Cumhuriyetin Düşmanları ve İki Kritik Operasyon / Levent Yakış

Cumhuriyetin Düşmanları ve İki Kritik Operasyon / Levent Yakış

20 Ağustos 2017 - 1570 kez okundu.

 

Başlığa konu olan operasyonların muhatabı Cumhuriyet Halk Partisi ve Cumhuriyet Gazetesi’dir. Burada “kritik” sözcüğünü özellikle kullandık. Çünkü, her iki operasyon birlikte Türkiye’deki politik hayatı derinden etkileyen sonuçlar üretti.

Neden hedef alındıklarını uzun uzadıya izaha herhalde gerek yok. Bu iki kurumun başlıca özelliği Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadrolarca vücuda getirilmiş, dolayısıyla Cumhuriyetin ideolojisini kendilerinde cisimleştirmiş olmalarıydı. Zaman zaman yaşadıkları çizgi kaymalarına bariz sapmalara karşın esas olarak tarihleri boyunca bu misyonlarına yakın durmayı başardılar. Zaten bu kuruluş özellikleri ve tarihsel çizgileri nedeniyledir ki cumhuriyetçi kesimler tarafından her zaman önemsendiler, saygı gördüler.

Cumhuriyetçi kitleler nezdinde fiili ağırlıklarının çok üstünde simgesel bir değere sahiplerdi. Cumhuriyetçilerin tümü CHP’ye oy vermiyordu kuşkusuz, hatta çok azı Cumhuriyet Gazetesi’nin düzenli okuruydu ama istisnasız hepsinin gözünde kızsalar da sitem de etseler bu kurumlar Cumhuriyeti kuran kadrolardan yadigardı. Cumhuriyetin geçmişiyle bugünü birleştiren volan kayışı işlevini görüyorlardı.

Şimdi her ikisi de işgal edilmiş durumda. Üstelik bu işgalin cumhuriyetçi saflarda ideolojik-politik, örgütsel yoksunluğun çok ötesinde psikolojik bir yıkıma yol açtığı her gün daha belirgin hale gelmekte.

Operasyonu yapanlar elbette daha baştan bu sonucun farkında olarak hareket etmişlerdi. Karşıtlar arasında doğal sayılacak ideolojik-politik mücadeleyle, eleştiri ve suçlamayla yetinmemeleri, doğrudan ele geçirme faaliyetine girişmeleri bu yüzden. İşgal tamamlanınca bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin içten fethedildiğinin, onu ideolojik-politik düzeyde savunacak elle tutulur hiç bir kurumun ortada kalmadığının karinesi olarak gösterdiler ve cumhuriyetçi saflara kabul ettirdiler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin tabutuna son çiviyi çaktıklarını simgesel düzeyde böylece ilan etmiş oldular.


OPERASYONLARIN ASLİ FAİLİ

Operasyonların ardındaki faili bugün bu iki kuruma doluşmuş, buralarda muteber ve etkili kılınmış zevatın durumuna bakarak kolayca kestirebiliriz. Şimdi, bu zevatı tanımak açısından 2016 yılı başlarında basına yansımış bir toplantı ilanını bilginize sunmak istiyorum. Hani bazen bir an, bir fotoğraf, tek bir sözcük bütün sürecin doğasını açığa vurur, aktaracağım ilanı da bu kalemden sayabiliriz; “operasyonların düğmesine kim bastı?” sorusunun yanıtını gözler önüne seriyor.

İlana ilişkin bilgileri 30 Ocak 2016 tarihli haber10 com.’dan aktarıyorum.

İlanın sahibi Fetullah Gülen cemaatine ait Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı. Periyodik olarak düzenlediği Abant Toplantıları’nın 34.’süne çağrıda bulunuyor. Toplantının başlık konusu da ilginç: “Demokrasinin Türkiye Sorunu”

Çağrıcılar arasında solun aşina olduğu isimler var: Nuray Mert, Murat Belge, Mehmet Altan, Baskın Oran…

Başka ilginç isimler de var ilanda, örneğin Kılıçdaroğlu’nun anahtar listeyle Parti Meclisi’ne önerdiği İştar Gözaydın. Bu şahıs aynı zamanda toplantının açılış konuşmasını yapıyor.

