkîye; radyo: mizya; istasyon: mahatta; asansör: mis'ad vb[8].

 

FRANSA'DA DİLDE ÖZLEŞME SERÜVENİ

Bir başka örnek de Fransızcadaki özleşme akımıdır.

Fransızların bu tür etkinlikleri on altıncı yüzyıla dek inmektedir.

Özleşmenin öyküsü şöyledir: Rönesansla birlikte Fransızcayı kardeşi İtalyanca tehdit etmeye başlamıştır.  İlkin ozanlar Latinceyi sarsarlar. 1539 yılı Ağustosunda yayımladığı Villers-Cotterêt buyrultusuyla, Kral I. François, tıpkı Karamanoğlu Mehmet Bey gibi, Latince, İtalyanca ve İspanyolca sözcüklerin hukuk dilinden kovulmasını istemiş ve şöyle demiştir: "İster bağımsız mahkemeler olsun yahut da onların altında ya da üstünde olanlar olsun, isterse dilekçe, soruşturma, sözleşme, hüküm, vasiyetname ya da yargısal herhangi bir işlem ve buna bağlı bir işlem olsun, başka dilde değil, bundan böyle bunların anadilimiz olan Fransızcayla açıklanmasını, yazılmasını istiyoruz"[9]. Bu buyrultudan önce XIV. yüzyılda Fransızcayı çevirilerde yetersiz bulan kimi yazarlar, yeni sözcükler türetmeye başlamışlardır bile. Örneğin, Lisieux Piskoposu ve Aristo'nun çevirmenlerinden Nicolas Oresme, Fransızcaya bugün de kullanılan birçok sözcük kazandırmıştır: abstinence, affinité, bénévole, arbitrage, aristocratie, combinaison, conditionnel, contingent, corruption, diffamer... gibi[10].

On altıncı yüzyılda Du Bellay, Virgile'den L'Enéide'i çevirir ve "patrie: yurt", sözcüğünü Fransızcaya armağan eder. Amyot, Montaigne'in göklere çıkardığı bir çeviri yapar Plutarque'tan. Gustave Lanson bu konuda özetle şunları yazmaktadır: "Plutarque'ın yapıtı gerçek bir ansiklopediydi. Dil için önemli bir denemeydi bunca değişik sözcüğü karşılamak için İtalyanca, Yunanca ve Latinceden benzetmeler, ödünç sözcükler alındı. Birçok şey ve düşünce ilk kez Fransızcada gösteriliyor ve tanımlanıyordu. O yüzden sözcük bulmak ve yaratmak zorunluydu. "Nitekim, Amyot, atome, horizon, enthousiasme, gangrène, prosodie, pédagogue, nuage, hiéroglyphe, misantrope gibi bugün çok yaygın olarak kullanılan nice sözcüğü Fransızcaya sokmuştur. Lanson, "Amyot'nun Plutarque'ı, Rabelais'nin Pantagruel'i, Calyin'in L'Institution'u, Fransızcayı eski dillerle eşit düzeye getirmekte katkılarda bulunmuşlardır" dedikten sonra Montaigne'in Denemeler'inin düşüncenin sergilenmesinde çok zengin bir dağara sahip olduğunu ve Vaugelas ile Fénélon'un on yedinci yüzyılda Amyot'ya hak verdiklerini belirtmektedir[11].

On yedinci yüzyılda Malherbe ve Vaugelas'nın girişimleriyle ünlü Fransız Akademisi kurulmuştur. Akademinin başlıca görevlerinden biri Fransız dilini bütün sanat ve bilimlerde yetkin ve yeterli kılmaktı. Dante'nin Cehennem'ini Fransızcaya çeviren Rivarol 1783'te yazdığı önsözde, çevirmenin dilin bütün kaynaklarını kullanırken, onun gücünü aktardığından söz ediyordu. Bir yıl önce Fransızcanın evrenselliği konusunda yazdığı deneme nedeniyle kendisini ödüllendiren ‘Berlin Kraliyet Akademisi'nde yaptığı konuşma'da, "açık olmayan şey Fransızca değildir" diyen Rivarol, bu yüzyılda Fransızcanın bütün Avrupa'da ortak bilim ve konuşma dili olduğunu vurgulamıştır.

Fransızcanın ilk sözlüğü 1694'te yayımlanmıştır. 1694-1932 yılları arasında yeni yaratılan 4.000 sözcük Fransızcaya girmiştir. Bizde olduğu gibi dalgalanmalar orada da olmuştur. Nasıl ki bizde, kimileri amaç, aklamak, kent, izin, izlemek vb. sözcüklere zaman zaman başkaldırıyor, ardından da, ayrımına varmadan onları kullanıyorlarsa, bu durum, Fransa'da da yaşanmıştır. Sözgelimi, on yedinci yüzyılda, Bouhours, Vaugelas gibi dilciler ve yazarlar, günümüzde her Fransızın kullandığı exactitude, impolitesse, insidieux, intolérance, irréligieux, clairvoyance, savoir-faire gibi nice sözcüğe karşı çıkmışlardır[12]. Ancak bu karşı çıkış, Fransa'da, yeni terimler yaratılmasına değil, yaratılan terimlerin yapısına yöneliktir.

Ne var ki, Cervantes'in "kraliçe diller" dediği Yunanca, Latince ve İbranicenin etkisinden kurtulan, laik ve genel öğrenimin yaygınlaştığı on dokuzuncu yüzyılda da yine egemen olan Fransızcanın üzerine bu yüzyılın sonlarına doğru İngilizcenin gölgesi düşmeye başlamıştır. Yirminci yüzyılda ise Fransızcada iki yönlü hızlı bir değişme görülmüştür. Birincisi dilden atılan ve dile giren birimlerdeki devingenliktir. 1949-1960 yılları arasında ‘Petit Larousse'tan 5.105 birimle 1.700 anlam atılırken, aynı sözlüğe 3973 birimle 3.200 anlam girmiştir. 40.000 öğe çerçevesinde ve 12 yılda gerçekleşen % 12 dolayındaki bu değişim, çok önemli sonuçların çıkarılmasına katkıda bulunacak çapta bir olgudur[13]. Gilbert'in (Dictionnaire des mots nouveaux: Yeni sözcükler sözlüğü) saptamalarına göre de, 1955-1971 yıllan arasında dil çevrimine 5.500 yeni birim girmiştir[14].

Ancak Fransızcaya sızan sözcükler arasında, anadilinde yaratılanların yanı sıra, tekniğin ilerlemesiyle, özellikle İngilizce ve Japonca sözcüklerin gittikçe çoğalması, Fransız ulusunu, korkutmuş ve  uyandırmıştır.

Sağ görüşlü Başbakan Chirac, "Fransız Dili Yüksek Kurulu”nun ilk toplantısına katılarak başkanlık etmiştir. Bütün üyeleri hazır bulunduğu  14 Şubat 1975 tarihli ilk toplantısından tam bir hafta önce 7 Şubat 1975'te, "Fransız Dili Gazeteciler ve Basın Uluslararası Birliği”nin Fransa'daki şubesinde yaptığı konuşmada, ister ekonomik evrim, ister Fransızca konuşanların savsaması sonucu olsun, bu tehdide parmak basıyordu. Başbakana göre, İkinci Dünya Savaşından sonra, Anglo-Amerikan ve Rus dilleri Batıda ve Doğuda iletişim dili olmaya başlamıştır. Ancak dünyanın ve Avrupa'nın bu iki dile ya da birine teslim olması ve çağcıl uygarlığı ilgilendiren her şeyin onların tekeline bırakılması çok tehlikeli olacaktır. Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Arapça, Japonca ve Çincenin ve onların bilginlerinin, düşünürlerinin, yaratıcılarının gelişmeye katkıları unutulamaz. En büyük tehlike ise saygınlığı, eskiliği, yazınının zenginliği ve düşünsel varlık açısından bereketi nedeniyle Fransızcaya yönelmiştir. "Fransızcanın yaratma gücünün 1789 ve 1914'te durduğuna inananlar ve bilginlerimizin, sanatçılarımızın ve yazarlarımızın çağdaş üretimlerini ürpertiyle görenler, Fransa'nın parlayıp yükselmesini sağlayacak yerde, onun görünümünü karartmaya katkıda bulunuyorlar" diyordu, Başbakan Chirac.[15]

Fransız düşünürü Etiemble'ın Frangilizce: franglais[16] dediği İngilizce kırması Fransızcaya karşı Fransız yazarları ve aydınları çoktan savaş açmışlardı. Yepyeni sözcük yaratarak ya da örnekseme kuralıyla sözcük yaratarak yabancı sözcükleri karşılamaya çabalıyorlardı. Örnekseme kuralıyla sözcük yaratma girişimlerini Prof. Imbs, Quemada ve Sauvageot gibi dilcilerin dışında, gelenekçiliğiyle tanınan ünlü Fransız Akademisi de destekliyordu.[17]

Bunun yanı sıra Profesör Guillermou'nun öncülüğünde bir "sözcük bankası" oluşturulmasına girişilmişti. Bankanın üç amacı vardı: Sözcük üretmek, sözcük biriktirmek ve ödünç sözcük vermek[18].

