Bu yayın evine birisi dur desin...

Bu yayın evine birisi dur desin...

14 Nisan 2018 - 2649 kez okundu.

Aslı Tohumcu'nun Durmadan Leyla romanı İletişim Yayınlarınca yayınlandı.  

Tanıtım metnini ve romanın ilk sayfalarını okuyunca İletişim Yayınları yöneticilerine Türk Edebiyatına zorla yazar kazandırma hasletinden vaz geçmelerini önerme zamanı artık geldi diye düşündük.  

Tamam kapitalizmde yaşıyoruz ama insanlık erdemlerini bu kötü dönemde sürdüremezsek gelecek kuşaklara gidecek damarı da kurutmuş oluruz. Bu nedenle tıpkı tüm sanat yapıtlarında olması gerektiği gibi edebiyat yayıncılığı yalnızca para kazanmaya indirgenemez. 
Büyük edebiyat yayınevleri sorumlu davranır; önce ence edebiyata saygı duyar. Edebiyatın sınırları yoktur, ama edebiyat olmasını sağlayacak niteliklerinden taviz ver(e)mez; bu durumda gemide herkes batar.

Edebiyat yayınevleri okura, yazara, eleştirmene, tarihe, içinde bulunduğu, temsil ettiği kültüre, insanlık birikimine saygı duyar. Her kitabıyla bir önceki estetik etik düzeyin üstüne çıkmayı hedefler. Bu küçük dikkatle kazanacağı itibarla çok daha büyük paralar kazanabilir.

Gaston Gallimard böyle yapmıştı. 100 yıllık Gallimard yayınevi Fransa'nın edebiyat/kültür tarihidir bu nedenle.

İletişim Yayınlarının sanki Türk diline düşmanmış gibi özensizliğine, kültürüne, edebiyatına, tarihine ait tüm birikimleri tarümar eden yayınlarına, Türkiye ve dünya gerçeklerinin ortasında nasıl yanlış bir hayat sürdüğüne çok tanık olduk. (Belki de bu "yanlış hayat"ın sonucu bu yayınları.)

Yayınevi ayakta dursun nasıl durursa dursun anlayışıyla her türlü haltı yayınlamak evla mıdır? Edebiyatın insanın insanlaşma mücadelesindeki rolünü yok sayan yayıncılık anlayışıyla lisede kompozisyonda 5 alamayacak metinleri durmadan yayınlamak ne derece doğrudur?

Sanki Enver Ercan'ın bastığı şiir kitaplarının arkasındaki komik yazılar geri geldi, sanki Ot, Fil, Deve dergilerinin artık bir yayınevi var!

Türk Edebiyatıyla alay eden düzeysizliğin boyutunu, aklı fikri cinsel organlarında kahramanların varlığına itirazla ya da cinsel içerikli kaba tanımlarla ölçmüyoruz. Hayır orayı geçtik; derdimiz KPSS ya da AÖ sınavlarında "hangisi doğru kurulmuş" diye sorulsa, tek bir cümle için doğru yanıtın verilemeyecek olması!

Türkçe cümle kurmadan yazar olunabilir mi? - Ya da herkes yazar olabilir mi?-

Bu sorunun yanıtını aşağıdaki metinleri okuyan sizlere bırakıyoruz:

“Tanga da giyerim, paçalı don da. İster alırım kılımı tüyümü, ister uzatırım. İster şortla dolanırım, ister açarım dekoltemi. Sormam kimseye!” dedi ikinci kadehi kafasına dikmeden önce. “İster otururum evimde, istersem çıkarım dışarı dilediğim saatte.”

Kurt gibi acıkmış libidolar ve durup durup çoğalan arzular, affedersiniz ama, çeke sündüre aşklar… Eros, dünyayı izliyor, hınzır ve güzel, dilinde göğe uzanan çiller.

Durmadan Leyla, yarım kafiyeli, hafif terbiyesiz ve kırık bir fars. İsmi lazım değil bir dişinin seyrü sefer zamanları. Sarmaş salaş uyuyan ve uyanan kahkaha.

Aslı Tohumcu, yol üstündeki erkek sürülerini, ahlâkın hımhımlarını tuhaf bir rüyayı anlatır gibi anlatıyor.

(Tanıtım metni)


***

(...) Her malın ve amın bir alıcısı olduğunu bilse dahi, aşkta ve hayatta şekle şemale her zaman önem veren bir tanrı olagelmişti. Ne var ki Zeus’un kendisine tebaa diye tahsis ettiği yeryüzündeki eblehler sürüsü, âşık olmayı tek gecelik iliş- kilere ya da evlilik denen, aşkı da cinselliği de öldüren şeye tercih etmeye başladığından beri attığı okların, attığı lafın gelişi tabii çünkü o da bütün tanrılar gibi ayak işlerini hizmetkârlarına yaptırıyordu, işte epey zamandır attırdığı aşk oklarının geri sekmesinden mustaripti(...)“Ben şikâyetten bıktım, idare dinlemekten bıkmadı. Apollon denen herifin sanattan bir gıdım anladığı yok, neden tutarsın onu hâlâ orada! Neden diyorum, neden! Diyorum hep, var bunun bir yerlerde bir tanıdığı. Hayır yani, asırlar kere asırlardır yapıyor bu işi, biraz geliştir kendini, değil mi ama! Beni şöyle atletik ve kıvrak, aleti ok gibi ve yeterince erkeksi resmettirmek bu kadar mı zor! Kaldırın şunları, görmesin gözüm!”

 ***
Bıkkınlıkla, “Hay, Apollon’un ağzına sıçayım!” diye bağırırken günlük taze süte girip çıkmaktan neredeyse saydamlaşmış ve teni incelmiş incelmiş de kopacakmış gibi görünen bedenini geriye, yatağa doğru bıraktı. Bedeni, her renkten parlak ipek yastığın altında kaybolmuş yatağına yumuşak iniş yaparken havaya fırlattığı kartlar da pamuk helva rengi zeminden taş çatlasa yarım metre yukarıda, havada dağınık bir şekilde asılı kaldı. Aynı anda milyonlarca kısık sesli iç çekiş duyuldu. 


(Kitabın ilk iki sayfasından alıntı)

EDEBUDSMAN