Konuşmacılardan birkaç isim daha aktaralım: Aydın Engin, Ömer Laçiner, Binnaz Toprak, Ufuk Uras…

İşte size bugün CHP’yi ve Cumhuriyet Gazetesi’ni işgal etmiş zevattan kısa bir kesit.

Henüz yeni atlattığımız bir darbe girişiminin faili olacak İslami bir fraksiyonun toplantısına icabet eden, yetmedi insiyatif üstlenen bu isimler sizi şaşırtmasın. Aynı vakfın düzenlediği toplantıların izini geriye doğru sürerseniz bugün her iki kurumda etkin görevler üstlenmiş daha nice isimle karşılaşacaksınız.

Yalnızca buralarda değil, Türkiye solunun sosyal demokrat, sosyalist, devrimci her çeşit parti ve örgütlerinde, toplantı, panel ve sempozyumlarında boy göstermiş, hala boy göstermeye devam eden sayısız isme…

Bunları söylemekle bütün bu zevatın cemaatçi olduğunu söylüyor değilim elbette. Ama cemaatçi ya da değil sağcısıyla solcusuyla, kırk yılın şeriatçılarıyla, keskin devrimcileriyle, yabancı istihbarat örgütleri tarafından kodlanmış değme ajanlarıyla ilk başta tam bir çorba görüntüsü veren bu isimlerin ortak paydası ülkemize dönük emperyalist programın ya pazarlamacısı ya da uygulayıcısı olmalarıdır.

Bu nedenle, İslami fraksiyonların döküntülerine bakıp CHP’nin veya Cumhuriyet Gazetesi’nin sağa kaydığını, cemaatçilerin eline geçtiğini, keskin solcularına bakıp sola kaydığını düşünmesin kimse. Sağcılar, solcular ya da cemaatçiler tarafından ele geçirilmedi bu iki kurum, emperyalizmin işbirlikçileri, cumhuriyetin mezar kazıcıları tarafından ele geçirildi.


OPERASYONLAR KARŞISINDA SOLUN TAVRI

CHP’nin ve Cumhuriyet Gazetesi’nin operasyonlara yeterli kurumsal direnci gösterememesi, Türkiye solunun ise sosyalistler, devrimciler dahil ağırlıklı kesiminin karşı çıkmak bir yana olanları hoşnutlukla izlemesi içinde bulunduğumuz emperyalist kuşatmanın boyutu hakkında yeterince fikir veriyor olsa gerek.

Ne yazık ki, Türkiye’nin solcuları operasyonlar sayesinde bu iki kurumun demokratikleşeceğini düşünebildi.

İnsan şaşırmadan edemiyor, ardındaki emperyalist destek apaçık ve alçakça kotarılmış operasyonlardan nasıl bir demokratik sonuç beklediniz, gerçekten?

Alçakça evet, CHP’ye dönük operasyon rezil bir kaset tezgahının üzerine bina edildi. Cumhuriyet Gazetesi ise kutup yıldızı işlevini üstlenen başyazarının, İlhan Selçuk’un ileri yaşında uydurma gerekçelerle gözaltına alınıp ölüme sürüklenmesi ve bir diğer önemli yazarının, Mustafa Balbay’ın cezaevine tıkılıp etkisizleştirilmesiyle önce dirençsiz kılındı, ardından tam bir işgale uğradı.

Soruyorum, bu alçaklara, işbirlikçilere yaslanarak mı demokrasiyi geliştirecektiniz?

Sonra, varsayalım gelenleri daha demokrat buluyorsunuz ama, ister beğenin ister beğenmeyin, bu ülkede kendilerini cumhuriyet ideolojisi ile mutabık hisseden milyonlar var. Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle toplumun her kademesinden bunca insanın örgütlenebileceği bir partileri seslerini duyurabileceği bir gazeteleri olmayacak mı? Bu mu sizin demokrasiniz?