En sonunda bu yabancı sözcük sızmasına karşı ilk eylem Başbakan Pompidou'dan geldi. 66-203 sayılı yasa gücündeki kararnameyle "Fransız Dilini Savunma ve Yayma Yüksek Kurulu" adı altında bir kurul oluşturuldu. Böylece, I. François'nın bütün resmî metinlerin Fransızcayla (anadille) yazılmasını, başka dil kullanılmamasını buyuran 10 Ağustos 1539 tarihli Villers-Cotterêt buyrultusundan bu yana devlet ilk kez dil işine el atmış oluyordu.[19]

Başbakan Jacques Chaban-Delmas tarafından çıkarılan 72-19 sayılı ve 7.1.1972 tarihli olup dilin zenginleşmesine ilişkin tüzükle[20] terim yarkurulları (komisyon) öngörüldü. Bu yarkurullar, durumun gereklerine göre merkezi devlet yönetimlerinde, bakan buyrultularıyla kurulacaklar ve şu iki özgörevi yerine getireceklerdi: Fransızcanın sözcük dağarındaki eksikliklerin dökümünü belli kesim için saptamak ve yeni bir gerçekliği belirlemek ya da yabancı dilden ödünç alınan sözcüklerin yerine geçirmek için gerekli terimleri önermek, ileride sözünü edeceğim 31 Aralık 1975 Yasası bu Tüzüğün hükümlerini tamamlamak.[21]

Fransız Dili Yüksek Kurulu da, kurulan yarkurullar arasındaki eşgüdümü sağlamakla yükümlü kılınmıştır.

Bu yarkurullar, bakanlık uzmanlarıyla özel ve kamusal kuruluşların dilcilerinden oluşturulmuşlardır. Yerinde yaptığım incelemeye göre, ilgili bakan, Akademiden de düşünce alarak, yarkurul başkanlarının önerileri üzerine benimsenip onaylanan terim ve sözcüklerin dizelgesini (liste) bir buyrultuyla saptamakta ve M. Eğitim Bakanının imzasıyla birlikte yayımlamaktadır. Bu dizelgeler iki kesime ayrılmaktadır. İlk kesimde kullanılması zorunlu olan, ikincisinde ise önerilen sözcükler bulunmaktadır.

Bunların üzerinde durulmak gerekir. Çünkü, bir süre denemeye bırakılan öneri niteliğindeki ikinci kesimdeki sözcüklere karşılık; ilk kesimde öngörülen sözcüklerin, yönetmelik metninin yayımından ya da yönetmelikle saptanan tarihten başlayarak:

1. Tüzükler, yönetmelikler, genelgeler ve buyrultularda;

2. Niteliği ne olursa olsun, kamusal yönetim ve kurumları ilgilendiren yazışmalarda, belgelerde ve kurumlara başvurularda;

3. Devlet ya da ona bağlı kuruluşların taraf oldukları sözleşmelerde;

4. Devlete bağlı olan ya da onun denetiminde bulunan yahut da adı ne olursa olsun devletin akçalı yardımından yararlanan kuruluşlarca yapılan araştırma ve öğrenimle ilgili yayınlarda kullanılmaları zorunlu kılınmıştır (md. 6). Uygulamada bu süre, genellikle birinci sıradakiler için üç, öbürleri için altı aydır.

İşte bu tüzük uyarınca, 12.1.1973'te M. Eğitim Bakanı J. Fontanet’nin genelgesi çıkmıştır[22]. Dizelgenin ilk kesiminde kullanılması zorunlu sözcüklerden kimileri şunlardır: câbliste: cableman; cadreur: cameraman; coupure: cut off; ingéniérie: engineering vb. Dizelgenin ikinci kesiminde salık verilen sözcüklere de, yukarıdaki gibi, baştakiler Fransızca olmak üzere, şu örnekleri verebilirim: animateur: disk-jockey; bande-vidéo: video-tape; exclusivité: dope-sheet vb.

Toprak düzenlenmesi, Yerleşim ve Turizm Bakanı Olivier Guichard'ın 12.1.1973 tarihindeki genelgesine[23] göre, agrefe: dip; bardeau: single; rétrochargeuse: back loader; épandeuse: spreader; taupe-mole; zonage: zoning vb. birinci dizelgede; stalle: box; bouteur: bouldozeur vb. ikinci dizelgede de yer almıştır.

Endüstriyel ve Bilimsel Gelişme Bakanı Jean Charbonnel'in 12.1.1973 tarihli genelgesine göre, autoprotection: self-shielding: blindage:shield; clairance:clearance; combustion: burn up; criticité: criticality (criticalité sözcüğü dışlanmıştır); det: rabbit... gibi sözcükler ilk dizelgede; barre de dopage: booster rod; préréacteur: reactor expriment; salve: burst gibi sözcükler de ikinci dizelgede yer almışlardır. Rauline'in aynı günlü genelgesine[24] göre de, flúte: streamer; obturateur: blow out preventer; peson: weight indicator; craquage: cracking; conteneur: container; lot: batch; répartiteur: dispatcher v.b. ilk dizelgeye; permagel: parmafrast; cuvelage: casing; gerbage: racking; raboutage: shubbing v.b ise ikinci dizelgeye sokulmuşlardır. Bakan Charbonnel’in aynı tarihli bir başka genelgesinde, accostage: docking; capteur. sensor; ergol: propellant; réplétion: mascon gibi 218 yeni sözcük ilk dizelgede yer almışlardır. Ulaştırma Bakanı Galley'nin aynı tarihli genelgesinde ekli dizelgenin ilk bölümünde aéroglisseur: hovercraft; billetterie: ticketing; prépayé: prepaid; adacort: stolport; oléoserveur:servicer...; ikinci bölümünde surréservation: surbooking; gros-porteur: jumbo jet; vraquier: bulk carrier... yer almaktadır. Böylece bu genelgelerle 374 sözcüğün kullanılması zorunlu kılınmış, 116 sözcüğün kullanılması önerilmiştir.                                    

Bu doğrultudaki etkinlikler 1974 yılında da sürmüştür.

O dönemde Ekonomi ve Maliye Bakanı olan Valéry Giscard d'Estaing, 3 Ocak 1974 tarihli genelgesinde, Fransızcanın sözcük zenginliği ve niteliğinden kaynaklanan saygınlığı, ozanca duyarlılık konusundaki iletişim gücü yanında, kavramlarda ve kullanımlarındaki zenginliği nedeniyle düşünceleri yaklaştırmakta da yetkin bir dil olduğuna değiniyor; aynı dili konuşan toplumun canlı olan her şeye dolayısıyla son on yıldaki teknik gelişme nedeniyle Fransızcaya sahip çıkmasını, ekli dizelgelerdeki Fransızca terimlerin kullanılmasını istiyordu. Birinci dizelgede, affracturage: factoring; assurance multirisque: comprehensive insurance; centre-auto: autocenter; cession-bail: lease-back... gibi 24; ikinci dizelgede, alignement: matching; arbitrage: switch; centre-commercial: shopping-center; consortium bancaire: pool... gibi 29; yabancı anlatımların çevirisi olan üçüncü dizelgede ise 10 sözcük yer almıştır[25].

Endüstriyel ve Bilimsel Gelişme Bakanı Jean Charbonnel'in 12.1.l974 tarihli genelgesine ekli dizelgenin ilk kesiminde banque de données: data bank: logiciel: software; matériel: hardware gibi 11; accés aléatoire: random access; base de données: data base; dialogue: conversational... gibi 23 sözcüğün bulunduğu görülmektedir[26].

Adalet Bakanı Jean Taittinger, yayımladığı 2 Mayıs 1974 tarihli genelgesinde[27], birkaç yıldan beri adalete başvuranlara kolaylık sağlamak için Fransızcanın çağıllaşması girişimlerine başvurulduğunu, ancak gerçek bir ilerlemeye ulaşılamadığını belirtmekte ve görevlilerin dikkatlerini çekmektedir.                               

1975 yılında, Sağlık Bakanı Bayan Simon Veil ile Çalışma Bakanı Michel Durafour'un ortak genelgesine ekli dizelgenin ilk kesiminde, absorbeur: canistor; axénique: germ free; battede: beating... gibi 30; ikinci kesiminde, biodisponibilité: bioavailability; toxicomanie: addiction; dépression: break down... gibi 104 sözcük ve çeviri yer almakta, Fransızcanın bilim ve tekniğe kolayca uyarlanabilen bir dil olduğu belirtilmekte, dizelgedeki sözcüklerin kullanılmaları istenilmektedir[28].

Bilim çevreleri de tıp dilinin özleşmesi için çaba harcamaktadırlar[29].

Bu genelgelerin yanı sıra 1967'de oluşturulan Fransız Dili Uluslararası Kurulunun 1971'de "La Banque des mots" (Sözcük Bankası) ve 1973'te "La Clé des mots" (Sözcüklerin Anahtarı) adlı dergileri yayımlamaya başladığı görülmektedir. Birincisinde, yeni sözcük yaratma (noélogisme) konusunda, Quemada, Guiraud, Sauvageot, Guilbert gibi ünlü dilbilimcilerin bilimsel incelemeleri yayımlanmakta; ikincisinde ise, çeşitli süreli yayınlar taranarak ve ulusal ya da uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapılarak saptanılan terimlerin karşılıkları, tanımları, kullanımlarına ilişkin örnekleri gösterilmektedir. Sözgelimi, graphémologie: yazımbilim; graphhé malogique: yazımbilimsel; pluriculturel: çokekinsel; acrolecte: varsıllar dili; basilecte: yoksullar dili gibi[30].

