Dilbilimde Bir Dünya Zirvesi… Olcas Süleyman… Az İ Ya ve Yazının Dili / Kaan Arslanoğlu

Dilbilimde Bir Dünya Zirvesi… Olcas Süleyman… Az İ Ya ve Yazının Dili / Kaan Arslanoğlu

23 Ekim 2017 - 3565 kez okundu.




1936 Almatı… Kızılordu subayı olan babası, doğumundan birkaç gün önce bir çarpışmada ölür.

Üvey babası, yetişmesiyle gayretle ilgilenir ve iyi bir eğitim almasını sağlar. Orta öğrenimden sonra Jeoloji fakültesine girer. Fakat aklı edebiyattadır. İlk yazıları, şiirleri, çevresinin ve büyüklerinin beğenisini fazlaca kazanınca, Moskova’ya, Edebiyat Enstitüsüne gönderilir.

Yıllar içinde Sovyetler Birliği’nde bilinen bir yazar şairdir artık.

Yaşamının dönüm noktası,  Az İ Ya adlı kitabını çok uzun emekler sonucu hazırlaması ve 1976’da yayımlamasıdır.

Az İ Ya, yani “ben ve ben” ya da başka bir yorumla “ben ve sen”.

Kitap tüm Sovyetler Birliği’nde geniş yankı uyandırır. Ancak beğenenler kadar kızgın şikayetçiler de kalabalıktır.

Sovyet Bilimler Akademisi’nde yargılanır. Karşıt görüşlere rağmen eser “sakıncalı” ilan edilir. Bu yasak 90’lara kadar devam eder.

Az İ Ya, arı kovanına çomak sokmuştur ya da tıkır tıkır dönen tekerleğe... Her neyse…

Kitabın büyük bölümünde Olcas Süleymanov, şu ünlü Prens İgor Destanı’nı inceler.

Bu destan, Rus milli bilincinin yaratılmasında temel taşıdır. Süreç içinde Rusya-Rusluk demek, Prens İgor Destanı demek noktasına gelmiştir. Destana Sovyet bilimcileri ve edebiyatçıları da dört elle sarılmaktadır.

Bu kahramanlık destanı aynı zamanda Rus uluslaşmasının destanıdır.

Olcas SüleymanAz İ Ya ile, işin birçok uzmanının bildiği gerçeklerden başlayarak, çok daha derin gerçeklere varır. Destanın ünlü edilen son çeşitlemesinin yazarı Musin Puşkin, —ki 1800’ler başında yayınlamıştır yapıtını— bir yerlerden bulduğu eski kopyayı korkunç derecede tahrif etmiştir.

Destanın aslında, —ki sahici kopya bulunamamıştır— Puşkin’in sonradan eklediği birçok bölüm, paragraf, cümle yoktur.

Destanın ilk yazarı, çok büyük olasılıkla Ruslarla Türklerin barış içinde, ortaklaşa yaşadığı bir dönemin, iki tarafın dilini de gayet iyi bilen bir ustasıdır.

Süleymanov, destandaki yanlış yazılmış birçok bölümün doğrusunu ortaya koyar, gizli Türkçe sözcük ve deyişleri açığa çıkarır, Türk yaşantısı ve tarzını ifade eden bölümleri düzeltir, bunları görünür kılar.

Destanın ilk yazarı, çok muhtemeldir ki, paganizme yakın bir kişi olarak Hıristiyanlığı falan takmaz iken, Musin Puşkin zamanın ruhu ve milli şuur açısından Hıristiyan ögelerle bezer metni.

Ki bu ögeler eklenti olduğu belli şekilde sırıtmaktadır.

Çok titiz bir çalışmadır Az İ Ya.

 

TAHRİF EDİLMİŞ DESTAN

İş bu kadarla kalsa Az İ Ya şimşekleri o denli üstüne çekmezdi. Yine ilk metne dayanarak —ki Puşkin ilk yazar veya yazarların her izini silememiştir— İgor’un bir milli kahraman değil, psikopatça arzuları yönünde pek çok Rus’un ve Türk’ün boşu boşuna kanına giren bir serseri olduğunu kanıtlar.

