Denizkızı / Özgen Ergin

Denizkızı / Özgen Ergin

06 Ağustos 2017 - 994 kez okundu.

Emanetçiye döndüm, ömrümün son demlerinde.

Ilıca’ya yakın, Alaçatı'ya uzak son sığınağımda.

 

Bir-iki günlüğüne İstanbul’a maç izlemeye gittiğimde teyzemin Levent’deki evinde kalırdım. Ankara’ya dönmek için evden ayrılırken de pantolon cebimde yüz-iki yüz lira konduğunu bilirdim. Evden çıkarken, rahmetlinin bana emaneti Bizimoğlan sırtımdan sıyrılıp inince halının üstüne, alt dudağını sarkıtıp "Gitmee, sen bizim babamız oool" derdi ağlamaklı.

Şimdi de Denizkızı emanet edilmiş halamdan, haberim yok. Numaramı nereden bulduysa, anlattı telefonda. Buraya otuzbeş-kırk dakika uzaklıktaki bir ilçeden bahçeli küçük bir ev bir de yetim enik almış, Ankara'dan Ege'ye taşınmış. Asıl adını açık edemeyeceğim. Halamın bu küçük kızı doğduğundan beri suyu çok sevdiğinden hepimiz ona, daha bir karışken Denizkızı derdik.

Çok güler yüzlü-şen-şakrak, yeşil gözlü çapraz siyah kirpikli güzel bir çocuktu. Sırtıma dizlerini yaslar, kıkır-kıkır gülerek uzun saçlarımı örerdi. Gençliğimden beri, inceleme-araştırma -daha doğrusu- istihbarata çok meraklıyımdır. Elbette beklemediğim konuk Denizkızı için de kısa bir çalışma yaptım. Tam da Ankara’daki kaynaklarımla telefonda konuşurken, bilgisayarda Yenimahalle’deki bir gençlik arkadaşım Altay’a rastladım. Beşinci durakta, Alemdar Sineması’nın arkasındaki hepimizin bildiği, anasının evinde oturuyormuş. Yıllar sonra seslerimizin kavuştuğuna çok sevindi, “Şimdi gelsen buralarda kaybolursun” dedi. Öğretmen halamı elbette tanırdı ama o yıllarda üç-beş yaşında olan Denizkızı’nı tanıyacağını hiç düşünmemiştim. “İyi tanırım, eski kaleci ağbisini de” dedi.    


Kafasının yan tahtası kırık olanlar çok meraklı olurlar. Yerde iri bir kızıl karınca görseler, hiç usanmadan yuvası nerede diye yarım saat izlerler. Yalnız oturdukları sokakta değil, tüm çevrede ne olup bittiğini, kimin yolsuz, kimin yollu olduğunu, kimin hapisten çıktığını, kimin yeraltına indiğini, hepsini bilirler.

Denizkızı, üç-dört yıl önce ipsiz kocasıyla yetim aylığından yararlanmak için, anlaşmalı boşanmış. Ama çaktırmadan birlikte yaşıyorlarmış. Adam gelip 2-3 hafta dinlenip gidiyormuş. Taşınma kararı verilirken kocası Ankara'daki meyhane arkadaşlarından ayrılmak istememiş. “Ben yine ara sıra uğrar birkaç hafta kalırım” dermiş.  Ankara’da akraba pek çok, ihbar eden olsa devlet yüklü bir para cezası keser, donuna kadar alır. Demek ki Denizkızı da kurtuluşu -gözden uzak- Ege'ye taşınmakta bulmuş.

Rahmetli halamın bir de oğlu vardı, Kerem. Denizkızına hiç sormadım. Duyarsa burada yaşadığımı çıkar gelir yıkılır. Halam saygın bir öğretmendi, bu iki sorunlu çocuk da tıpa-tıp kopuk babalarına çekmiş. Yıllar önce anlatırdı annem. Halam kara kuru esmer ufak tefek bir genç öğretmenken, şimdiki kocasının yakışıklılığına sevdalanmış, palavralarına kanmış. Her yıl iş değiştirir, paraya sıkışınca her meslekte çalışırmış. Kazandığı parayla beşinci duraktaki Çalıkuşu meyhanesinde işsiz arkadaşlarına rakı ısmarlarmış.  Kerem’in dengesiz, her oturuşta yetmişlik bir rakı şişesinin dibini görmesinde, Denizkızı’nın böyle uçarı olmasında, savruk babasının izleri vardır mutlaka. Oysa halam Hasanoğlan Köy Enstitüsü Yatılı Öğretmen Okulu’nun seçkin öğrencilerdenmiş. Şiir yazarmış. Okulun kuruluş yıldönümünde her yıl dergilerde fotoğrafı yayımlanır. O tarihteki Milli Şef İsmet İnönü’nün okulu ziyaretinde, bir yanında İsmail Hakkı Tonguç, bir yanında Hasan Ali Yücel, hemen önlerinde halam, kendi yazdığı “İsmet Babamız Geliyor” başlıklı şiiri okurken çekilen fotoğraf…