Öte yandan bu konuda bir yasa çıkarılması düşüncesi gündeme gelmiştir. Gerçekten Fransız diline ilişkin bir yasanın, yasa organınca ele alınması ilke olarak, "Fransız Dili Yüksek Kurulu"nun isteğiyle, ilkin 1972'de benimsenmiş; saylav Le Douarec'in yasa önerisi 10.11.1972 tarihinde Bakanlar Kurulunda görüşülmüştür. Daha sonraları yukarıda değindiğim konuşmasının bir başka bölümünde Başbakan Chirac, hükümetin dil konusundaki politikasını şöyle açıklamıştır: "Düşünceler, (...) dilimizin dehasına saygı içinde gelişmelidirler. Yönetilen, tüketici, vergi yükümlüsü, tacir; herkes tarafından anlaşılabilir, açık ve yalın bir dil istemektedir. Uzmanlaşmış sözcükler dağarının belalı karmaşasına ve tutkusuna, çoğu kez anlaşılamayan yabancı sözcükler kullanma özentisine (züppeliğine) karşı savaşmakla gerçekte çok daha kolay ve doğal, çok daha insancı ve sonuç olarak da çok daha barışçı olan toplumsal ilişkilere katkıda bulunulmuş olur. Bu alanda, birkaç yıldan beri kamusal güçler, gerek hukuk dilinin, yaygınlaştırılması, gerekse her bakanlıkta 'terim yarkurullarının' oluşturulması söz konusu olsun, (...) girişimlerde bulunmaktadırlar. Bu eylem sürdürülecek ve elbette genişletilecektir. Zira, herkesin ve içimizden her birinin, iyi bilinen yararlarına yanıt vermektedir. Dilin nitelikli olması, - ki bunu  algılamanın zamanıdır- yaşamın nitelikli olması demektir" (...) "Biz bu konuda etkilemek ya da egemen olmak gibi hiçbir arka düşünce peşinde değiliz. Dünyada dilimizin simgelediği şeyin bilincindeyiz, o kadar. Bizim gibi onun değerini bilenlere yardım etmeye, araştırmanın ve bilginin bir aracını, evrenin en çağdaş değerlerine (hazinelerine) girmeyi sağlayan anahtarlarından birini onda bulmaya hazırız ve her zaman hazır olacağız. Eylemimizin eğitim alanındaki radyo ve televizyonca gerçekleştirilen ekin, teknik yetiştirme, eğitbilim alanındaki anlamı budur. Er geç kuşaklara açıkça duyurmak dileğinde bulunduğumuz bildiri işte budur." "(...) Fransa’nın dil politikası, kendi üzerine kapalı ulusçu bir politikaya bütünüyle karşıttır. Bizim için, ne Rivarol'un Fransız dilinin evrenselliği konusundaki cümlelerini kendinden geçerek yinelemek, ne de dünyamızın içinde ya da dışında mekanik olarak (düşündürmeksizin, biçimsel olarak) salt onun kullanılmasını zorlamak diye bir sorun yoktur. Ülkemizin dil kalıtının bütün derlemesini, 'Fransızca konuşan ülkeler' diye adlandırılanların bütün ekinsel çeşitliliğini üstlenip sağlamak ve uygarlığın büyük dillerinin her birinin ve dolayısıyla bizimkinin yarının dünyası içindeki yerini sürdürmektir söz konusu olan"[31].

Fransızlar, tıpkı Atatürk'ün dil politikası gibi, başka dillerin ve anadildeki ağızların varlığına saygı duymuşlardır. Burada bir şovencilik de söz konusu değildir. Çünkü, burada söz konusu olan, bütün alanlarda yenileşmeye elverişli ve yeterince zengin olan Fransız dilinin zarar görmemesi için, çağdaş tekniğin yarattığı yeni terimlere karşı savaşımdır[32].

Bu politikanın nasıl bir yasal güç kazandığını, "Fransız Dili Yüksek Kurulunun adıma gönderdiği, dille ilgili tüzük ve yasa etkinlikleriyle parlamento tutanaklarını derleyen belge yapıtlardan özetlemek istiyorum.

10.5.1973 tarihinde Saylav Pierre Bas ikinci bir yasa önerisi sunmuştur. Fransız dilini savunmaya ilişkin 306 Sayılı 12 maddelik bu yasa önerisinin gerekçesinde; ekonomik ve jeopolitik açıdan güçlü devletlerin kullandıkları sözcüklerin, bunlardan üretilenlerin Fransızcaya girdiği, yazı ve konuşma dili olarak Fransızcanın gittikçe yozlaştığı, o nedenle de bu konuda bir yasal düzenlemenin yapılmasının doğal ve kaçınılmaz duruma geldiği belirtiliyor; hem bu kötü kullanımlara son vermek, hem de yurttaşları yabancı sözcüklerin kapalı anlamlarının yarattığı zararlardan korumak gereğine değiniliyor ve bunu sağlamak amacıyla caydırıcı yaptırımlar (müeyyideler) öneriliyordu.

Bas'nın yasa önerisini raporunda Saylav Lauriol, dilin zenginleştirilmesine ilişkin yukarıda değindim tüzük denemesinin bir yasayla desteklenmesi gerektiğini, dışalım sonucu satıcı ülkenin malla birlikte alıcı ülkeye dilini de soktuğunu, sözleşmelerde ve tecimsel ilişkilerde tüketicinin çıkarını örseleyen anlaşılmaz sözcükler kullanıldığını, o bakımdan ulusal bir hazine olan Fransızcanın varlık ve bütünlüğünü yitirmekte bulunduğunu belirtiyordu. Yeni sözcükler üretilerek dil, arılaştırılmalıydı, Fransız düşünce yapısına ters düşen sözcüklerle yabancılaştırılmamalıydı. Önerinin yasalaşmasıyla yasama organları buna katkıda bulunacaklar, Fransızca sözcüklerin de hukuksal tanımları yapılmış olacaktı. Nitekim, "özel girişimlerde dilin Fransızcalaştırılmasına ilişkin 22 sayılı Yasa ile" bu konuda ilk başarılı denemeyi Québec vermişti. Gerçekten orada kurulan "Fransızca Dili Kurumu", üzerine aldığı üç görevi, İngilizce sözcüklere Fransızca karşılıklar bulmak (binlerce), eski yasaların terimleri yerine Fransızcalarını koymak için tümünü elemek ve incelemek, girişimlerde Fransızca sözcükler kullanmak ve bunları sağlamak amacıyla akçalı cezalar öngörmek görevlerini başarıyla yürütmüştü.

Lauriol'a göre, yasa önerisi televizyona dek uzanan dil yozlaşmasını önleyecek, Fransızcanın zenginlik ve güzelliğini ortaya koyacak, Fransızlara kişiliklerini duyuracak bir çağrıdır. Ancak o, ne bir sözcük ne de bir sözdizimi sözleşmesidir. Çünkü dil alanında Horace'tan beri bilinen gerçek, eninde sonunda kullanımın egemen olduğudur. Nitekim bu gerekçeyle, bir kesim saylav ve senatörlerin kınamalarına karşın, yasa, savunma değil, kullanım yasası adı altında Parlamentodan geçmiştir.

Senatoda yarkurul sözcüsü, senatör Lamousse, siyasal bir topluluğun dil ve yasa demek olduğunu; yasasız siyasal bir toplumun, ortak dilsiz de kültürel bir toplumun çözüleceğini, o nedenle ulusal toplumun savunucusu ve sorumlusu olarak yasa koyucunun bu alana el atmasının doğal bulunduğunu belirtmiş; senatör Habert, yeterince sözcük bulunmayan alanlarda yenilerinin türetilmelerinin dile açıklık kazandıracağından bunun zorunluluğuna; ünlü senatör Schumann ise dili savunma savaşının yaşamla eşdeğerliliğine değinmişlerdir. Hükümet adına Meclis ve Senatoda konuşan Ticaret Bakanı Ansquer, Fransızcayı arılaştırmakla, aslında yalnız ulusal varlığın bir parçası olan dili değil, Fransızların da çıkarları savunulduğundan, hükümetin yasa önerisini desteklediğini ve benimsediğini açıklamıştır.

Resmi Gazete'de yayımlanan 31.12.1975 tarih ve 1349 sayılı Yasanın ilginç maddelerine geçmenin sırasıdır şimdi.

Birinci maddeye göre, yazılı ve sözlü duyurulardan fatura ve alındılara dek Fransızcanın kullanılması zorunludur. Bu ilk tümce, Ulusal Meclisten "yabancı dil kullanımı yasaktır" biçiminde geçmesine karşın, Fransızca dışındaki bütün dillerin yasaklandığı anlamı çıkabilir kaygısıyla, Senatoda değiştirilmiştir. Gerçekten amaç, Fransızcanın kullanılmasının zorunluluğudur; ancak, bunun yanı sıra başka dil çevirilerinin kullanımı yasaklanmamaktadır.

Birinci maddenin ilk fıkrasının ikinci tümcesi, yukarda değindiğimiz 7.1.1972 tarihli dilin zenginleştirilmesine ilişkin Tüzükle öngörülen koşullarda onaylanmış bir terim ya da sözcük bulunduğunda, yabancı terim ve sözcüklere başvurmayı yasaklamakta, ancak Fransızca metnin bir ve daha çok yabancı dil çevirileriyle tamamlanabileceğini öngörmektedir. Bu çok ilginç tümce, Ulusal Meclis ve Senatodan olduğu gibi geçmiştir.