Sonradan tarih kitaplarından yavaş yavaş silinen Rusya gerçeği aslında şudur: Ruslar ile çoğu göçebe olan Türk boyları yüz yıllarca barış içinde birlikte yaşamıştır. Birbirlerinden kız almış kız vermiş, sürekli ticaret yapmış, dışardan başka kavimler saldırdığında düşmana karşı birlikte savaşmışlardır.

Hatta ülkeyi birlikte yönetmişlerdir! Türk kültürü ve dilinin Rus kültürü ve diline katkısı büyüktür. Bu iki kültür yakın akraba kültürlerdir.

Gücünü ve ününü artırmaktan başka herhangi bir milli emeli bulunmayan feodal beylerden biri, İgor adlı maceracı, bir gün durduk yerde Kıpçaklara saldırır. Onları öldürür, kadınlarını kaçırır. Bu alçaklık, destanın orijinalinde bir “alçaklık” olarak zaten betimlenmektedir.

Musin Puşkin o bölümü tahrif etse de yok edememiştir. Kıpçaklar misillemede bulunur. Sonrasında yıllar süren ve çok sayıda Rus’un can verdiği yayılmacı savaşta İgor’un ordusu bozguna uğrar ve “Kahraman Prens” sağ kalan 15 adamıyla süklüm püklüm ülkesine geri döner.

Kahramanlık da, destan da aslında budur!

Hülasa, Az İ Ya’ya göre İgor, Rusların “Apo”su gibi bir adamdır.

Tabii, devletlerinin adında “Sovyet” de yazsa, Rus entelijansiyası bu kadarına tahammül edemezdi. Kitapta hiçbir hakaret geçmese, hiçbir Rus düşmanlığı görülmese de, bu “Rusluğa bir hakarettir”. Ama öyle söylenemeyeceği için eser “bilimdışı” gösterilmek zorundadır.

Şimdi biraz ara verelim ve Borodin’den, o müthiş Prens İgor Operası ve Poloveçlerin (Kır Göçerlerinin – Türklerin) dansı kısa bölümlerini izleyelim.    

https://www.youtube.com/watch?v=Sw1weml0-r0

https://www.youtube.com/watch?v=gVURal-QYsA

 

“DİLLERİN KÖKENİ” BÖLÜMÜ

Olcas Süleyman, kitabının geri kalan üçte birlik bölümünde, bir sonraki kitapta genişçe açımlayacağı “dillerin kökeni” ile ilgili kuramına değinir. Bu kuramın ilk ipuçlarını verir. Ve yine Türk diliyle Sümerce’nin ilgisi ve benzerliklerini ele alır. Kallavi kuram burada oluşmaya başlamıştır. Ağır top ilk güllesini fırlatmıştır.

YAZININ DİLİ

Şimdi gelelim 1997’de tamamlanan, bence Olcas Süleyman’ın daha büyük eserine. Ne dilbilimciyim, ne işin akademisyeniyim. Ama on yıllarca konu üstünde az da okumadım, az da düşünüp yazmadım. Şu ana dek okuduğum kitaplar arasında, Chomsky’nin “dil modülü” kavramını saymazsak —ki o konunun bambaşka bir teknik yönüdür— dilin kökeniyle, etimolojiyle ilgili en esaslı kitap, en büyük zirve bu olmuştur.

Dedim ya, konuda çok da yetkin saymıyorum kendimi, yanılma payı bırakıyorum. Ne var ki bu konuda da, saçmayı esaslıdan, bilimsel-nesnel olanı safsatadan, fikir uçuşmasını sağlam düşünsel duruştan kolayca ayıracak kadar deneyimli olduğumu sanıyorum. Bu kitap büyük bir zirve. Alttan baktığım için bazı yerlerin tepesini tam göremesem de, şu anda böyle düşünüyorum. Tartışmaya da tabii ki açığım.