Elbette politik kurumlarda, parti ve örgütlerde yönetimler değişir, farklı yaklaşıma sahip kişi ve gruplar öne çıkar veya güç kaybeder bunda şaşılacak bir yan yok, ancak burada esas rekabet halindeki unsurların yönetmeye talip oldukları kurumların tarihsel duruşuyla, ideolojik-politik konumlanışıyla karşıtlık halinde olmamalarıdır. İdeolojik-politik bir hattın nüansları, fraksiyonları arasında geçiyorsa meşrudur bu mücadele ve rekabet.

CHP ve Cumhuriyet Gazetesi’nde olup bitenlerin bununla ne ilgisi var, cumhuriyetçilerle cumhuriyetin düşmanları arasındaki mesafe basit bir görüş ayrılığı, bir nüans değil ki… Tanık olduğumuz ele geçirme faaliyetinin örneğin devrimciyim, sosyalistim diyen birilerinin MHP’ye ya da AKP’ye sızıp onu ele geçirmeye çalışmasından ya da tam tersinin gerçekleşmesinden ne farkı var? Buradaki kurnazlığın hakkını teslim ederiz elbette ama ahlaksızlığı, ilkesizliği de göremezden gelmeyiz.

Belli bir düşüncenin, dünya görüşünün sahipleri salt kendilerinin doğru ve haklı olduğundan hareketle başka hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımazsa, muarızlarının parti ve örgütlerini binbir hile ile ele geçirmeye kalkışırsa bunun adı demokrasi olmaz. Hiçbir gerekçe totaliter bir yayılmayı meşru kılmaz.


CHP TABANI ANTİDEMOKRAT MI?

Eğer, Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanı olmak ve tarihten silinmesi için çabalamak demokratlığın başlıca kriteri haline gelmemişse, operasyoncu taifenin ve soldaki destekçilerinin cumhuriyetçi tabana yönelttiği antidemokrat suçlamasının hiçbir makul gerekçesi yoktur.

Neymiş cumhuriyetçilerin suçu, bu ülkenin kuruluş sürecini saygı ve minnetle anmaları, kurucu ilkeler çerçevesinde yaşama arzuları mı? Kimse demagoji yapmasın, kuruluş süreci apaçık demokratik bir devrimdi. Bu devrim emperyalizme karşı son derece güçlü duygularla yürütüldü.

Feodalizmin alt ve üst yapıda tasfiyesi, modern bir ekonomi, parlamenter demokrasi, laiklik, kadın hakları, ümmet bilincinin vatandaşlık bilinciyle ikamesi, uluslararası ilişkilerde barışı temel alan eşitlikçi yaklaşım; kurucu kadroların idealleri işte bunlardı.

Bu ideallerde ayıplanacak, yadırganacak bir yan yok. Kimse bunları benimsedi diye demokratlıktan hariç tutulamaz. Nitekim, ülkemizin en köklü devrimci, sosyalist akımları uzun yıllar boyunca bu idealleri kendi vasatları olarak kabul ettiler. Başarılan devrimleri koruma, akamete uğrayanları ise tamamlama sözü verdiler ve elbette bunların üzerine kendi vaatlerini, ideallerini eklediler.

Zaten bu ideolojik-düşünsel bağ nedeniyledir ki, Türkiye’nin sosyalist ve devrimci kuşakları ağırlıkla cumhuriyetçi kesimin içinden çıkmıştır. Devrimciler en fazla cumhuriyetçi kitlelerce benimsenmiş, en zor günlerinde yine onlar tarafından sarılıp sarmalanmışlardır.

İdris Küçükömer’in 60’lı yıllarda ileri sürdüğü “Türkiye’de muhafazakar kesim devrimci, laik-cumhuriyetçi kesim gericidir” tezini bugün amentü belleyip biteviye dillendiren operasyoncu liberal gevezelerin iddia ettiğinin aksine bu ülkede gelişme ve devrimlere en açık kesim cumhuriyetçilerdir.

