Bora Abdo’nun Öteki Kışın Kitabı'nın eleştirisi / Mehmet Aslan

Bora Abdo’nun Öteki Kışın Kitabı'nın eleştirisi / Mehmet Aslan

24 Eylül 2018 - 2565 kez okundu.

 

Bora Abdo’nun Öteki Kışın Kitabı-Karakış Üçlemesi I* öykü kitabına çalıştım... Aşağıdaki eleştirimde görüleceği gibi, ne Bora Abdo iyi bir yazar, ne de öyküleri güzel öyküler... Buna karşın, Hikmet Altınkaynak, Metin Celal, Cemil Kavukçu, Osman Şahin, Celal Üster’den oluşan seçici kurul, 2013 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü, Bora Abdo’nun bu kitabındaki öykülere verdiler...

Seçici kurul, bu öyküleri nasıl okudu, neye göre değerlendirdi, bilemiyorum... Ben, estetik ölçütlere göre değerlendirdim, Bora Abdo’nun öykülerini... Böyle olunca, onlardan farklı bir sonuç çıktı ortaya...

           

DİLİ ANLATIMI

Bir yazar, estetik düzlemde, gerçekliği daha iyi yansıtan bir dil kullandığında, yeni, özgün bir şey yapmış sayılır... Bora Abdo’nun diline, anlatımına baktığımızda, bu yönde bir yeniliği, özgünlüğü bulamıyoruz. Onun dili, anlatımı gerçekliği dile getirmeyen, belirsizliği öne çıkartan kötü bir dil, kötü bir anlatım...

Bora Abdo’nun kötü dilini, kötü anlatımını salt söylemekle yetinmeden, öykülerinden alıntılarla göstermeye çalışacağım...

İlk alıntı “ay gitti ninnisi” adlı öyküden...

“Sol gözüme, kusacağım, sol yanağıma, sol kaşımdaki derin yara izine, ağrı, diş, çürük, kesik, kablosu yeşildi, kilidi kırık, on yıl önce, kaba telefon, zırrr, ile sol gözüm ve dahası, ve dahası ile başım, saçımın, dahası dişim, yarık, ile damağımın, dilimdeki yarıkla avucumdaki iz, dahası çaldı uzun uzun, küt küt, bam bam, duymuyorum ile, zırrr, zırrr, on yıl öncesinde, tak tak, sehpanın üzerinde ve dantelin ve beyaz ile dahası ile, yeşilin, ki ile büyük ahşap vitrinin desenli camlarından görmüştüm, ışığı az, eğer anlıyorum, yansıyordu, ki kusacağım, ki gökyüzünün, ve ayılırsam unutacağım, aynanın nasıl oluyor, nasıldım, ki danteli kesiyorum, ve küt küt, o tuhaf koku yeniden tütüyormuş, telefonda, cızırtılı, elim gitmiyor, sanmadım, durdu o, oradaydım ve baktı bana, gördüm ve o zaman, ve alnında, ve kırmızıymış, yoksa nezle, yoksa hasta, ancak şimdi söylemedim ki onu, hem hiç söyleyemeden ulan üstelik, hem yapma, ağzım ile ve, ve konuşmak, ile dilimin tadı, hem acı, ile elim ki ağır, ve aksak, dahası ulan, ki ulan, alnındaki sivilceyi it gibi ile, ulan, söylemiyorsun, ışıkları kapalı odalar, hatırlıyorum, demeliyim, hiç ve demeliyim ki, ulan dedim, ulan güzelliğine hiç, dahası, yok diyorum zararı hiç, hem güzelliğine hatta, ulan daha güzel olmuşsundur belki dedim, bence yalnız öyle, üstelik ah, üstelik anla ulan, çok güzelsin meğer demeliyim, demeliyim ki çok, hayır, ve telefon, ile rakı kadehi boş, kusacağım, bulanıyorum, demeliyim seni ve kendimizi çok seviyorum, anlıyordum bizi ben, ulan, onunla, onunla, çalmasa zırrr, aramasaydı biri sanki, hiç ya da ve ile bilemezdim ki, ya da, yapma, ulan, ah, yani seni meğer çok seviyorum eğer. (...)”    

Görüyorsunuz... Bora Abdo, bilinçli bilgisizliğiyle Türkçenin yapısını bozuyor... Oysa bir yazarın görevi, ana dilini geliştirmek, anlam boyutunu genişletmektir... Belli ki, böyle bir sorunu yok ödüllü yazarımızın... 