İŞİN ÖZÜ

İşin özü şu, Olcas Süleyman şunu diyor, değerli okur: Dilin, sözcüklerin oluşumunda işaretler ve yazı, tayin edici, belirleyici bir öneme sahip. Hani şunu peşinen kabul ederiz ya, önce sesli dil oluşmuştur, ardından yazı ile daha ileri uygarlık aşamasına ulaşmışızdır.

Hayır, o kadar basit değil. Önce sesli işaretleşme ve taklit elbette başlamıştır, ama insan sözcüklerinin, dilin oluşumunda hiyeroglifin, resim ve sembollerin, işaretlerin kullanılması, sözcük haznesinin gelişmeye başlamasıyla yaşıttır. Hatta tam tersine bir düzenekle, önce yazılı işaretler oluşmaya başlamış, sonra bunlara sesle adlar uydurulmuştur. Tabii uydurulurken birçoğu doğadaki seslerin taklidi yoluyla uydurulmuştur. İnsanlığın ilk sözcükleri “muuu-buuu-mooo-booo” örneğin. Boğayı temsil eder. Ama önce boğanın resmi çizilmiştir. “Sözcüklerin kökeni, yazılı işarettir” der Olcas Süleyman.  

Süleymanov’a göre ilk insan, önce ay, sonra güneş tapınma kültünden geçmiştir. İlk sözcükler ve dil buradan kaynaklıdır ve tüm dillerde ortaktır. Tapınmayla ilgili, en erken kültlerle ilgili sözcükler, kök bakımdan en kalıcı olanlardır. Bunların ilk hiyeroglif işaretleri de pek çok kültürde büyük benzerlik gösterir. HİYEROGLİF ARAŞTIRMASI YAPMADAN, HİYEROGLİFLERİ ÇÖZÜP YORUMLAMADAN ETİMOLOJİ ÇALIŞMASI İLERLEMEZ!

İlk sözcükler, ilk kutsallar, tapınma nesneleri ile ilgilidir ve antinomiktir. Daha doğrusu bir şey ve onun karşıtı, tersi sözcüklerdir. O ve o olmayan... Kelimeler hep böyle ortaya çıkmaya başlamıştır. Ay, Güneş, yerdeki temsilcisi boğa, boğanın boynuzu, boynuz üstündeki ay, güneş, güneş ve öldürülmüş güneş, boğa ve mızrak, boğa ve öldürülmüş boğa, büyük kişi, büyük kişi ve güneşin temsilciliği… Hiyeroglif ve kelime bulma süreci bu temalardan kaynaklanır ve bu doğrultuda devam eder.

Olcas Süleyman, konuyla ilgili, dünya üstündeki hemen her dilden birbirinden ilgi çekici ve hayret uyandırıcı “1001” örnek verdikten sonra şu sonuca ulaşır: El yordamıyla alel acele oluşturulmuş Hint-Avrupa, Ural-Asya vb. gibi teorilere ve bunları telafi için oluşturulmuş Nostratik hipoteze kulak asmadan, dillerin ortak kökleri ve sonraki yakın ilişkileri hakkında bu yolda yürünmeli. O zaman Slav, Türk, Arap, Germen dillerinin akrabalıkları çok daha net ortaya çıkar. Dünya ölçüsünde insanlığın birliğine, kardeşliğine giden yolda bu çok önemlidir. Milletlerin eşitliği önce dilde, bilimde kabul edilmelidir ki, kardeşlik ilerlesin.