Bunları yazarken Denizkızını bir yana bıraktım, Kerem ansızın bize geliverirse ne yapacağımı düşünüyorum, neşem kaçıyor. Altay’la dün akşam telefonda konuşup gençlik yıllarımızı anarken, istemesem de konu hep halamın oğlu Kerem’e kayıyor, o kahkahalarla gülerek anlatırken ben hüzünleniyordum.

Çocukluğunda çelimsiz, ince bir dal gibi sallanırdı. Serpilince, ince uzun boylu, babası gibi yakışıklı bir delikanlı olmuş. Görsem tanımam. Ankara Karayolları Kurumu’nda çalışır görünüyor, Yolspor’da kalecilik yapıyormuş. Çok güzel dans edermiş.  Alemdar sinemasının önündeki korunaklı parkta şarap içerken ansızın kalkar, cep telefonundan gelen oryantal müzikle kalça kıvırır, göbek atar yorulana kadar oynarmış. Bizim evin terasında oynadığı geldi gözlerimin önüne, içim burkuldu, karnıma ağrılar girdi. İyi ki üç yıl önce bıraktım içkiyi, yoksa bunları duy… gel de içme! Bir maçta ağzına krampon girdiği için, yapılan ameliyattan sonra ağzı aralıklı, dudakları güler gibi gergin kalmış. Küme yükselme maçlarında çok iyi toplar çıkarınca, ikinci lig takımlarından birinden transfer teklifi almış. Yöneticiler avans verip imza gününde gelmesini söyleyip gitmiş. Kerem geç kalma korkusuyla üç saatlik ilçeye bir gün önce akşamüstü ulaşmış. Takımdan görevlendirilen biri otelini göstermiş. O akşam belediyenin düğün salonunda başkanın kızının düğünü olduğunu söyleyip Kerem’i de davet etmiş.

Kerem düğünde yalnız başına otururken kimse yakınlık göstermemiş. Düğünden ayrılmak için ayağa kalktığında oryantal müzik çalmaya başlamış, içeri alev kırmızısı tüllere bürünmüş bir dansöz süzülmüş. Tut tutabilirsen Kerem’i… Atmış kendini dansözün karşısına tüm hünerlerini göstermeye başlamış. Bu gösteri ancak üç-beş dakika sürmüş, iki delikanlı dansözü geri çekip bizimkini masasına getirmiş. Sabah, otel parasını bile ödemeyip Kerem’i Ankara’ya postalamışlar.

Altay telefonda anlatmayı sürdürüyordu. “Üç gün ağzını açmadı, kimseyle tek kelime etmedi. Üçüncü ya da dördüncü akşamın gecinde, kahveye ardında genç bir kiraz ağacıyla geldi. Bahçeli bir evden kiraz yolarken sahibi Kerem’e sövüp saymış, demediğini bırakmamış. Kerem de bir saat dolaşıp testere bulmuş, kiraz fidanını sessizce kesip kahveye getirmiş.” Altay’ın dediğine göre, dallardaki kirazlar üzüm salkımı gibi sık dokulu, yukarıdan sallanan ampullerin altında ışıl ışıl parlıyormuş.

Denizkızı aklımdan çıkmıyor.  Altay’ın dediğine göre kocası Ankara’da eski sevgilisi ile yaşıyormuş.  Bu ilişkiden Denizkızı’nın haberi varmış. Sığacık’taki istihbarat kaynağım da sağlam. Emekli boks hocası Tatar Ali, haber uçurdu. Denizkızı, çok sevdiği denizde biraz uzaklara açılıyormuş. Kendisi gibi genç yaştaki kalık arkadaşlarıyla iki haftada bir karşı yakadaki Yunan adalarına uzo içmeye gidiyormuş. Uzo hafif esanslı tadıyla tam da "kadın rakısıdır" çok fena alışkanlık yapar.

Emanetimi gemlemem gerek.

Özgen Ergin
GERCEKEDEBİYAT.COM