Türkçeyi geliştirebilecek bir yetkinliği bulunmayan ödüllü yazarımız, dili bozarken kendince yeni buluşlar denemiş... Noktalama işaretlerini ya gereğinden fazla kullanmış, ya da hiç kullanmamış... Tümceleri, yukarıdaki alıntıda gördüğümüz gibi, ya gereğinden fazla uzun, ya da şimdi göreceğimiz gibi, kısa...

“Gece. Künyesi açık. Taşsı. Karanlık ve sıcak. Soğusa. Birden yıldızları dökülür. Ay’ı dökülür. Sokağı. Köprüsü. Balığı. İri sesleri. Mevsimsiz. Birbirini izler boğucu telaşlar. Sürgit. Havanın teri. Ayın buzu. Gecelerden bir gece. (...)”

“bela evi” öyküsü böyle başlar... Yazarımız, her sözcüğün sonuna nokta koyarak “yeni”, “özgün” bir anlatım bulmuş anlaşılan... Ama en büyük “yeniliği”, “özgünlüğü”, “ay gitti ninnisi” adlı öyküsünde buluruz... Bu öyküde, noktalama işaretlerinin kullanılmadığı atmış yedi (67) satır uzunluğunda bir tümce buluruz... Bu “özgün yenilik”ten tadımlık olarak birkaç satırı okuyalım şimdi:

“(...) ve adamın ve nasıl seviştiği ile nasıl oranı buranı okşadığını ve bütün bu olanları ile dahası bütün arkadaşlarına nasıl ballandırarak anlatacağını ve hangi kelimelerle bunu başaracağını düşüneceksin ben ve bu soysuzluklardan nefret ettiğimin binde biri kadar yine de adam göt oğlanı çok kandıracak seni ve ile bu adamla bir otel odasında ne işin var dinlediği yabancı müziklerle ve yabancı filmlerle seni çok kandıracak bense çok korkacağım elini bile tutmayacak bak göreceksin dedim direk işte çırılçıplak kalacaksınız yatakta Allah’ın belası o işte şeyleri yapacaksınız sıra dışılığından bahsedecek uzun uzun seni öpecek Allah belanı vermesin senin bak vermemiş zaten diyeceğim o zaman sen de o zaman sen de adam gibi gelip yanıma konuşsaydın diyeceksin ben o zaman ben babamı öldürdükten beri hiç doğru düzgün konuşmadım dedim kulağımın arkasına sakladım bildiğim harfleri e o zaman mal gibi bakarsın dedin kustum sonra (...)”

Bora Abdo’nun dilinde, konu içinde her hangi bir anlama bürünmeyen, anlamsız, sahte tümceler var. İşte birkaç örnek:

“Benliğinin haritası ölçeksiz. Nasırlı parmaklarının kenarları çizgi çizgi, kare, küp küp.” (s.16)

“Yüzümü kustum avucuma. (...) Bir kez olsun avucumu öpmedim. Avucumun içine kustuğum yüzümü.” (s.19)

“O gece laçin saç diplerimize yağdı.” (s.23)

“Köpekler hep yağdanlıktır zaten fırtınası,(...) kardan kediler kısırlaştırılamaz fırtınası, (...)” gibi, uyduruk “fırtına” adları... (s.23)

“Başı, saçlarından sancılı.”, “Karnında kemiksiz ağrı.”, “Kayıkçının uykulu gözü kanını döküyor göğsüne.” (s.52)

“Yangın yanmış.”, “Ölü ölmüş.”, “Ağzımı kıpkırmızı kapadım. Kulaklarım ip, karnım o kırılgan yelkovan tortusunun izinde.” (s.83)

Bora Abdo’nun anlatımında hiçbir şey usa (akla) uygun değil...

Örneğin “yelkovan” adlı öyküsünde; “Gözlüğü kördü.” diyor, kör olan gözlük! “Dumanı kötürümdü.” Diyor, kötürüm olan duman! “Ahır üşüdü.” diyor, üşüyen ahır!

“romina” adlı öyküsünde; “Camları sildim üçüncü sayfa haberleriyle”

Üçüncü sayfa haberlerinin olduğu gazete kâğıdıyla değil, “üçüncü sayfa haberleriyle” camları sildiriyor yazarımız...

Gerçekçi yazarların kullandığı kavramlar nesneye uygundur... Bora Abdo’nun öykülerinde ise, kavramlar nesneye uygun değil... Gelişigüzel kullanılmış...