Kitabı yazalı çok olmuş. O tarihten beri kendisi bu kuramı ne kadar geliştirmiş, bilim çevrelerinden destek almış mı, dünyada ne tepkiler görülmüş, yoksa görülmemiş mi, merak ediyorum. Dünya ve bilim çevreleri konusunda hayli karamsarım öte yandan. Özellikle sosyal bilimlerde, akademinin asli görevinin bilgi oluşturmak değil, bilgi çarpıtmak ve bilgi kapatmak olduğuna inananlardanım. Arada, ara sıra çıkan ayrıksı bilim insanlarının desteğini bekleyerek, genel tabloyu böyle görmek yerindedir.

SÜLEYMANOV’un BİR BÜYÜK KATKISI DAHA

Dünya dilbilimini felç eden, ırkçı bakıştan uzaklaşmasını engelleyen bir saplantı nasıl ki dil aileleri safsatasıysa, ötekisi de Saussure ve yapısalcılık.

Olcas Süleyman, dilbilimde hakim olan yapısalcılığın, dilin kökeni ve gelişimiyle ilgili, dilin, o yaşayan organizmanın dinamiğiyle ilgili bütün çalışmaları nasıl durdurduğunu, dilbilimi nasıl mekanik bir yapı tetkik, yapı söküm işleyişiyle sınırlandırıp dondurduğunu gayet iyi anlatıyor. Yapısalcılık diyor, dil araştırmasını tarihselliğinden kopardı, nedensellik ilkesinden kopardı. Seslerin ve sözcüklerin rastgele, tamamen tesadüf eseri oluştuğunu buyurdu ve tüm dünya da buna inandı. Zaten Olcas Süleyman önerdiği yöntemle ve bulgularıyla, safsata vampirlerinin sarımsağı, en çok korktuğu şey olan bilimsellikle, yapısalcılığın canına okuyor.

Yakında kitaptan o bölümü, Yalçın Küçük’ün Marksist yapısalcılık eleştirisi ile birlikte burada yayımlayacağım. (www.insanbu.com’da)

OLCAS SÜLEYMAN’A ÖNYARGIYLA BAKMAK

Her iki kitabı yayımlayan Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, elbette kültüre, kültürümüze önemli bir hizmet yapmış. Teşekkürler. Yalnız sunuş yazısında, Sovyetler Birliği’nde yaşayan halkların Türkiye’den sadece solcu yazarları bildiği, aynı şekilde Türkiye’de solcuların Sovyet yazarları içinde sadece işlerine gelenleri öne çıkardığı, birçok başka yazarın Türkiye’de bilinmediği, bu “insanlık suçunun komünistler eliyle işlendiği” belirtilmekte. Haklı yanları bulunan bir isyan.

Ancak, sorunu salt bir Türklük davası olarak sunmak, hele Olcas Süleyman’ın bu iki eseri özelinde bence çok yanlış. Bu eserler Türklük davası savunusuna asla indirgenemez, indirgenmemeli.

Bu eserler dünya kültürünün bir zenginliği! Bunlar birer kültürel işlenmiş altın!

Altını kılıç yapmakta kullanırsanız, o kılıç elinizde, ilk anda pek ihtişamlı durursunuz. Ama parlak kılıç, girdiğiniz ilk çarpışmada yamulur, elinizde kalır. Kendiniz perişan olursunuz, altına da yazık edersiniz.

Olcas Süleyman, iki kitabını dikkatle okuduğum kadarıyla bir sosyalizm, komünizm düşmanı değil. Rus düşmanı hiç değil.

Elbette kendi öz halkının, Türklerin kültürel mirasını incelemek, tutkuyla ilgi duyduğu bir alan ve bunun savunusunu da çekinmeden yapıyor.

Ne var ki, ürettiği bilgi, dünya halklarına hizmet ediyor, “halkların kardeşliği” demeyelim, son derece suiistimal edilip çirkinleştirilmiş bir kavram, milletlerin kardeşliğine yarıyor.

Tarihin savaşlardan, katliamlardan ibaret olmadığını, insanlığın birçok dönem milletler birliği altında barışçıl dönemler geçirdiğini, ortak bir miras oluşturduğunu, altını çizerek belirtiyor.

