Çok Gecikmiş Bir Tartışma: Türk Edebiyatı - Türkçe Edebiyat - Türkiye Edebiyatı / Ayşe Güren

Çok Gecikmiş Bir Tartışma: Türk Edebiyatı - Türkçe Edebiyat - Türkiye Edebiyatı / Ayşe Güren

30 Eylül 2018 - 2571 kez okundu.


Yayınevlerinin her birinin kendine özgü bir imlâ kılavuzu var. Kimisi, tırnak içindeki bitmiş cümleye nokta koyar, kimisi virgül koyar; kimisi İngilizce, Fransızca gibi dil isimlerinden sonra gelecek ekleri kesme işaretiyle ayırır, kimisi ayırmaz. Kimisi “Ağrı Dağı” diye yazar kimisi “Ağrı dağı”…

TDK yeterince etkin ve güvenilir bir kurum olmadığından, onun imlâ kılavuzuna da itibar edilmez. Okur da yeterince etkin, sorgulayıcı bir okur olmadığından yayınevlerini imlâ konusunda bir uzlaşmaya varmaları için zorlamaz. Yayınevleri de TDK’yı daha güvenilir ve etkin bir kurum olmaya zorlamaz.

Böylece her yayınevi, kendi imlâ kılavuzunu seçer, bazen seçtikleri imlâ kılavuzuna da tam olarak uymazlar. “Biz bunu şöyle yapıyoruz,” derler. En son, iki noktadan sonra cümle de gelse, cümleye küçük harfle başlanacağını da duydum. “Neden?” demedim, çünkü bunların yanıtı çok keyfi. Bu vakalar da önemsiz vakalar değil kuşkusuz, ama politik bir göndermesi yok.

Ama kimi etkin yayınevlerinin ya da kimi yazarların, araştırmacıların, akademisyenlerin, hiçbir uzlaşma aramadan, konuyu tartışmaya açmadan, sessiz sedasız, “Türk edebiyatı”nı, “Türkçe edebiyat”a ya da “Türkiye edebiyatı”na çevirmeleri, kesme işareti kullanıp kullanmamak kadar basit bir uzlaşmazlık değil.

Siz bu edebiyat konusunu, Türkiye sineması, tiyatrosu… ya da Türkçe şiir, roman vb. genişletildiğini düşünün. Benim bilebildiğim 2000’lerin başından beri bu kullanım yavaş yavaş yayıldı hem de hiçbir tartışma olmadan.

Bu konu Taylan Kara’nın Face sayfasında epey tartışıldı. Ben de biraz daha fazla merak saldım, biraz araştırdım.

Bizim bildiğimiz “Fransız edebiyatı”, “İngiliz edebiyatı”, “Türk edebiyatı”ydı. Ama sahiden kolonyalist ülkelerde başka bir edebiyat da tanımlanıyordu. “İngiliz edebiyatı” vardı ama onun yanı sıra “İngilizce edebiyat” da vardı. Aynı durum Fransız edebiyatı ve Fransızca edebiyat için de geçerliydi. Çünkü bu diller, Afrika’da bile kullanılıyordu ve edebiyat üretiliyordu. Ya da İrlanda gibi, Yeni Zelanda, Kanada, Avustralya (kullanılan dil İng.) gibi zaten resmi dillerden biri İngilizce olan ülkeler de vardı. Buralarda da İngilizceyle edebiyat yapılıyordu. Almanya’da da Avusturya’da da Almanca resmi dildi. Peki Avustralya’da ya da

İrlanda’da yaratılan, dili İngilizce olan bir roman İngiliz edebiyatına dâhil olabilir miydi?

Ben Fransa’yı biraz daha iyi bildiğimden orayı örnek vereyim, İngiltere daha karmaşık çünkü. “Fransız edebiyatı” sözlüğe göre çoğunluğu Fransa’da üretilmiş, hepsi Fransızca yazılmış edebi eserleri kapsıyor. Ama “Fransızca edebiyat”, eski sömürgelerde de ya da Fransızca konuşulan diyelim Belçika, Kanada gibi ülkelerde üretilen, Fransız edebiyatını da içine alan, aralarındaki tek bağın dil olduğu; kültürel, tarihsel ya da edebi bir bağ olmayan edebiyata verilen isim. “Fransa edebiyatı” diye bir kullanım yok. Fransızlar, edebiyatlarına “Fransız edebiyatı” demişler.