Hedef alınmalarının nedeni antidemokratik olmaları değil, ülkelerine sahip çıkmaları, AKP liderliğinde uygulanan emperyalist programa direnç göstermeleridir.

Gerçekten de emperyalist programa en güçlü itiraz cumhuriyetçi kesimlerden geldi. Türkiye’deki devrimci, sosyalist akımların ya hakim Kürt siyasasının (PKK) hegemonik etkisi ile ya da Avrupa Solu eliyle büyük ölçüde emperyalist gündeme angaje kılındığı son derece olumsuz koşullarda cumhuriyetçi tabanın gösterdiği dirayetli ve dirençli tutum her türlü takdirin üstünde olsa gerek.

Üstelik, kendi yöneticilerinin ikircikli tutumuna, kafa karıştırıcı söylemlerine hatta açık ihanetlerine rağmen başardı bunu. Bayrak mitinglerinde, 2010 referandumunda, Gezi direnişinde gücünü ve dinamizmini ortaya koydu.


CUMHURİYETÇİLERİN ÖNÜNDEKİ YOL…

Cumhuriyetçi taban belki de tarihsel-toplumsal hafızasında biriktirdiklerinin etkisiyle başardı bunları. Ama artık yolun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Art arda gelen operasyonlar ülkenin gidişatından en fazla hoşnutsuz kitleleri en önemli ideolojik, politik araçlarından yoksun bırakmakla kalmadılar, dediğimiz gibi, psikolojik yıkıma da uğrattılar. Direniş hızla geri çekilmekte.

Bu durumun devamına razı olmak geldiğimiz noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin ölümüne razı olmakla eş anlamlı hale gelmiştir. Cumhuriyetçiler bu ülkenin toplumsal bel kemiğidir. Onlar olmadan bu toprakların emperyalist planlar doğrultusunda etnisite, mezhep klanlarının inisiyatifi ele aldığı kanlı bir sürecin içine çekilmesi işten bile değildir.

Daha şimdiden bu yönde güçlü işaretler var. Türkçülüğün ve Sünniciliğin sağcılık, Kürtçülüğün ve Aleviciliğin solculuk sanıldığı zehirli bir düşünce iklimi yavaş yavaş ülkemizin üstüne çökmekte. Bu zehirli iklim ancak cumhuriyetçilerin toplumsal yaşamda ve politikada daha aktif hale gelmeleriyle, duygu ve düşüncelerini çok daha güçlü biçimde dile getirmeleri ile dağıtılabilir.

Cumhuriyet devrimlerinin bu ülkeye kazandırdıklarının korunması aynı zamanda ülkenin bütünlüğünün de korunması için buna ihtiyacımız var.

Cumhuriyetçilerin pasifize edilmesinin yarattığı tehlikeyi fark edip bu boşluğu doldurmaya çalışan farklı politik kulvarlardan gelme parti ve örgütlerin mevcudiyetinden haberdarız. Ancak sağdan soldan gelerek bu yöne hareket edenler ne denli iyi niyet taşısalar ve ne denli çabalasalar da eğreti bir görüntü vermekten kurtulamıyorlar. Tarihsel çizgileri ve bugüne dek olan pratikleri cumhuriyetçi kitlelerle güçlü bağlar kurmalarını engelliyor.

Söz konusu çevreler bir ittifakın parçası olabilirler, bunun cumhuriyetçi saflara güç ve değer katacağı açık ama cumhuriyetçilerin her şeyden önce kendi organik aydınlarıyla, kendi içinden çıkan kanaat önderleri ve liderleriyle yürümeleri gerekiyor. Kendi öz örgütlerine kavuşmaları, günün koşullarına yanıt verecek yeni birçok ideolojik-politik, örgütsel araç yaratmaları, nihayet siyaset sahnesine çok daha güçlü biçimde etkide bulunmaları gerekiyor.

Hele, CHP ve Cumhuriyet Gazetesi’nden işgalcileri püskürtüp kovalamakla işe başlamaları kuşkusuz en yakışanı olacak.

Levent Yakış
Gelenek ve Gelecek