Didem Madak'ın Çiçekli Şiirleri / Aslıhan Tüylüoğlu

Didem Madak'ın Çiçekli Şiirleri / Aslıhan Tüylüoğlu

27 Kasım 2012 - 23659 kez okundu.

2011 Yılında kaybettiğimiz bir şair, Didem Madak. İnkılap Kitabevi Şiir Ödülünü aldığı ilk kitabı Grapon Kağıtları, sonrasında Ahlar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi isimli kitaplarından hareketle Didem Madak’ın kurduğu şiir dilini araştıracağız. Özellikle bir “kadın duyalılığı”, “kadın söylemi” oluşturup oluşturmadığını inceleyeceğiz.

 

Daha ilk kitabında “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” diye seslenmiş, çiçekli şiirler yazmayı ruhu için faydalı bulmuş Didem Madak; buna kızan baylara inat.

 

Nedir bu çiçekli şiirler; büyük kağıtlar yakaraktan girdiği dünya? Şiirinin öznesi olarak dolayısıyla bir kadın olarak yaşadığı, dokunduğu, düşündüğü, nesne ve eylemlerin tümü... Onun çiçekleri, bir erkeğin görmeyeceği, duymayacağı tüm duyguların, tüm durumların ifadesi. Yaşamın kadınca ve şairce yeniden yorumlanması.  Budur Didem Madak’ın şiirlerindeki “çiçek.”  Bu yazımızın konusu; onu farklı kılan kadın algısı. Şiirlerinde, kendi olmaktan çekinmeyen bir kadının kurduğu şiir dilinin, kadınlık durumlarıyla kesiştiği noktaları arayacağız. “Apoletleri sökülecek kelimeleri” seçerek yazdığı bu dile “kırmızı bir tırtıl dili” diyor o ve ayırıyor kendi dilini bilinçli bir şekilde.

 

Anlatımcı bir şair Didem Madak. Şiirlerini bir öykücü gibi kuruyor. Daha çok sesleniş şiirleri yazıyor; gerçek ve kitaplardan çıkma kişilerle, daha çok kadınlarla konuşuyor şiirlerinde: PollyannaÇalıkuşu gibi kadın roman kahramanları ve kardeşi Işıl, arkadaşları FusunBurcuAyla Abla gibi kadınlarla… Bazen de Kurbatiİris gibi başka kadın kişiliklere bürünüyor. Kadınlarla konuşurken alabildiğine hüzünlü ve iç dökme tonunda… Erkeklere seslenirken ise “Bayım” diyor biraz da alaylı ve sert bir anlatıma bürünerek. Çünkü “çiçeklerden ve aşktan” anlamıyor bu “Baylar”. Olmadı “Tanrıya” sesleniyor ama mutlaka seslenecek biri oluyor şiirlerinde. Kendi değimiyle bir “ithaf ve itiraf şairi” o.

 

“Z raporuna benzeyen” uzun itiraflarla, arkadaşlarına yakınışının yanı sıra “İthaf Etme Listesinin” en başını gene kadınlar tutuyor: “Pazardan alınmış esma marka terlikleri ile / Çatlak topuklarını sergileyen kadınlara da / Bir şiir ithaf etmeye karar verdim /böylece”; “Camların çok kirlendiğini düşünen kadına da / Boş ver, yağmur yağacak diye camları silmekten vazgeçen kadına”; “Acı eşiği olmadığını söyleyen Emily Dickinson’a”; “Şiirin ortasında striptiz yapan kadına da / Bir şiir ithaf etmeye karar verdim

 

Şairin hayatındaki en önemli insanlardan ikisi de birer kadın; annesi ve kız kardeşi Işıl. İlk kitabını Işıl’a ithaf eder, öyle ki; “Kardeşim, biriciğim, kimse yoksulluğu benim için/Böyle sevimli kılmadı şimdiye kadar.” dediği kardeşine karşı ablalık duyguları ile doludur. İlk kitaptan başlayarak dönülür bu ablalığın üstüne sık sık. Grapon Kağıtları’nda abla ve kız kardeş ilişkisini bulduğumuz gibi, kız çocuklarının o özel dünyasını, oyunlarını, inandıkları masalları da buluruz. Bu da kadınca bir temadır şiirimizde. Pinokyo, Parmak Çocuk, Uyuyan Güzel, Külkedisi gibi masalların büyüdükçe kirlendiğini, acıttığını duyarız içimizdeki küçük kızları.”Sevinmek nedense hep yedi yaşında”dır kadınlar için. “Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya: / Tanrım bana hiç erimeyen kırmızı bir bonbon şekeri yolla / Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik / Kardeşimle kendimize durmadan / Olmayan çayları / Olmayan fincanlarda içerdik”