“Beyaz. Kirli. Yorgun, aşınmış, deneyimli seccadesini kaldırıyordu kim olduğunu anımsamak istemediğim ihtiyar bir kadın.” (s.15)

Bir “seccade”; beyaz, kirli, aşınmış olabilir ama yorgun, deneyimli olmaz... Bu kavramlar, yaşlı kadın için denseydi, sorun olmazdı, nesneye uygun olurdu...

“Kar, perçem gibi yağıyordu saçlarına. Kalın kalın yağıyordu. İltihaplı. Ağır, sulu.” (s.51)

Perçem, saç tutamı... Saç ince olur. Sonrasında, “Kalın kalın” demek, uygun olmamış. Ayrıca, karın yağışı için, ağırlık anlamındaki “Ağır” kavramı uygun düşmemiş. Yavaş yavaş anlamını veren, ağır ağır denseydi, kar nesnesine daha uygun olurdu... “İltihaplı.” Kavramını belirtmeye gerek yok bile...  

Bora Abdo’nun dili, anlatımı kapitalist düzene dokunmayan, kapitalist düzeni gizleyen, perdeleyen bir dil, anlatım...

Bora Abdo’nun ne dili, ne de anlatımı tad vermiyor... İnsanın bilincini bulanıklaştıran, “kusma” duygusu uyandıran bir dili, anlatımı var...

İşin ilginç yanı, tüm bu eksikliklerine karşın, ödül avcısı yazarımızın en çok övülen yönü, ne yazık ki diliyle anlatımıdır... Bu övgülere kitabın sonunda, bir “EK”le yer verilmiş...

Cemil Kavukçu’ya göre “(...) Abdo, öykünün bir dil işçiliği olduğunu bildiği kadar içtenliğin öneminin de farkında. Anlatımını zenginleştiren şiirsel bir dili var; aradaki mesafeyi çok iyi koruyarak imgelerin altında ezilmiyor. Yapaylıktan ve özentiden koruyor dilini. (...) Eylemsiz tümce kuruyor örneğin; bir sıfatın, tamlamanın ya da sözcüğün sonuna nokta koyup onu tümceye dönüştürüyor. Tek sözcüklü tümcelerin peş peşe sıralanması bir bateri solo etkisi bırakırken, birden alışılmış tümce yapısına dönüyor. Böylece kıvrak, okurunu tetikte tutan kendine özgü bir dil yaratıyor. Konfetiler gibi sayfaları kaplayan sözcüklerin altında derin, iz bırakan, insana dair öyküler yatıyor. (...)”

Faruk Duman’a göre “(...) Bora Abdo, başlı başına her biri aynı zamanda ‘kısa film buluşu’ da sayılabilecek söz öbekleriyle, güçlü imgelerle yazıyor öykülerini. (...)”

Aykut Ertuğrul’a göre Bora Abdo, öykülerini “(...) şiirsel, kuvvetli, (...) etkileyici bir dille anlatıyor.”

Celal Üstel’e göre Bora Abdo’nun “(...) dil duyarlığı onu daha ilk kitabında kendine özgü bir üsluba, öykü diline taşımıştı. (...)”

Celal Üstel'in yazısında, Semih Gümüş’ün bakışını da okuruz... Semih Gümüş’e göre, kendine özgü bir dili varmış, Bora Abdo’nun...

Kadir Yüksel’e göre “(...)Kısa cümlelerle kurulan dilsel yapı, sözcüklerin anlamlarındaki zenginliği daha bir öne çıkarıyor. Sözcük seçimi görselliği zorluyor, ritim duygusu veriyor.(...) Bazı şiirleri sesli okumak gereksinimi duyulur ya, Bora Abdo’nun öykülerini okurken bu gereksinimi duydum. Sesli okudum öyküleri. Öyküdeki ritim daha bir öne çıktı, büyüdü sözcükler, öyküyü kanatlandırdı.(...) Günlük yaşamımız içinden ayrıntıları sözcüklerin büyüsüyle çiziyor Bora Abdo. (...)”

Böyle bir yazara, böyle eleştirmenler...

Bora Abdo’nun dili, yüzyıllar boyunca Türkçenin yetkinleşmesi, derinleşmesi, gelişmesi için çaba gösteren, emek veren şairlare, yazarlara, eleştirmenlere, dilcilere... hakarettir... Böyle bir dilin ödüllendirilmesi, övülmesi bu hakaretin taçlandırılmasıdır. Bu ödülleri verenler, övgü dizenler, onlar adına utanmalıdır...   