Önce “Türk edebiyatı” yerine “Türkçe edebiyat” denebilir mi, dense ne olur, ona bakalım; sonra da “Türkiye edebiyatı”na... Yukarıdaki şablonla gidersek, Türkiye içinde, Türkçe yazılan eserler “Türk edebiyatı”na dâhildir. Türkiye dışında, Türkçe yazılan eserler, örneğin Türki cumhuriyetlerde üretilenler, “Türkçe edebiyat”a dâhildir. “Türkçe edebiyat” adına ihtiyaç duyulmaması Türkiye dışındaki Türkçe eserlerin zaten Türkiye’deki yayınevlerince basılmaması ya da çok az basılmış olmasından. Türkiye dışında yazılmamış eserlere neden “Türkçe edebiyat” demeliyiz o halde?

Bu tanıma özellikle 2000’lerin başından beri ihtiyaç duyuldu. Ama tartışılmadan, yayınevleri sessiz sedasız kullanmaya başladı. “Efendim Türkçe yazan Kürt, Ermeni vb. yazarlar var.” Ama bu Fransa’da da var, Almanya’da da var, İngiltere’de de var; hem de onlarca etnik kökenden yazar var. “Hayır, buradakiler farklı, bunu siz de biliyorsunuz. Burada bir mücadele var, kendi devletini kurmak isteyen bir ulus var.”

Onlar bunu diyor, demiyorum. Onlar bu konuda hiçbir şey demiyor bana kalırsa, sessiz sedasız oluyor olan. Bu benim akıl yürütmem, farklı bir şey söyleyecek olanı dinlerim.

Bu durumda Türkçe edebiyat demekle biz, ülkenin içinde başka bir ülke olduğunu, bu ülkenin yazarlarının da Türkçe yazdığını ama Türk edebiyatı yapmadığını söylemiş oluyoruz. Akıl yürütmede sorun varsa, lütfen bildirin.

İçerideki bu ülkeyi kabul etmek, etmemek meselesi bu yazının niyetini hayli hayli aşar. Biz sadece bu akıl yürütmenin kabulü halinde neler olacak bakalım.

Öncelikle yazarların/şairler, Kürt müdür Türk müdür ya da başka bir etnik gruptan mıdır diye araştırmasını yapacağız. Onları ayrımcılığa tabii tutacağız. Ölen yazarların/şairlerin buna itiraz etme hakkı yok tabii. Bu belirlemeyi kim yapacak? Yaşar Kemal Kürt müdür? Orhan Kemal Türk müdür? Cemal Süreya Kürt müdür? 77 milletin birbirine karıştığı bu topraklarda vatandaşlık bizim için artık bir ölçüt olmaktan çıkacak, yazarları, şairleri (sinemacıları, tiyatrocuları vb) hepsini etnik kökenine göre ayırmaya başlayacağız.

Buna kim karar verecek? Türk şiirinin değil, “Türkçe şiir”in Kürt şairi olarak anılmayı Cemal Süreya ister miydi örneğin? Bunu nasıl bileceğiz? Ya da bir başkası için? Hangi hakla, biz onların nasıl anılması gerektiğine karar vereceğiz?

İkinci Yeni şairlerini birbirinden “Türkçe şiir”in şairi Kürt asıllı Cemal Süreya ve “Türk şiiri”nin şairi Türk Edip Cansever diye ayıracak mıyız?

Türkçenin büyük ustası Yaşar Kemal artık Türk edebiyatının bir yazarı değil, Türkçe edebiyatın bir yazarı mı olacak?

Yaşar Kemal’i tanıtırken şöyle mi diyeceğiz? “Türkçe roman yazan Kürt (yada Kürdistanlı???) yazar.”

Üstelik, Fransızca ya da İngilizce edebiyat derken, aslında birbiriyle ilişkisiz eserlerden ve yazarlardan bahsediliyor. Bu bir toplamdır. Afrika’da Fransızca yazılan romanı da Belçika’da Fransızca yazılan romanı da Fransa’da Fransızca yazılan romanı da kapsar. Ama Fransa’da yazılanlar dışındakiler, Fransız edebiyatına dâhil değillerdir.

Fransız edebiyatı, bizim TDK’ya benzeyen ama hem etkin hem de çok saygın olan Fransız Akademisi’nin başında olduğu bir kurumdur. Tüm ülke edebiyatları, kurumsal yapılardır (böyle mi olmalı sorusu yazının bağlamı dışındadır, olanı tarif ediyorum). Bir eser, yayınevlerinden, eleştirmenlerden, akademisyenlerden, araştırmacılardan, tanıtıcılardan, okurlardan geçerek değerlendirilir. Eserlerinin değerlendirilmesi yıllar yıllar sürmüş, takdir görmüş yazarlar ülkenin diğer yazarları ile bir kanon oluşturur. Bizim kanonda Tanpınar da Orhan Kemal de vardır; Yaşar Kemal de Yusuf Atılgan da; Nazım Hikmet de Ahmet Arif de Edip Cansever de…