O, Sovyetler Birliği’nde bazı Türklerin, burada ise bazı milliyetçilerin (Türk veya Kürt) yaptığı gibi Amerikan bakışından medet ummuyor. Demem o ki, sosyalizm veya komünizm düşmanlığı ile kültür geliştirilemez, Türk milliyetçiliği de bununla bir yere varamaz. Olsa olsa ABD’nin, uluslararası kapitalizmin maşası olur.

Fakat şunu da görüyoruz ki, Sovyetler Birliği içinde tüm milletler ve milliyetler eşitmiş! Ama Rus milleti, onların tüm toplamından daha eşitmiş!

Bunun ders çıkaracağımız hem olumlu, hem olumsuz yanları bulunmakta. Elin oğlu, lafları bir yana bırakalım, gerçekte ne yapıyor, anlamında.

Proleter enternasyonalizmi… Sovyetler, dış ilişkilerinde hep en önce kendi devletinin çıkarlarını gözetmiştir. Öteki ülkelerdeki komünistlerin faaliyetleri, ana sosyalist ülkeye hizmet ettiği ölçüde değer bulmuş bir yan parça gibi kalmıştır. Bunu zaten biliyorduk. Ama Sovyet komünistleri ülke içinde de alenen Rus milliyetçiliği yapmışlar. Buna da abartmadan nesnel bakabilmek lazım. Lanetlemeden, ama büsbütün de onaylamadan. Ne var ki, başka şeylerin yanı sıra bu tutum da, Sovyet ve dünya kültürünün gelişmesi için bir engel oluşturmuş, dahası kötü örnek durmuş.  

KİTAPTAN BİRKAÇ ALINTI

“Dilbilimini, tarihin ‘küreği’ olarak adlandırıyorlar; fakat geçmişin ve günümüzün tecrübesi, küreğin hem kuyu, hem mezar kazan tarafından kullanılabileceğini göstermektedir. Başlatmış olduğum çalışmaları devam ettirmemin yasaklanması, hem kültürümüz, hem de ilk bakışta görüldüğünün aksine, bilime çok şey kazandırma imkânı olan insanın potansiyelini kullanma açısından bir israftır.”

“Tüm diller, ‘tarih öncesi’ dönemde, ‘ilkel toplulukların’ uygarlıklarının birbirine yakın komşu oldukları ve aralarında fazla farklılıkların bulunmadığı çağlarda, ilk hiyeroglifler zamanında ortaya çıkmışlar. Bu şartlarda herhangi bir uygarlaşma hareketi, herhangi bir gramer icadı, hemen, diğerlerinin de malı haline geliyordu.”

“Henüz kırık kopuk olarak görünen söz konusu ilişkileri ayrıntılı bir düzene sokabilmek için, farklı yazı sistemlerinin incelemesine yıllarımı verdim; benim kanaatime göre, bu sistemler birbirinden sadece ‘kültürlerin bağımsız menşeyi’ teorileri ile ayrılmışlardı. Etimolojiyle uğraştığım dönemde; sadece dil aileleri çerçevesinde ve tecrit edilmiş bir şekilde incelenmesi durumunda herhangi bir dilin menşeyinin açıklanamayacağına inandım. Birçok Slav sözcüğünün ve gramer elemanlarının menşeyi, Türk, Fin-Ugur, Eski Semit malzemesine başvurmadan açıklanamaz. Aynı durum Türk sözcüklerinin menşeyinin belirlenmesi için de geçerlidir. Böylece Avrasya dillerinin karşılıklı bağımlılıkları benim gözümde netlik kazanmış oldu.

Kesin bir sonuca vardım ki, herhangi bir sözcüğün, keza herhangi bir dilin tarihi, sadece Avrasya konteksinde ve hatta küresel kontekste incelendiği zaman canlanacaktır… (…)

Diller, eski tarih kaynaklarında korunamamış olan tarihi bilgiler hazinesidir. Diller yanmayan, yıkanmayan, küflenmeyen ve ideolojilerden etkilenmeyen birer arşivdir.”