           

KONULARI

Gerçekçi yazarları okuduğumuzda, öykülerinde insani bir sorunu işlediklerini görürüz... Bu açıdan Bora Abdo’nun öykülerini değerlendirdiğimizde, insani bir sorun göremiyoruz. Belli ki, insani bir sorunu yok yazarımızın...

Zorlama yorumlarla bir konu çıksa bile, tırıl diyebileceğimiz konular bunlar...

           

KARAKTERLER

Bora Abdo, karakter yaratmayı başaramamış... Karakter yaratabilseydi, yazdığı öykülerde kendi yazgısını yaşardı bu karakterler. Bunu başaramadığından, yazarın isterlerine uygun konuşan, eyleyen kukla “karakter”ler çıkmış ortaya... Toplumdan kopuk, kendi bireyselliklerini oluşturamamış “karakter”ler...

Bora Abdo’nun öykülerindeki kişiler, silik, cansız... Psikolojik yönden sorunlu... Duygusuz, şizofren... 

           

NESNELERİN BİRLİĞİ

Bora Abdo’nun öykülerinde, nesnelerin birliği yok... Var olan nesnelerin çoğu işlevsiz, gelişigüzel serpiştirilmiş... Oysa nesneler, ilkin işlevli olmalı, bize bir şeyi göstermeli... Öykünün bütününde estetik bir biçimle düzenlenmeli... Konuyu açımlamalı, daha anlaşılır kılmalı... Öyküye boyut kazandırmalı...

Bu nitelikler yok, yazarımızın öykülerindeki nesnelerde...

Örneğin; “bela evi” öyküsünde; “karanlığın”, “sıcaklığın”, “kırık bardakların”, “duvardaki resmin”, “kar”ın... işlevi yok... Nedensiz yere yazmış yazarımız.

“laçin” öyküsünden... “Kar tipiyle gözümüze giriyor. Kaybettik, az önce önümüzdeydi. Gördük. Kamikazenin yanında şimdi. Portal bir kedi kışın son yokluğuna yumuyor gözlerini. Tekir. Yaşlı. Gözdağı veriyor yine de köpeklere. Tekliyor. Zehirliyor içindeki sütü, peyniri. Söndürüyor sobasını, atıyor minderlerini.”

Kedi, süt, peynir, soba... Öykünün akışı içinde, konuyla herhangi bir ilgisi olmayan nesneler... İşlevsiz... Anlamsız... Neden gündeme geliyor, belirsiz...

“onuncu” öyküsündeki “cüzdan” nesnesi... “Cüzdanını yokladı, arka cebinde, tamam.” (s.29) “(...) hesabı getirdi. Yetmedi cebindeki para.” (s.32)

Bu durumda “cüzdan” nesnesi işlevsizdir... Oysa cüzdanı yokladığı zaman, içine bakıp ne kadar parası olduğunu görüp, hesabı öderken cüzdandaki paranın yetmeyeceğini anlasaydı, işlevli olurdu “cüzdan”.

Aynı öyküde, anlatıcı, hiç gereği yokken; “Sol başparmağı niye eksik bu garsonun?” diye sorar. Garsonun “Sol başparmağı”nın eksikliği öyküde bir etki yaratsaydı ve ya bize bir şey gösterseydi işlevli olurdu... 

“denizin elbisesi” öyküsünde; “şemsiye”, “duvara çizdiği şekiller”, “ gözler”, “bebek”, “ezan sesi”, “dişi köpek”... İşlevsiz nesneler...

“şişli’deki ev” öyküsünde; “altın bilezikler”, “maydanoz”, “yağmurun yağması”, “çiçek vermeyen bitki”... İşlevsiz nesneler...

Uyduruk “fırtına” adları, tarihler... İşlevsiz... 

         

           
Doğan Hızlan bir cinayet daha işlerken: Sait Faik ödülünü veriyor!


NEDENSELLİK

Bir yapıtı (öyküyü) güzel, gerçekçi kılan nedensel ilişkilerin sağlıklı bir biçimde sıkı örülmesidir... Eli kalem tutan herkesin güzel, gerçekçi öykü yazamayışlarının bir nedeni de budur... Tekil de Bora Abdo’nun, genel de post-modern karşı gerçekçi yazarların güzel, gerçekçi öykü yazamayışları, nedensel ilişkileri sağlıklı, sıkı kuramayışlarındandır...