Birinci maddenin ikinci fıkrası, radyo ve televizyon yayınlarında, bütün haber ve sunularda, birinci fıkradaki kuralın uygulanacağını belirtmektedir; yeter ki, yayın açıkça yabancılara özgülenmiş olmasın. Bu fıkraya son tümce, metne Senatoda hükümet temsilcisi tarafından eklenmiştir. Kısacası, radyo ve televizyon yayınlarında, Fransızca kullanılması zorunlu ve yukarıda anılan tüzük uyarınca önerilip türetilmiş sözcük ve terimler varsa, yabancıların kullanılmaları kesinkes yasaktır. Fıkranın görüşülmesi sırasında, bu yayınlarda kullanılan ve çoğunluğunun anlayamadığı yabancı sözcüklerden örnekler verilmiş, her bildirinin bir öznesi, bir de muhatabı bulunduğu, muhatap halk ise, yasa koyucusunun işe karışmasının yerindeliği belirtilmiş, bunu sağlamak için de yaptırımın kaçınılmazlığına değinilmiştir.

Özel bir yasağa değinen son fıkra ile ayrık hükmü içeren 2. maddeden sonra, yasa koyucusu, yaptırımla arı dil kullanımını güvence altına almıştır. Gerçekten Yasanın 3. maddesine göre; birinci madde hükümlerine karşı işlenen suçlar, 2.7.1963 tarihli Yasanın 8. maddesi hükümleri saklı kalmak üzere, 1.8.1905 tarihli Yasanın dolanlı (hileli) durumlara ilişkin hükümleri uyarınca kovuşturulacak, failler bu Yasanın 13. maddesinde öngörülen cezalarla cezalandırılacaklardır. Ulusal Meclis ve Senatodan tartışmasız geçen bu hükme göre, ilk kez suç işleyenler "kabahat suçlusu" sayılacak ve 80 franktan 160 franka, ikinci kez suç işleyenler "mükerrir kabahat suçlusu" olarak yargılanacaklar ve 90 franktan 5600 franka dek varan cezalarla cezalandırılacaklardır[33].

Yasanın 4. ve 5. maddeleri, iş Yasasının kimi hükümlerine aynı anlayış doğrultusunda yeni eklentiler getirerek sözleşmelerde; 6. maddesi, türlü kamu kuruluşlarına değgin malların yazılımlarında; uzun tartışmalara konu olan 8. maddesi, kamu kuruluşlarının düzenledikleri sözleşmelerde Fransızcanın kullanımını zorunlu kılmakta; bütün bu maddelerin uygulanmasında 7. 1. 1972 tarihli Tüzük uyarınca getirilmiş terim ve sözcükler varsa, yabancılarına yer verilmemesini kesinlikle öngörmekteydi.

Görülüyor ki, insanların doğru ye en iyi biçimde bilgi edinmelerini gerçekleştirmeye özgülenen bu Yasa, ekonomik, kültürel ya da biçimsel yabancı etkilerin Fransızcanın dışlanmasına ya da yozlaşmasına yol açtığı alanlarda Fransızca kullanımının güçlendirilmesine yasama organının bir katkısıdır. Tüketicilerin ve emekçilerin haklarının zarara uğramaması için ticaret ve sözleşme ilişkilerinde, Fransızca dışlanmamalı, Fransızcada var olan bir terime ya da yaratılan bir yeniliğe zarar veren yabancı terimlerin artmasıyla bu dil yozlaştırılmamalıdır. Bunu sağlamak için, Yasa, ticaret, sözleşme, kamusal mal ve hizmetlerin kullanımında, metin ve yazımlarda Fransızca kullanımını zorunlu kılarak onun varlığını; aynı Tüzüğe göre genelgelerle yayımlanan sözcüklerin karşıladığı yabancı terimlerin kullanılmasını yasaklayarak Fransızcanın bütünlüğünü; dışsatımı kolaylaştırmak için yabancı dile çeviriyi güvence altına almıştır[34].

Yasa, tüketicileri, sözleşmeleri, emekçileri, mal, hizmet, sözleşme ve yardım konusunda bilgilenmeyi güvence altına almış, özellikle tüketicilerin korunmasını yaptırıma bağlamıştır[35].

Fransız Yargıtayı son bir kararında (20 Ekim 1986), 31 Aralık 1975 tarihli dille ilgili Yasanın amacını, yalnızca tüketicileri korumaya indirgemenin yanlış olduğunu, metnin kapsayıcı nitelikte olup, Fransız dilini de korumayı amaçladığını belirterek, Yasanın koruduğu değerleri ve çok hukuksal konulu bir suç karşısında bulunulduğunu vurgulamıştır[36].

Burada bir ayraç açarak belirtmek isterim ki, Fransızlar dilde özleşme eylemini başlatır ve sürdürürlerken, Türkiye'de Atatürk'ün öncülüğünü yaptığı devrimden de esinlenmek istemişlerdir. Gerçekten 1966'da kurulan ve Başbakanlığa bağlanan "Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu" (ki bu Kurul 24.2.1973 tarihli Tüzükle “Fransız Dili Yüksek Kurulu" adını almıştır) yazanakçısı Gillen Veinstein tarafından 24 Ocak 1972'de gönderilen bir yazıyla Türkiye'den de bilgi istenmiştir.

Söz konusu yazıda Fransız dilini korumak ve çağdaş gereksinmelere uyarlamak için oluşturulan Kurulun, çeşitli ülkelerdeki dil politikalarını öğrenmek istediği, Türkiye'nin ise bu konuda özel bir yeri bulunduğu, zira kurucusunun çabasıyla Türkiye Cumhuriyetinin dil sorununa büyük önem verdiği belirtiliyor; sorunla ilgili kuruluşların olup olmadığı, varsa ne zaman kuruldukları, yönetim içindeki yerleri, kimlerden oluştukları ve kararlarının hukuksal niteliğinin ne olduğu soruluyordu.

Aynı yazıda, etkinliğin sonuçlarını öğrenmeyi de dilediklerine değiniliyor; ayrıca bu konuda Türkiye'nin durumunun Fransa'nınkinden ne denli ayrı olduğunu da bildikleri, zira Türkiye'nin yalnız var olan dili korumakla yetinmeyip, yabancı terimlerin (örneğin İngilizce gibi) akınına karşı yolu kapatmaktan çok, dili yeniden yaratmak ve eski sözcükleri (özellikle Arapça olanları) olabildiğince dışlamak gibi geniş ve köklü bir düzlemde soruna yaklaşması gerektiği belirtildikten sonra şöyle deniliyordu: "Eğer Türkiye, yeni sözcükler oluşturmanın (néologisme) önemli yaratıcısı ise, bu yeni sözcükler çoğu kez, Arapça ve Farsça sözcüklerin yerine geçen çok eski ve günlük birimlere uygulanabilir, yalnızca teknik ve bilimlerin ilerlemesinden doğan yeni gereksinimlere değil. Böyle bile olsa, anımsattığım iki durumda yeni terim yaratma konusunda benimsenen politikayı bilmek istiyoruz. Nihayet, kuruluşlarca alınan kararların kamuoyuna yayılması ve onların benimsetilmesi için kullanılan araçlarla da ilgilenmekteyiz. Elde edilen sonuçlar konusundaki görüşünüzü de bilmek istiyoruz.”

O dönemde devletin birimleri dışında bulunan Türk Dil Kurumunca bu yazıya ayrıntılı bir yanıt verilmişti. Ben de, 1974 Fransa yolculuğuna çıkarken, üyesi olmakla onur ve kıvanç duyduğum bu Atatürkçü Kurumun genel yazmanı Sayın Ömer Asım Aksoy'dan söz konusu yazının tıpkı basımını almıştım. Fransa'da Fransız Dili Yüksek Kurulu ilgilileriyle yaptığım görüşmeleri de Fransa'dan yolladığım bir yazımda[37] ve Yasa çıktıktan sonra "Türk Dili" dergisindeki bir incelemede[38] yayımlamıştım.

Aynı ülkeye yaptığım 1984 yılındaki yolculuğumda, Yasadan sonraki gelişmeleri, etkinlikleri ve sonuçları öğrenmek için yeniden görüşmelerde bulundum. Fransızlar, daha sonraları, zaman zaman bu konuda çıkan genelgelerle bültenleri bana ulaştırdılar. Yukarıdaki bilgiler, bana ulaşabilen belgelere göre sergilenmiştir. Elbette ulaşamayanlar da vardır.

Bizde Cumhuriyetin kuruluşundan sonra altmış yıldır gündemde bulunan soruna Fransa, Parlamentosunun da işe el atmasıyla, yasal  destek vermiş ve Yasa, bütün ulusça, partilerce oy birliğiyle benimsenmiştir. Bizde ise, her konuya ideolojik ve politik bir renk yakıştırma ve her eylemin ardında bir arka niyet arama alışkanlığı insanlarımızı birbirine düşürmüştür, düşürmektedir.

Ayracı burada kapatarak, Yasadan sonraki gelişmeleri özetlemeye çalışacağım.

Yasanın varlığının Fransızcaya katkısının büyük olduğunda ilgililer birleşiyorlar. Ancak, yeterli görmüyorlar.