 

Yine anne, bir kadın için hüzün kaynağıdır en çok. Onun acıları mirastır çünkü kızına. “Annesinin kaderi kızına çeyiz” derler hatta. Özellikle kendisi de anne olunca, kadının annesine bakışı değişir, anlayamadığı birçok şeyi anlamaya başlar, bağları daha da güçlenir ona karşı. Hele bir “anne ölümü” kapanmayacak bir yara olur. Durmadan tazelenir dizeler boyu… “Artık bütün üzgün oluşların adı: Anne”dir Şiirlerinde sıkça işler anne konusunu: “Annem çok sevinmelerin kadınıydı. / Bazen sevinince annem gibi, / Rengârenk reçeller dizerim kalbimin raflarına”; “Annemin temizlik günleri gibiyim / Yorgun, solgun, beyaz.”; “Hüzün neydi sanki o zaman / Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma.”; “Annem öldüğünde ay dede içimde / Yüzlük bir ampul gibi parçalandı."

 

*

 

Didem Madak, duygularını ifade ederken de yaptığı eylemlerle de kendine özgü bir dünyanın kapısını aralıyor. Kendini tarif ederken seçtiği sözcüklere dikkat edersek kendi yaşamından yola çıktığı, samimi ve özentisiz olduğu için genele, bütün kadınlara uzanan dizeler yazdığını görürüz. Bu onun hemen her şiirinin karakteristik özelliği olmuştur. Kendini tarif edişi de böyle kadınca nesne ve eylemlerle: “Kalbimi kalın bir kitabın içinde kuruttum”; “İyi niyetli bir kızdan kalanlar / Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda”; “Kalbimin ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım”; “Güzin ablası kitaplar olan bir kızdım”; “Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum.”; “Lekelerin ülkesine gelin gidecektim.”; “Öfkem içimde emekleyen kırmızı patikli / Bir bebekti sanki Pollyanna”

 

*

 

Seçtiği sözcüklerin ve nesnelerin adeta bir kadını çevreleyen dünyadan özenle seçildiğini görmekteyiz. Aynı şekilde, kendisinin yaşama bakışını derinliğine verirken de kadınlara özgü eylemler kullanıyor, daha doğrusu eylemleri kadınca kılarak bir kadının psikolojik dünyasını açığa çıkaracak kesitler sunabiliyor, yine kendi yaşamından yola çıkarak. Onun üzüntü, sevinç gibi duyguları dile getirirken kullandığı dile bakalım şu dizelerde: “Seni sevince pazara çıktım sevinçten / Enginar aldım…”; “Yüzüme bir daha çiçekli masa örtüleri sermeyeceğim”; “ Beni bir sutyen lastiğiyle asın”; “Bir ters bir yüz kazaklar ördüm / Haroşa bir hayat bırakmak için”; “Çiçekli bir düğün davetiyesi gibi oturdum balkonda.”

 

Kadın olup da yaşadığı durumlardan bunalmamak olur mu? Yaşarken, bir şeyler yaparken belli bir belirlenmişlik içinde yaşar kadın, kendini ne kadar özgürleştirse de toplumun oluşturduğu demir parmaklıklara çarpmaktan kaçınamaz, Bu çarpışma acıtır onu, yakasını toplamak zorundadır, ilk aşkı bile suçtur, hele aşk (!) kadının akıbetini belirler. Şöyle rahatça dolaşamaz kentin sokaklarında. Töre ve aşk kıskançlıkları yüzünden öldürülür. Didem Madak’ın şiirlerinde kadının toplum içinde duyduğu rahatsızlık şöyle yer bulur zaman zaman: “Eski bir şiirsin sen, unutulursun, unutma / Dekolten fazla kaçmasın aman, / Ayıplarlar sonra Anadolu yakanı kapa”; “Binlerce ruhu taciz etmiş bir ilk aşk”; “Neden her aşk / Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka”; “Karnabahar kızartmıyordu asla / Başroldeki kadınlar.”; “Protez bacak taktılar ruhuma ince ve beyaz / Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri / Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar”; “Çözülmemiş cinayetler oratoryosu yazıyoruz / Kadınlar öldürülmesin senfonisi / Şeker de yiyebilsinler notalarla! / Cinayet saçlarını çözüyor, beyaz kadınların omuzlarına / Ben yüzü kalpten kadınlar çizerek rahatlıyorum pastel boyayla”