Şimdi bu kanonu alacağız ve bunu Türk edebiyatı ve Türkçe edebiyat diye ayıracağız. Türkçe edebiyat dediklerimizi artık diğerleriyle ilişki içinde düşünmemiz gerekir. Türkmenistan’da üretilen herhangi bir eserle Yaşar Kemal yan yanadır artık. Orhan Kemal’le Fakir Baykurt’la, Nazım Hikmet’le en küçük bir edebi bağı yoktur. Aralarında, dil bağı dışında edebi bir bağ yoktur. Yaşar Kemal Kürtlüğünden dolayı Türk edebiyatından düşürülüp Türkçe edebiyata atılmıştır.

Ayrımcılık yapılmasın diye girişilen bir eylem, daha beter bir ayrımcılıkla sonuçlanır böylece.

Tüm bunları “Türkiye edebiyatı” altında toplayamaz mıyız? Peki Türkiye romanı, Türkiye şiiri de diyecek miyiz? Öyle görünüyor ki diyeceğiz. Bu kez de Kürt (Kürtçe ya da Kürdistan??) edebiyatı, Ermeni (Ermenice??) edebiyat(ı) vb gibi alt başlıklar açmamız gerekecek. Çünkü Türkiye edebiyatı, benim anladığım doğruysa eğer, sadece Türkçe eserleri değil, Kürtçe, Ermenice eserleri de kapsayacak.

O halde şöyle diyeceğiz.

Yaşar Kemal: Türkiye romancısı. Türkçe yazan Kürt?/Kürtçe?/ Kürdistan(lı)? edebiyatçı(sı).
Mehmet Uzun: Türkiye romancısı. Kürtçe yazan Kürt?/Kürtçe?/ Kürdistan(lı)? edebiyatçı(sı).
Ahmet Arif: Türkiye şairi. Türkçe yazan Kürt?/Kürtçe?/ Kürdistan(lı)? edebiyatçı(sı)
Cemal Süreya: Türkiye şairi. Türkçe yazan Kürt?/Kürtçe?/ Kürdistan(lı)? edebiyatçı(sı)
Türkiye romanı, şiiri, çok genel bir tanım olduğundan, yani eser Türkçe mi, Kürtçe mi, Ermenice mi yazılmış belirtmediğinden bunu zorunlu olarak belirteceğiz. Ve yine dönüp dolaşıp yazarın etnik kimliğine dokunacağız.

Ayrıca, diyelim 8 ayrı dilde Türkiye’de edebiyat üretiliyor ve biz buna “Türkiye edebiyatı” diyoruz, bu edebiyatı kim nasıl değerlendirecek? Türkiye dillerine ve edebiyatlarına yaptıkları katkı nasıl belirlenecek? Yeniden bu edebiyatlar Türk (çe) / Kürt (çe)/Ermeni (ce) vb. olarak ayrılacak. Toplamına Türkiye edebiyatı denecek. Peki bu durumda Türk ve Türkçe edebiyat sorunundaki çatışma çözüme ulaşacak mı? Bir edebiyat öncelikle dil birliğini gerektirir, bu zorunludur. Türkiye edebiyatı bu dil birliğini sağlamaz. Edebi değerine ise edebiyat kurumları karar verir. Bu toplama edebiyat, nasıl değerlendirilecek?

Önerim, bırakın Türk edebiyatı, tüm ilişkileriyle, kanonuyla yerli yerinde dursun. Ahmet Arif’i Nazım’dan, Edip Cansever’i Cemal Süreya’dan ayırmayalım. Türkiye’de Türkçe yazılmış eserlerde hiçbir yazarın etnik kimliğinin altını çizmeye, onları kanondan dışlamaya gerek yok. Kürtler de kendi edebiyatlarını kendi dillerinde üretsin. O edebiyata ne isim vereceklerine de kendileri karar versin. Biz de çevirileri okuyup mutlu olalım.

Bu arada, yayınevlerinden eğer “Türkçe edebiyat” diyorlarsa Fransızca, Rusça, İngilizce, Kürtçe, Ermenice edebiyat demelerini de beklemek ya da bu ayrımların hakkıyla yapılmasını, tartışmaya açılmasını talep etmek en doğal hakkımızdır. Sadece Türkçe edebiyat, şiir, roman deyip; diğerlerini ulus isimleriyle kullanmak adil ve tutarlı değildir. Çok ciddi bir ayrımcılıktır.

Ayşe Güren
GERCEKEDEBİYAT.COM
Konuyla ilgili Metin Erksan'ın yazısı:
“Türk” yazar ve “Türkiyeli” yazar! / Metin Erksan