Gerçekten, bu Yasadan sonra da hükümetler dile ilişkin genel politikayı sürdürmüşlerdir. Nitekim 31 Aralık 1975 tarihli dille ilgili Yasaya göre düzenlediği 14. 3. 1977 tarihli genelgesinde[39] Başbakan Raymond Barre, yasa koyucusunun Fransızca konuşanları, dilin kullanımından doğan kötü algılamalara karşı sözcüğün en geniş anlamında koruduğunu bir kez daha anımsatmıştır. Aynı genelgede, geliştirici bir yorumla, Yasanın uygulama alanları genişletilmiştir. Her şeyden önce günlük dilde geçen ya da sözlüklerde bulunan yabancı sözcüklerin Fransızcada karşılıkları yoksa ancak o zaman kullanılabileceği örneklerle açıklanmıştır. Fransızcada boşluk bulunduğu takdirde 7.1.1972 tarihli Tüzük uyarınca çıkarılan genelgelere ekli dizelgelerin gözetilmesi; votka, gin, chorizo vb. gibi çok tanınmış yabancı ürün adlarının kullanılabileceği; uluslararası anlaşmalar (karşılıklılık ilkesi) uyarınca, Fransızcaya da aynı olanak sağlanırsa kimi yabancı adlandırmalara izin verilebileceği; fabrika ya da ticaret markaları ile topluma mal olmuş unvanların yasanın kapsamı dışında kaldığı Fransızca metnin her zaman bir başka dille tamamlanabileceği vurgulanmıştır.

Başbakan Raymond Barre, bütün bakanlıklara ve örgütlere yolladığı bu genelgesinde, Yasanın amaçlarını böylece özetledikten sonra, onun bütün Fransa'da ve deniz ötesi egemenlik alanlarında da uygulanacağını belirtmiştir.

Bu önemli belgeyi özetlemeyi sürdürelim.

Genelgenin mal ve hizmet satımıyla ilgili işlemlerde Fransızca dilinin kullanılmasının zorunluluğu başlığını taşıyan ikinci bölümde, şu noktalara dikkat çekilmiştir: Yasanın ilk bölümündeki 1-3 maddeleri, öbürlerinden yalnızca özel hükümler ve suçların tanımıyla değil, dolanlı eylemlerin cezalandırılmasıyla ilgili 1.8.1905 tarihli Yasadan alınan cezalar ya da yargılama yöntemiyle de ayrılmıştır. Bu son Yasanın uygulanmasıyla ilgili 22.1.1919 tarihli Tüzükle değişik 4. maddedeki kişilerle iki yasaya da uymayı sağlayacak olanların görevleri üzerinde durulmakta, yasada kullanılan sözcük ve terimlerin anlamları bir bir açıklanarak, alıcıların, tüketicilerin yabancı dil kargaşasından nasıl korunacakları dile getirilmektedir.

Üçüncü başlıkta, yabancılara özgülenmemiş radyo ve televizyon yayınlarında da Fransızca kullanma zorunluluğuna değinildikten sonra, dördüncü başlıkta, iş sözleşmelerinde, 5. başlıkta, yollar, alanlar, garlar, hava alanları vb. gibi herkese açık yerlerde de anadili kullanmanın zorunlu ve buralarda çalışan kimselerin bundan sorumlu oldukları açıklanmıştır.

Genelgenin dokuzuncu ve son başlığında hükümlerin yaygınlaştırılmasına ve yasanın uygulanmasının denetimine değinilmiş ve yönetimlerden uygulama için gerekli önlemlerin alınması istenmiştir.

Ünlü bir yazar ve düşünür olan dönemin Adalet Bakanı Alain Peyrefitte de, 15.9.1977 tarihli genelgesinde, 31.1.1977 tarihli genelgede yargı dilinin çağdaşlaşması yarkurulunun çalışmalara başladığının bildirildiğine değindikten sonra, anılan yarkurulun önerilerinin eklendiğini belirtmiştir[40].

A. Peyrefitte tarafından yarkurulun adaletle ilgili olan uygulamacıların anlayacağı bir dili yaratma amacıyla, bir yandan yabancı dillerdeki ve Latincedeki anlatımların, öte yandan eski, aşınmış ya da yersiz deyimlerin yerine, çağdaş sözcük ve anlatımlar bulunduğu, 7.1.1972 tarihli Tüzük ve 31.12.1975 tarihli Bas-Lauriol Yasası doğrultusunda çalışmalarını sürdürdüğü, ancak dizelgelerdeki örneklerin sınırlı olmayıp, herkesin yeri geldikçe bu doğrultuda anlaşılabilir dile katkıda bulunabileceği, bunun iyi adalet dağıtımı için zorunlu olduğu belirtilmiştir.

Yargı dilini çağdaşlaştırma yarkurulu da, daha açık, daha çağdaş, daha anlaşılabilir, daha çok Fransızca bir dil için çeşitli önerilerde bulunmaktadır. Birincisi, yargısal dilde geçen Latince deyişlerden kimileri kovulmakta, yerine Fransızcaları geçirilmektedir, örnekler: accessorium sequitur principale: L'accessoire suit le principal; actori incubit probatio: La preuve incombe au demandeur; nemo auditur propriam turpitudinem allegans: Personne n'a le droit de se prévaloir de sa propre faute; nulla poena sine lege: pas de peine sans loi; ad litem: pour le procès; res nullius: chose sans propriétaire; ultra petita: au-delà de l'objet de la demande…gibi.

Önerilerin ikinci bölümünde, daha önce değinilen örnekler doğrultusunda yabancı sözcük ve deyimlerin yerine 12.1.1973, 29.11.1973, 2.1.1975, 12.4.1976 tarihli dizelgelerle getirilen, görsel-işitsel eğitim, petrol, ulaşım, bilgi işlem, tıp ve savunmada kullanılacak Fransızca sözcük ve terimler yer almıştır. Aynı önerilerin 3, 4, 5 ve 6. bölümlerinde ise, eski, yersiz, yararsız ya da kapalı sözcük ve terimlerle onların yerine geçeceklere örnekler verilmiştir.

İncelenen Yasa, Tüzük, genelgenin uygulanabilmesi için yalnızca, hükümetler değil, İçişleri Bakanlığındaki Tüketime Özgü ve Dolanlı Eylemleri Cezalandırma Müdürlüğü ile Ekonomi, Maliye ve Bütçe Bakanlığındaki Rekabet ve Tüketim Genel Müdürlüğünden başka, 20.10.1982 tarihli genelgeyle Gümrükler Müdürlüğü ve Sanayi Bakanlığına bağlı Ölçü Aletleri Servisi de görevlendirilmiştir[41]. 9 Şubat 1984'te 91 sayılı buyrultuyla Başbakanlığa bağlı olarak iki kuruluş oluşturulmuştur. Bunlardan "Fransız Dili Genel Komiserliği", Fransızcanın yaygınlaşması ve savunulmasına katkısı olması gereken kurumsal ve özel kuruluşlarla yönetimin etkinliğini canlandırmak ve eşgüdüm sağlamakla görevlendirilmiş (md.6.); "Fransız Dili Danışma Kurulu" ise, Başbakan tarafından üç yıl için atanan 19-25 arası üyesiyle, Fransızcanın yaygınlaşması ve iyi kullanılması görevlerini üstlenmiştir. Ayrıca, 18 Mart 1984'te 17 sayılı buyrultuyla Cumhurbaşkanının başkanlık edeceği "Fransızca Konuşulan Ülkeler Yüksek Kurulu" oluşturulmuştur. Kurul, her alanda Fransızca'nın durumunu ve deneyimleri değerlendirmektedir[42].

Bunların yanı sıra yukarıda adını andığımız Profesör Guillermou tarafından 1977’de kurulan "Fransız Dilini Kullananlar Genel Birliği" (AGULF), bu alanda etkili etkinlikler sürdürmekte, Bas-Lauriol Yasasının uygulanması için çabalar harcamakta, toplantılar düzenlemekte, Yasayı çiğneyenleri yargı önüne çıkarmakta, davalara resmen katılmaktadır. Hükümet de bu kuruluşu desteklemektedir[43]. Bu kuruluş, ayrıca Bas-Lauriol Yasasının kapsamını genişletmek için yeni bir yasa tasarısı hazırlığına girişmiştir.

Ayrıca Fransız Hükümeti Bas-Lauriol Yasasının uygulanması konusunda çok duyarlı davranmaktadır. Sözgelimi, 20 Ekim 1982 tarihli buyrultuyla Yasanın uygulanmasına ilişkin 14 Mart 1977 genelgesi değiştirilmiş ve dışalımla yurda giren mallara ilişkin bütün belgelerin Fransızca olmaları zorunlu kılınmıştır[44].

Bir başka önemli gelişme ise, Başbakan ve Ulusal Eğitim Bakanının imzasıyla yayımlanan 25 Mart 1983 tarihli Tüzüktür[45]. Bu Tüzük bakanlıklardaki terim yarkurullarını işleyişi yeniden düzenlemiş ve 7.1.1972 tarihli Tüzüğü kaldırmıştır. Buna göre, dili konuşanların gereksinmelerini gözeterek Fransızcadaki boşlukları belli bir kesim için belirlemek; yenilikler için zorunlu terimleri önermek, saptamak ve gözden geçirmek; Fransa dışında konuşulan Fransızcanın zenginliklerinden yararlanarak terimsel verileri uyumlu kılmak; dili kullananlara yeni terimleri ulaştırmak görevini üstlenen bu yarkurullar, Fransız Dili Yüksek Kurulunun önerisiyle oluşacaklardır. Yüksek Kurul da, her yıl bu çalışmaların sonuçlarını Başbakana sunacaktır.

Bundan başka 29 Temmuz 1982 Yasasıyla bir "Görsel-İşitsel İletişimi Yüksek Makamı” oluşturulmuştur. Bu Makam, Fransızcanın yaygınlaşması ve savunulmasıyla görevli kılınmıştır (md. 12,14). Bu alandaki sözcük dağarcığı 10 Ekim 1985 tarihli genelgeyle genişletilmiş, accord: tuning; accroc: scratch; aigu: treble... gibi 120 sözcük bulunmuş; aynı genelgeyle 101 terim basın ajansının kullanımına salık verilmiştir[46]. Daha önce yayımlanan 13 Mart 1985 tarihli genelgeyle de çeşitli alanlarda kullanılan 44 yeni sözcük önerilmiştir[47].