 

Didem Madak, doğuştan “şahid” olarak görür kendini, etrafındakileri gözlemleyerek yaşar ve gözlemlerini kullanır şiirlerinde. Nesnelere  tanrı gibi ruh üfleyemese de, gölge üfler kendi değimiyle. Pulbiber Mahallesi’nin vakanüvisi olur ve mahalleye dikilir “bir elli altı santimlik kule” olarak. Yanına kedisi Zeyna’yı da alarak son derece hareketli bir dünya yaratır. Bu kitabında daha güvenli ve bilinçli bir kadın şair buluruz. Dizeleri daha da belirginleşir kadınlığın hallerini anlatırken; Hristo teyeller yapar, mutsuzluklara çorba pişirir, Eminönü’den  kokulu diye aldığı mumlar kokusuz çıkar, rutubetten akmayan tuzluklara pirinç koyar, pazardan domates-biber şeklinde tuzluklar satın alır. Bacaklarının arasından zamanın başını çıkardığını duyumsar sık sık. “Rahmin kadar konuş” diyenlere roman kahramanlarından sürekli hamile kaldığını söyler. Emekli bir yanardağ olduğu halde kendine Karmen süsü verir.

 

Gülveren bayanlar cemiyetinden ihraç edilmiştir, Elmasoyanlara ise kabul bile edilmemiştir. Burada kadınlara çevirir biraz da eleştiri oklarını. Dünyada yapacak onca şey varken kadınlar boş işlerle meşgul edilmekte değil midir? Bir yalancı sosyalleşme içindedir kadınlar; “Kabul günlerinde keklediler annelerimizi dedim Burcu’ya, / Ve onları kısırlaştırdılar.

 

Ve artık uzun bir mektuba dönüşen son kısımda, kadınlar için şunları diler:

 

“Bu dünyaya, yemeğin pişmesini, bebeğin doğmasını, çamaşırların kurumasını beklerken, çamaşırların kuruduğunu, yemeğin piştiğini, bebeğin doğduğunu yazan bir kadının gelmesini diliyorum. Ayrıca bunları yaparken aklına mukayyet olmasını istiyorum. Ayrıca bebeğe iyi bakmasını diliyorum. Sıkıntıdan bir ev kurup ayakta tutmasını istiyorum. Bir gün bu olacak.”

 

Beklemek, bu dünyada kadınların en çok yaptığı şey değil mi? Beklemek, kadın ve zaman arasındaki ilişkiyi koparır, yaşamın gerçek algısını bozar. Erkekler beklenir, çocuklar beklenir, işlerin bitmesi beklenir. Biten kadının ömrüdür aslında. Çoğunlukla boşa harcanmış, bir şeye dönüşememiş, tekrarlanan eylemlerle kısırlaşmış, sıkıcılaşmış ömrü. Oysa hiç fark edilmese de,  hakkı verilmese de kadının doğurganlığının, derleyiciliğinin farkındadır Didem Madak bu nedenle şöyle der: “Dünyaya bir kadın eli değse Zeyna!/Şöyle ağır bir halı gibi çırpılsa/Tozlar havalansa.”

 

Biz de bu dileğe katılıyoruz. Kadınların yaşama her alanda ortak olmasını ve kendi algılarına ve emeğine sahip çıkmalarını düşlüyoruz. Biz de dünyaya daha çok kadın eli değmesini istiyoruz artık. Bu yazıda açıklamaya çalıştığım gibi Didem Madak şiire “kadın eli” değmesini sağlamıştır bu üç kitabıyla. Örneklediğim ve burada örnekleyemediğim pek çok dizesiyle bunu ispatlıyor. Kendisi olmuş, kendini özgürce var etmiş bir kadın... O, artık şiirin sonsuzluğunda ama yalnız olmayacak.

 

Not: Yukarda alıntılanan dizeler, Didem Madak’ın, Grapon Kağıtları (İnklap Kitabevi,2000), Ahlar Ağacı (Everest Yay.,2002) ve Pulbiber Mahallesi ( Metis Yay.,2006) kitaplarından alınmıştır.

 

Aslıhan Tüylüoğlu

 

Gerçekedebiyat.com