 “Hümanoid, başını kaldırıp da, Afrika göklerinin siyah tahtasına altın tebeşirle çizilmiş olan işareti gördüğünde değil, asıl bu işareti parmakla kum üzerine (daha sonra ise çiviyle yaş kil üzerine) aktardığında, Homo Sapiens olma yolunda ilk adımı atmıştır.”

Yüksek Sovyet üyeliği, Kazakistan Yazarlar Birliği genel sekreterliği, Anti-Nükleer Semey-Nevada Hareketi başkanlığı da yapmış olan..

Büyük ustaya saygıyla.

Kaan Arslanoğlu

www. İnsanbu.com          

 

OLCAS SÜLEYMAN KİMDİR?

 
Olcas Süleymanov. 1936 yılında Kazakistan’ın başşehri Almatı’da doğdu. Babası Ömer Bey, Kızılordu’da süvari subayı idi. Babası onun doğumundan birkaç gün önce bir çarpışmada öldü. Annesi Fatma Hanım, kocasının ölümünden birkaç yıl sonra ünlü bir Kazak gazeteci Abdül Ali Bey’le evlendi. Abdül Ali Bey, Olcas Süleymanov’un sosyal bilimci, şair ve edip olarak yetişmesinde önemli rol oynadı. Klasik Sovyet ilk ve orta öğrenimini bitiren Olcas, Kazakistan Devlet Üniversitesi’nin jeoloji bölümüne girdi. Sovyetler Birliği zamanında Sovyet rejiminin özellikle Türk halklarına yönelik sistematik bir eğitim projesi, Türk soylu okur-yazarları sosyal bilimlere değil, fen ve teknik bilimlere yöneltmekti. Fakat Olcas Süleymanov’un üzerimde çok hakkı var dediği üvey babası gazeteci Abdül Ali’nin küçük yaşlarda kendisine açmış olduğu yolu takip ederek, edebiyata yöneldi. İlk şiir ve yazıları dikkat çekmiş olmalı ki, Olcas Moskova Edebiyat Enstitüsü’ne gönderildi. Daha sonraki yıllarda hemen hepsi üstün birer edebiyatçı, şair ve devlet adamı olan Azerbaycan’ın (Elçibey döneminde) İstanbul Başkonsolosu Abbas Abdullah Hocalıoğlu, Özbek şairi Yadigar Abidov, Yakut şairi Vladimir Samık ve pek çoklarıyla Moskova Edebiyat Enstitüsü’nde ve Gorki Edebiyat Enstitüsü’nde tanıştı.

‘Türk şairi, bilim adamı da olmalıdır’

Olcas Süleymanov, göçebe Kazak hayatı, Kazak tarihi, sözlü kültür varlıkları üzerine çalışmalarını yoğunlaştırdı. Sosyal antropoloji, dil ve tarih alanlarında söz sahibi olmaya başladı. Olcas Süleymanov, bu yönelişleri için şöyle demiştir:

“Günümüzde bir Türk şairi, edebiyat adamı aynı zamanda bir araştırmacı, bir bilim adamı olmak zorundadır. Her nesil, sanki dünyanın son nesliymiş gibi çalışmalıdır. Atalarımızın bilmediği ve kabullenmedikleri gerçeklerin de sorumluluğunu üstlenmemiz gerekmektedir. Yükleniyoruz da gereksiz görülen bir takım şeylerle bu yüzden uğraşıyoruz zaten: Etrüsk Tarihini, Sümer arkeolojisini inceliyor, Mahenjo-Daro yazıtlarını anlamaya, İskandinav alfabesini çözmeye çalışıyoruz.” Olcas Süleymanov, Rus destanlarını araştırdığında karşısına muhteşem bir Türk kültür tarihi çıkmıştır. Olcas Süleymanov, Eski Türk dilini inceledi, ayrıca Sümerler ve Sümer dili ile ilgili Batılı bilim adamlarının, “Eski dil, Hint-Avrupa dillerinden başlıyor” kuramını çürüterek, bütün dillerin anasının Türk dili olduğunu ortaya koydu. Bu araştırmalarının sonucu ortaya koyduğu, Türkiye Türkçesine de çevrilen “Az i ya” adlı çalışması Moskova İlimler Akademik heyetini ikiye bölecek, ilim ve edebiyat çevrelerini ayağa kaldıracaktır. Ortaya konan tezler o güne kadar hâkim tarih ve ideolojik söylem olan “Rus imajı”nı yerle bir edeceği düşünülerek İlimler Akademisi tarafından gerekçesiz olarak reddedildi. Ne var ki, Rus karakterli Sovyet tarih ve kültür hayatında derin izler bırakacak olan “Az i ya” (Türkçesi “sen ve ben”, klasik Rusça’da ise “ben ve ben”) eser 80’li yılların Türk soylu Sovyet aydınları arasında kendilerini Ruslarla, dönüm noktasına getirmişti. 10 yıllık bir beklemenin ardından (1990) Sovyet sisteminin çözülüşü sırasında Olcas Süleymanov tezleri tekrar tartışılmaya açıldı.

Anti Nükleer hareketini kurdu

Doğduğu topraklardan yıllar önce kopup Moskova’ya gelen Olcas, yıllar sonra jeolojik tetkikler için Kazakistan’a döndüğünde Türkistan’ın yegane hayat kaynağı olan Aral Gölü’nün kuruduğunu, Semey eyaletindeki Sovyet nükleer çalışmalarının Türkistan’ı cehenneme çevirdiğini görecek, aynı biçimde ABD’nin, Kızılderili ülkesi olan Nevada’da yaptığı benzeri nükleer çalışmaların aynı felaket olduğundan yola çıkarak milletlerarası bir sivil inisiyatif olarak “Anti Nükleer Semey-Nevada” hareketini kuracaktır. Dünya ekoloji ve entelektüel çevrelerinde geniş yankı bulan “Anti Nükleer Semey-Nevada” hareketini, dünya ölçeğinde belli bir işlerlik kazandıran Olcas Süleymanov, 1917’de yapılan I. Bütün Rusya Müslümanları Kongresinden 70 yıl sonra, Kazan Türk aydınlarından dilci Rafail Muhammeddin’le birlikte ilk defa I. Türk Halkları Kongresini (1990) düzenleyerek, Türk Dünyasının temeline ilk harcı koydu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Yüksek Sovyet üyeliği, Sovyetler Birliği Halk Temsilciliği, Kazakistan Yazarlar Birliği Genel Sekreterliği, Asya Afrika Yazarlar Birliği Komite Başkanlığı, “Anti-Nükleer Semey-Nevada” Hareketi Başkanlığı, Türk Halkları Birliği Kurucu Üyeliği gibi son derece entelektüel bir karizmaya sahip olan Olcas Süleymanov, Kazakistan, Sovyetler’in dağılışıyla bağımsızlığını kazanınca Nur Sultan Nazarbayev tarafından Kazakistan nezdinde dış göreve atandı. 1995 yılında Kazakistan’ın İtalya’da, 1996 yılında Yunanistan’da, sonra Malta'da büyükelçiliğinde bulundu. Edebiyat, dil ve tarih yanında, sinemayla da ilgilenen, Kazak film stüdyolarında da çalışan Olcas Süleymanov’un yayınlanmış eserlerinden başlıcaları şunlardır: Seherin Güzel Vakti (Şiir), Parisli Bir Kızdır Gece(Şiir), Maymun Yılı (Roman), Kil KitabıAz i ya (Destan-İnceleme), Yazı’nın Dil’i (Dil Felsefesi).

GERCEKEDEBİYAT.COM