Cumhurbaşkanı François Mitterand ve Başbakan Jacques Chirac'ın beş bakanla birlikte yayımladıkları 2 Mayıs 1986 tarih ve 730 sayılı buyrultu ise Fransızca konuşan ülkelerle ilgili kuruluşun çalışmasını yeniden düzenlemiştir.

Devletin dile karışması yalnızca sözcük yaratma aşamasında kalmamakta, kimi sözcüklerin yazımı ile dişil (féminin), eril (masculin) olup olmadıkları konusunda da olmaktadır. Sözgelimi, Resmi Gazetede (2.10.1985), Ulusal Eğitim Bakanlığının onayı ve Fransız Dili Genel Komiserliğinin düşüncesi alınarak, Dış ilişkiler Bakanlığının yayımladığı buyrultuya göre kimi ülke adlarının yazılış ve cinsiyetleri değiştirilmiştir.

AGULF tarafından çeşidi denetimler yapılmış, 1981'de 160, 1982'de 266 tutanak düzenlenmiş, dosyalar oluşturulmuş, uyarılar yapılmış, açılan davalar hükümlülükle sonuçlanmıştır.

1983 yılında açılan 187 davadan 174 tanesinde sanıklar cezalandırılmışlardır[48]. Bu kararlardan üçü elimdedir. 23 Mart 1983 tarihli kararda Paris Asliye Birinci Ceza Mahkemesi, Kral I. François'nın 1539 tarihli Villers-Cotterêt buyrultusunun yukarıda andığım hükmüne yollama yapmıştır.    

Bu arada kamuoyunda yankı uyandıran davalar da olmuştur. Sözgelimi, Evian Derneği, "fast drink"; Steiner, "salle d'exposition: sergi salonu" yerine "show-room" sözcüklerini kullandıkları için hüküm giymişlerdir[49].

Bu konuda Yargıtayın verdiği ve basında büyük yankılar yapan bir kararını da özetlemekte yarar vardır[50].                               

Davanın sanığı, "France-Quik" Lokantaları Genel Müdürü Daniel Jambon'dur. "Tüketim ve Dolanlı Eylemleri Cezalandırma Müdürlüğü"nce açılan davaya "Fransızca Dilini Konuşanlar Genel Derneği" katılan olarak girmiştir.

Sanığın eylemi, yeni bir ürünü göstermeyen "giant, big, coffee-drink" gibi İngilizce sözcükleri lokantalarında kullanmaktır. Bu eylemin 31.12.1975 sayılı Yasanın ilk maddesine girdiği ileri sürülmüştür.  

Polis ve Paris Üst (istinaf) Mahkemeleri, anılan lokantalarda kullanılan bu sözcükler için ayrıca Fransızca bilgiler de bulunduğundan, aldatmanın söz konusu olmadığını belirterek sanığı aklamışlardır.

Yargıtay Ceza Dairesi 20 Ekim 1986'da verdiği kararla anılan hükmü bozmuştur. Yargıtay ayrıntılı gerekçesinde 31 Aralık 1975 tarihli Yasanın 1. maddesi ve 7.1.1972 günlü Fransızcanın zenginleştirilmesine ilişkin Tüzüğe dayanarak üst mahkemenin Yasayı yalnızca tüketicileri korumak açısından değerlendirdiğini, oysa amacın bu denli dar olmayıp Fransızca dilini de korumak olduğunu belirtmekte; eylemin birden çok değeri çiğnediğini, böylece çok hukuksal konulu bir suç karşısında bulunulduğunu vurgulamaktadır.

Bütün bu duyarlılığa ve etkinliklere karşın, Fransızların kaygıları bitmemiştir. J. Chirac, "yasayı bilmemek özür sayılmaz" kuralına karşın, hukuk dilindeki yalınlaştırmada başarı kazanılamadığından yakınmaktadır[51].

Gerçekten 7.1.1972 tarihli Tüzüğe göre kurulan yarkurulların istenilen çabukluğu gösteremedikleri ve terimleri yaygınlaştırmada tam başarılı olamadıkları ileri sürülmektedir. 27.5.1982'de İletişim Bakanı G. Fillioud, bir yazısında, radyo ve televizyonda yabancı sözcüklerin kullanımının üzücü olduğunu belirtmiştir[52]. "Dil kirlenmesinin" (pollution linguistique) sürdüğü ve Moliére'den çok Jr'ın çocuklarının Fransız kültürünü "dallaslaştırdıkları" örnekler verilerek gündemde tutulmaktadır[53].

Bütün bunları önlemek için öğrenimin anahtarı olan anadilin, eğitimde temel alınması ileri sürülmekte[54], Fransızca konuşan ülkelerce, Fransızcanın korunması için alınacak önlemler konusunda sık sık uluslararası toplantılar yapılmaktadır[55].

Bugün, Fransızları ne bu yasal düzenlemeler ve derneksel etkinlikler ne de yargısal kararlar doyurmuştur. O yüzden yeni bir yasa önerisi 1982'de Pierre Bas tarafından Meclise sunulmuştur. Öneri, markalar, ticari adlandırmalar v.b. gibi konularda Bas-Lauriol Yasasının ve Yasaya uyması gerekenlerin kapsamını genişletici niteliktedir[56].

Dil konusunda Fransa yalnız değildir. Portekiz Ticaret ve Endüstri Bakanlığı 10 Temmuz 1986'da ülkede Portekizce kullanımını zorunlu kılmıştır. Jura Kantonu dil konusunda bir yasa hazırlanması için resmi bir kuruluş oluşturmuştur.

Meksika hükümeti, İngilizce kırması İspanyolcaya (Spanglizce) karşı yoğun bir etkinlik başlatmış, dükkânlarındaki İngilizce ilan ve adlara karşı halkı uyarmış, 1981'de "İspanyol Dili Bakanlıklar Arası Yarkurulu"nu kurarak durumu denetim altına almıştır.

Belçika'da Temmuz 1978 buyrultusu Fransa'daki Bas-Lauriol Yasası doğrultusunda hükümler getirmiş, 25 Şubat 1985 tarihli buyrultuyla "Fransızcayı Koruma Birliği" kurulmuştur.

Yunanistan ve İsrail, anadil zorunluluğuna belli alanlarda uyulmamasını hukuksal yaptırımlara bağlamışlardır.

Danimarka ve İsveç parasal zorlayıcı önlemleri (astreinte) öngören yasal düzenlemeler getirmişlerdir.

İsveç'te, Kamu denetçisi (Ombudsman) ve Tüketim Politikaları Ulusal Yönetim Genel Müdürü yasanın uygulanmasını denetlemekte ve uymayanlara karşı Ticaret Mahkemesinde dava açmaktadır.

Finlandiya, Avusturya ve Dominik Cumhuriyeti'nde de benzeri etkinlikler vardır. Bu ülkeler, ayrıca halk haberleşme araçlarında da anadili kullanma zorunluluğunu da öngörmektedirler. Böylece hem tüketicilerin aldatılmaları önlenmiş, hem de anadil korunup geliştirilmiş olmaktadır[57].

 

QUEBEC ÖRNEĞİ

Bu konuda geniş bir düzenleme yapan Quebec'teki duruma da değinmek istiyorum.

Québec Ulusal Meclisi, 26.8.1977'de, 31.7.1974 tarihli Resmi Dil Yasasının yerine 101 sayılı Yasayı geçirmiştir. Resmi dil olan Fransızca resmi kuruluşlarda zorunlu kılınmıştır. İşçilerle tüketicilerin bu dilin kullanılmasını isteme hakları olduğunu belirten Yasa çeşitli bölümlerden oluşmaktadır. Yasayla Fransızcanın gelişmesini gözetip denetleyen "Fransız Dili Ofisi", Yasanın uygulanmasını isteyen "Fransız Dili Gözetim Yarkurulu", önerilerde bulunan "Fransız Dili Kurulu" oluşturulmuştur. Yasanın 6. ve 7. bölümleri Fransız Bas-Lauriol Yasasından esinlenmiştir. Yasaya göre yüzden çok kişi çalıştıran her kuruluş, üçte biri işçi temsilcisi olmak üzere en az altı kişilik bir dil kurulu oluşturmak zorundadır. Kurul Fransızcalaştırma eylemiyle yükümlüdür. İş ve ticaret dilinin Fransızca olmasına özen gösterilmektedir. Yasaya aykırılık kabahat sayılır ve "Fransız Dili Gözetim Yarkurulu"nca C. Savcılığına ihbar edilir. Özel kişiler için 25-500; tüzel kişiler için 50-1000 dolar; yinelenmesinde özel kişiler için 50-1000, tüzel kişiler için 500-5000 dolar para cezası öngörülmüştür. C. savcısının isteği üzerine, hukuk mahkemesi 8 gün içinde Yasaya aykırı ilan, afiş, pano ve benzerlerinin iptaline ya da yok edilmesine karar vermektedir[58].

İşte bir kesim öbür ülkelerdeki ve "Benim yurdum Fransızca'dır" diyen Camus'nün, "Bir ulus konuştuğu dile inandığı zaman güçlüdür" diyen Gouze'un, "Dante, Goethe, Chateaubriand kendilerine yaraşır biçimde ve yetkinlikte İtalyanca, Almanca ve Fransızca yazdıkları oranda bütün Avrupa'ya ait olmuşlardır. Volapük'çe yazıp düşünselerdi, Avrupa'ya, yaramayacaklardı” diyen de Gaulle'ün, "Her dilde ruh kendi biçimini alır" diyen Rousseau'nun ülkesi Fransa'daki dil etkinliklerinin serüvenleri kısaca bunlardır.

 

BİTİRİRKEN

Osmanlı dönemindeki dil, Türkçe değildi, Osmanlıcaydı. Acemce ve Arapça sözcüklerden kotarılan ya da bu dillerin kurallarına göre Osmanlı aydınlarınca yaratılan bu yapay dilde Türkçe sözcük oranı pek azdı. Öyle ki, Başkan Abd-ün Nâsır, "Türklerden bizim sözcükleri alsak, ellerinde doğru dürüst dilleri bile kalmaz" demişti, 1950’lerde.

"Evrensel boyutta dünya uygarlığı, kendi özgürlüğünü koruyan kültürlerin ortaklığından başka bir şey değilse" (Claude Lévi-Strauss), Osmanlılar döneminde Türk Ulusuna özgü özgün bir dil bulunduğunu kimse ileri süremez. Yine eğer "çeşitli sömürülme biçimlerinin en lanetlisi kendi kendinin olana, kültürüne ve diline yabancılaştırmak" (Florenne) ise, yine Osmanlılar döneminde Türk Ulusu, halkın kullandığı Türkçeye yabancılaştırılarak alabildiğine sömürülmüştür.

"Fransız Dili Yüksek Kurulu" genel yazmanlarından Stélio Frandjis'nin dediği gibi, dil, yalnızca matematik, her yeri açan, sıradan bir iletişim aracı değildir. O, bir özün, ruhun da anlatımıdır. Dilin canlılığı, ekinsel kimliğin ve toplumsal devingenliğin vuruculuğuyla doğrudan ilgilidir. Bir toplum, bireyler yığını olmayıp, birlikte yaşamayı ve birlikte etkinliği sağlayan bir bütünse, elbette bir istenç, bir ruh, bir özle yaşamak zorundadır. O yüzden, her yurttaşın anadil bilincini kazanması ve o doğrultuda konuşması ve yazması ulusal bir ödevdir. Ulusumuzun dünya uygarlığında yerini alması buna bağlıdır.

"Tanrı kumar oynamaz, zar atmaz" demişti, Einstein. Çünkü önceden yasalarını koymuştur Tanrı. Bilim de öyle. Zar atmaz. Rastlantılara bile neden-sonuç yasalarına göre yaklaşır. O yüzden "yaşamda en gerçek yol göstericidir."

Dili özleştirme akımını da bilimsel katta ele almalıyız. Fin, Macar, İsrail ve Fransızların, daha başka ulusların bu yolda yaptıklarını incelemeliyiz.

Uluslararası bir bilim dili olduğu halde Fransızların dillerine gösterdikleri duyarlılık bizim için ders verici bir örnektir.

Oradaki özleştirme akımını yeterince sergilediğimi sanıyorum. Dili yalınlaştırma ve özellikle tekniğin yeni buluşları nedeniyle dile sızan İngilizce sözcüklerin yerine Fransız kökenli yeni sözcükler yaratma akımını, Fransa'da hiç kimse solculuk, sağcılık, komünistlik ya da ırkçılık ve faşistlikle suçlamamıştır. Soruna ulusçu ve bilimsel açıdan bakılmış, siyasal arka niyetler ardında koşulmamış, akım bütün partilerce desteklenmiştir.

Sayın M. C. Anday'ın yazılarından birinde[59] Pascal'ın Düşünceler’inden (Prensées) aldığı şu söz beni çok düşündürdü: "İyi bir toprağa düşen tohum yemiş verir. İyi bir zihne (akla) damlayan ilke de tıpkı öyle. Her şey ustanın yönetiminde oluşuyor. Kök, dallar ve yemiş; ilkeler ve sonuçlar."

Dili özleştirme akımı ulusçuluk ilkesinin bir yansımasıdır. Bu ilkenin, Atatürk gibi bir dehanın zihnine (aklına) damlaması, Türk Ulusu ve Türkçe için büyük şanstır. Çünkü, ulusçuluk ve öz Türkçecilik yalnızca böyle bir ustanın kafasında yankı uyandırabilir ve coşkulu bir eyleme dönüşebilirdi. Nitekim öyle olmuştur. O, yalnız yeni buluşlarla birlikte sınırlarımız içine giren sözcüklere değil, Türkçe köklerden türetilmediği için Türk çocuğunun kafasını ışıtmayan, beynini şavkıtmayan her yabancı sözcüğe karşı da yeni bir sözcük yaratılmasını istemiştir. Dilde tutunan sözcükler kalır, tutunamayanların yerine yenileri yaratılırdı. Çünkü bilim dili kavram diliydi. Yineliyorum. Kavramlar Türkçe olmazsa, bilim yapılamaz; yalnızca ezbercilik, hafızlık yapılır. Ezbercilikse salgılar, ama üretemez.

Son yıllarda Türkçede özelleştirme akımı, dolayısıyla dilin ve kültürün zenginleştirilmesi, bilimin ilerlemesi durmuş, durdurulmuştur. Bundan yalnızca dili yalınlaştırma akımının temel felsefesini bilen Türk aydınları değil; Atatürk'ün laik ve akılcı ilkelerle Türkiye'yi çağdaşlaştırma etkinliklerini hayranlıkla izleyen ve bizi aralarına almak isteyen -ki biz de Avrupa Topluluğuna (Birliğine) katılmak istiyoruz- batılılar da üzgün. Bakın, işte bir dost ülkede çıkan inceleme yazısının başlığı: "Tutucular Atatürk'ün dilini silkeliyor[60].

Durumumuz ortada. Hepimiz restaurant'lı, boutique'li, hôtel'li yollarda, kaldırımlarda, bağışlayın tretuvarlarda (doğrusu trotuvar) yürüyoruz. Kimimiz helaya, kimimiz tuvalete gidiyoruz; kimimiz kuaförde saç taratıyor, kimimiz pedikürü savsasak bile, manikürcüsüz edemiyoruz. Kimimiz laboratuvarda etüt, kimimiz bibliyotekte röşerş yapıyoruz. Kimimiz şömine önünde robdöşambr ile ya da pijamayla keyf çatıyor; kimimiz yönetime, kimimiz administrasyona başvuruyor, çağ atlayan Türkiye'mizde transformasyona uğramakla övünüyoruz.

Biliyorum. Bu yabancı sözcük patırtısı karşısında başkaldıracak, belki "Yeter artık!" diyeceksiniz. Ama bunu demek yetmez ki! Yapılacak iş belli. Dün Arapça, Fransızcanın, bugün İngilizcenin saldırısına uğrayan bizim dilimiz, başkasının değil. Onu kurtarmak bir avuç insanın çabalarıyla olmaz, olamaz. Birlikte yola çıkmalıyız. Bu konuda halkımızı iletişim araçlarıyla aydınlatmalı, uyarmalı, duyarlı kılmalıyız. Çünkü, dilimizi korumak, işçimizi, girişimcimizi, köylümüzü, kentlimizi, kısacası insanımızı korumak demektir.

Yukarıda söyledim, Fransa özleştirme konusunda bizden ve Atatürk'ten de esinlendi. Şimdi durdurulan özleştirme akımının yeniden diriltilmesi için onlardan ders almak durumuna düşürülmemiz ne kadar acıdır!

Atatürk, ne kendine tapılmasını, ne yüzünün mutlaka görülmesini isterdi. Tek istediği ilkelerden ödün verilmeden, bilimsel yolda yürünmesiydi. Kim ki bunu yapar, ancak o Atatürkçüdür. Onu tanımasa da, bilmese de Atatürk'ün yolundadır. O nedenle, Kara Afrika'nın bir laboratuvarında ya da kitaplığında akılcı yöntemlerle çalışan ya da yeni düşünceler yaratan bir bilginin; anadiline sahip çıkan bir Fransız yasama organının ya da yurttaşının; Atatürkçülüğün bilime, akla uyma ve bilinç işi olduğunu göz ardı ederek, onu bir yürek işine, sözde unutturmamak için kimi yer ve kurumlara adını vermeye, salt büstçülüğe indirgeyenlere oranla daha Atatürkçü olduklarını söylersek, kendilerine bu yazıyı adadığım ey Atatürkçüler, ey yurtseverler, ey anadil severler, kimileri üzülür mü dersiniz?! Umarım öyle olur.

Çünkü üzülmek de bir tür uyanıştır.

 

EK AÇIKLAMA

Adam Sanat dergisinin  Mayıs-Haziran 1989 tarihli sayısında bu yazının yayımlanmasından sonra Fransa’da daha ayrıntılı bir yasal düzenleme yapılmıştır. Fransız Dilinin Kullanımına İlişkin 4 Ağustos 1994 tarihli ve 94-665 Sayılı bu Yasanın üç temel amacı bulunmaktadır: Fransızcanın ilk olarak geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi, ikinci olarak kullanımının zorunlu kılınması, üçüncü olarak Cumhuriyetin dili olarak korunması.

Söz konusu Yasa, eski Yasayı yürürlükten kaldırmıştır. Bu son Yasa daha geniş ve ayrıntılıdır.

Yasanın uygulanmasıyla ilgili Tüzük 22 Mart 1995 tarihlidir.

Bu yasalaşmanın anlamı şudur: Fansızlar, 1976 yılında yürürlüğe giren eski Yasanın varlığından ve uygulanmasından mutludurlar; ancak düzenleme yetersizdir. Daha geniş bir yasal düzenlemenin yapılması gerekmektedir ve bunun da zamanı gelmiştir.

Bu yeni Yasanın, 11. maddesi kaldırılmış, 8, 9, 10, 12, 13, 19. maddeleri iş Yasası, Ceza yargılama Yasası ya da başka yasalarca değiştirilmişlerdir.

Özet olarak Yasanın maddeleri şöyledir.

Yasanın birinci maddesine göre, Anayasa gereğince Cumhuriyetin dili, Fransa’nın kişiliğinin ve (kültürel) malvarlığının temel öğesi bulunan Fransız dilidir. Bu dil öğrenimin, çalışmanın, mal değişiminin ve kamu hizmetlerinin de dilidir. Ayrıca, Fransızca konuşan ülkeler topluluğunu kuran devletleri birbirine bağlayan farklılığın da dilidir.

Yasanın ikinci maddesine göre, bir malın, ürünün ya da hizmetin belirlenmesinde, sunulmasında, kullanım ya da yararlanılmasında, bunların kapsam ve güvence koşullarında Fransızca kullanılması zorunludur. Bu hükümler, yazılı ya da sözlü, görsel/işitsel bütün duyurularda da uygulanacaklardır. Ancak, markasıyla tanınmış özgün bir üründe o ürünün üretildiği devletin dili hakkında bu hükümler uygulanmazlar.

Üçüncü madde, kamusal alanlarda Fransızcanın kullanılacağına, tüzel kişilerin buna aykırı davranamayacaklarına ilişkindir.

1996 yılında 96-597 sayılı Yasa ile değiştirilen 5. maddeye göre, konusu ve biçimleri ne olursa olsun, bir kamu tüzel kişisi ya da kamu hizmeti yapan bir özel kişi, taraf oldukları sözleşmelerde sadece Fransızca kullanabilirler. Bu sözleşmeler, Fransız Dilinin Zenginleşmesine İlişkin Tüzük hükümleri tarafından öngörülen koşullara göre benimsenen anlamda bir Fransızca anlatım ya da terim varsa yabancı anlatım ya da terim içeremezler. 

Ancak, özet olarak bankalarla ilgili ya da sınai ve ticari nitelikteki etkinlikleri düzenleyen ve ulusal sınırlar dışında uygulanacak olan tüzel kişilerin yaptıkları sözleşmelere bu hüküm uygulanmayacaktır. Öte yandan bir ya da birden çok yabancı sözleşmecilerin yaptıkları sözleşmelerin yabancı dilde çevirileri olanaklıdır.

Fransa’da Fransız özel ya da tüzel kişilerince düzenlenen toplantılarla ilgili 6. maddeye göre, toplantı öncesi ya da sonrası izlenceler, Fransızca yazılmak zorundadır. Ancak yabancı dillerde çevirileri bulunabilir. Bu tür toplantılarda daha önce ve toplantı sırasında ya da daha sonra sunulan özetlerin, metinlerin, bildirilerin bir özeti de Fransızca olacaktır. Bu hüküm, elbette yabancılarla ilgili toplantılar ya da Fransa dışında yapılanlarda uygulanmayacaktır.

Yedinci madde, bir kamu tüzel kişisinden, kamu hizmeti yapan ya da kamu yardımından yararlanan bir özel kişiden kaynaklanan duyurular, bildirilerle ilgilidir. Bunlar yabancı dilde yazıldıkları zaman, en azından Fransızca bir özet de bulunacaktır.

Yasanın 14. maddesi, 5. madde doğrultusunda, Fransız Dilinin Zenginleşmesine İlişkin Tüzük hükümleri tarafından öngörülen koşullar içinde benimsenmiş anlamda bir Fransızca anlatım ya da terim varsa, yabancı anlatım ya da terim, kamu tüzel kişilerince ya da kamu hizmeti üstlenmiş tüzel kişilerce bir fabrika, ticaret ya de hizmet markasında kullanılamaz. Yürürlükten önceki kullanımlara bu hüküm uygulanmayacaktır.

15. madde, vergiler ve yardımlarla, 16. ve 17. maddeler adli polis ve kimi kamu görevlileriyle ilgilidir. Yasa hükümleri bu konularda yapılacak işlemlerde de uygulanacaktır.

18. madde bu Yasaya aykırı davranışların nasıl kovuşturulacaklarını açıklamakta; 20. madde ise, Yasanın kamu düzeniyle ilgili bulunduğunu, ancak Yasadan sonra yapılacak sözleşmelere uygulanacağını,  21. madde Yasanın bölgesel dillerle ilgili yazılı hukuka aykırı biçimde uygulanamayacağını vurgulamaktadır.

Yasanın 22. maddesi, hükümetin her yıl 15 Eylül öncesinde Yasanın uygulanmasıyla ilgili raporunu meclislere sunacağını açıklamaktadır.


[1] H. Dümen, Beyni Çürütme, Cumhuriyet, 22.1.1987.

[2] Risler, Islam moderne, Paris, 1963, s. 22.

[3] Kimileri tartışma biçeminin dışına çıkan ve sövgüye giren bu savlar ve yanıtları için bakınız: T. Yücel, Dil Devrimi ve sonuçları, 1982, s. 45 vd.

[4] Calvez, La Pensée de Karl Marx, Paris, 1970, s. 199.

[5] Chatelet-Kouchner-Vincent, Les Marxistes et la politigue, Paris,  1975, s. 180-183.

[6] Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Ankara, 1955; fas. 12, 13.

[7] Derin, Türkçedeki Gelişmeler, 1973, s.17 vd.

[8] Dil Devrimi üzerine, Ankara, 1967.
 

[9] Bulletin de L'Association Générale des Usagers de la Langue Française, Paris, 1983, n. 4-5, s.2.

[10] Antoine, Berman, Le traducteur et la création Lexicale, Qui-Vive International, Paris, Février 1986, s. 12.

[11]Gustave Lanson, Histoire de la langue française, Hachette, Paris, s. 273-279.
 

[12] Thomas, Dictionnaire de difficultés de la langue française, 1956, neologisme maddesi.

[13] Dubois, Guilbert, Mitterand ve Pignon'un çalışmaları, ileten: Vardar, Dil Devrimi Üzerine, 1977, s. 50.

[14] Vardar, s. 51.

   [15] La France devant les questions linguistique, Paris, 1975, s. 15-17).

[16] Parlez-vous Franglais?, Paris, 1964.

   [17] Vardar, s. 52, 53, 66.

[18] Vardar, s. 57.

[19] Bulletin de I'Association générale des usagers de la langue française, Agulf, n. l4, s. 8).

[20] Journal officiel, 9.1.1972.

[21] La loi relative á l'emploi de la langue française, 1975, s. 6-8.
 

[22] Journal officiel, 18.1.1973.

[23] Journal officiel, 18.1.1973.

[24] Journal officiel, 18.1.1973.
 

[25] Journal officiel, 3.1.1974.
 

[26] Journal officiel, 12.1.1974.

[27] Journal officiel, 12. 5. 1974.

[28] Journal officiel, 16 . 1 . 1975.

[29] Bulletin de L'Agulf, n. 2. 1983, s. 4.

[30] Vardar, s. 65.

   [31] La France devant..., s. 11, 15, 16).

 

   [32] Actualitées-Service, Bulletin publié par la délégation générale de l'information, n.267, s. 1.

 

   [33] Actualités..., s.3.

   [34] Actualités..., s. 2.

   [35] Actualités..., s. 3-5.

   [36] Bulletin de l'Agulf, n. l7, Nov-déc, s. 4.

 

[37] Cumhuriyet, 6.7.1975.

[38] Haziran, 1976.

[39] Journal Officiel, 19.3.1977.

   [40] Journal officiel, 24.9.1977.

 

[41]Bulletin de l'Agulf, 3.4.1984.

[42] Bulletin de l'Agulf, n. 1984, s. 4.

[43] Dış İlişkiler Bakanı Claude Cheysson'un 1.2.1984 tarihli yazısı, aynı Bülten, s. 5.

[44] Bulletin de l'Agulf, n. 1983, s. 2.

[45] Journal officiel, 29.3.1983.

[46] Qui-Vive... n.2, s. 76-79.

[47] Qui-Vive..., n. 1, s. 74-77.

[48] Bulletins de l'Agulf n, 1, 2, 7, 4, 1984; 1985,15,1986, 16.

[49] Bulletins de l'Agulf n, 14.

[50] Bulletins de l'Agulf n, 17.

[51] Le Monde, 13.5.1977, s. 7.

[52] Bulletin de l'Agulf, 3.4.1984.

[53] Bulletin de l'Agulf, 3.4.1984.

[54] Bulletin de l'Agulf, n. 18.

[55] Bulletin de l'Agulf, n. 14, 15.

[56] Bulletin de l'Agulf, 1983, n. 2.
 

[57] Aynı bültenler.

[58] Bulletin de l'Agulf, 1983, n. 4.
 

[59] Akarsu Nereye?, Cumhuriyet, 6.1.1989.

 [60] Frankfurter Rundschau Gazetesi, ileten: A. Erdoğdu, "Çağdaş Türk Dili", Ocak 1989, s. 518.


Sami Selçuk
(Önce Dil, Truva yayınları)