Bora Abdo’nun öykülerinde nedensellik yok... Öykülerin akışı içinde söylenen pek çok şeyin, anlatılan konuyla, konunun akışıyla herhangi bir nedenselliği yok...

“lâçin” öyküsünde, Lâçin, durup dururken, “Ben ölmek istiyorum.” der... Anlatıcı iki arkadaş, “Biz de seninle ölürüz.” derler... Şimdi, Lâçin neden ölmek ister... İki arkadaş neden onunla ölmek istiyor... Bu kişileri, ölüme iten bireysel, toplumsal nedenler ne, belirsiz... Anlatıcının karısı neden “intihar” etmiş, belirsiz...

Bir insanın “intihar”a kalkışması ne yaşamda ne de öyküde kolay değildir... Özellikle öyküde karakter, karakterler “intihar” edecekse, o karakteri, karakterleri “intihar”a sürükleyen bireysel, toplumsal nedenler gösterilmelidir...

Bora Abdo’nun öykülerinin çoğunda; intihar, öldürme, ölüm var... Buna karşın, intiharların, öldürmelerin, ölümlerin bireysel, toplumsal nedenlerini göremiyoruz... “Ben ölmek istiyorum.” “Biz de seninle ölmek istiyoruz.” deyip, geçmiş yazarımız...

“sadece o biliyor” öyküsünden... “Trigliserit, sekiz yüz altmış. Kolesterol, dört yüz seksen. Boy bir atmış beş. Kilo, seksen dört. Yaş, kırk üç. Kadın. (...)” Yazarın kadını anlatırken, “Trigliserit” ile “Kolesterol”u gündeme getirmesinin bir nedenselliği yok öyküde...

“yelkovan” öyküsünden... “İki adam bindi faytona. O gün. Ağırdılar. Bir tefeciydi. Her gün levrek yerdi.” Adamın her gün levrek yemesinin bir nedenselliği yok öyküde.

“deniz’in elbisesi” öyküsünde, adam, “ölmüş” annesine bir “elbise” örüyor... Neden ördüğünü bilemiyoruz...

“şişli’deki ev” öyküsünde, “ihtiyar kadın”, anlatıcı kişiye, “Anneni öldürdüm’ diyor, ‘kestim karnını. (...) Git bak, evde şimdi.” “İhtiyar kadın”ın anlatıcının annesini öldürmesinin her hangi bir nedenselliği yok öyküde...

“kardan kadın” öyküsünde, yağmurun yağması ile konu arasında her hangi bir nedensellik yok... Yağmurun yağması fon gibi duruyor öyküde...

Aynı öyküde, Selma ile kocasının üstüne kuma olarak getirdiği Nisa arasında lezbiyen ilişki vardır... Bu ilişki nasıl başladı... Nasıl gelişti... Bu süreçte, bu iki kadının yaşadığı duyguyu, çatışkıyı sıkı bir nedensellikle anlatması gerekirdi yazarın... Belli ki, bunu örecek yetkinliği yok yazarımızın... “Yanıma yaklaştı, dudaklarımdan öpmeye başladı.” demekle yetiniyor...

Bora Abdo’nun öykülerinde “karakterler” nedensiz yere “boyuna kusuyor”lar...

İhtiyar kadın, “(...) başörtüsünü düzeltip eğildi. Kustu. (...) Bir daha kustu.” (s.59)

“Kustum. Genzim yandı.” (s.80)

“yanımda oturan çocuk (...) boyuna kusuyordu.” (s.81)

“Kustum. Ağladım.” (s.91)

“Baban ciğerlerini kusmadan önceydi sabahın beşinde.” (s.94)

“ki kusacağım”, “Kusacağım”, “Sol gözüme kusacağım.” (s.105)

“kusacağım.” “kusacağım.” (s.107)

           

ÖRGE

Bir olayın ya da birçok olayın, nedensel ilişkiler gözetilerek örülmesine örge denir... Yapıttaki konuşmalar, eylemler örgeden çıkmalıdır...

Bora Abdo, ele aldığı konuları, olayları nedensel ilişkiler içinde örmeyi başaramamış... Karakterlerin konuşmaları, eylemleri örgeden çıkmıyor...

Bir öyküde, konuyla ilişiği olmayan öğeler (nesneler) olmamalı... Yazar, örgeyle bu konu dışı öğeleri (nesneleri), konunun dışında tutar...

Bora Abdo’nun öykülerinde olaylar sağlıklı bir biçimde örülmediği için, konuyla ilişiği olmayan öğeler (nesneler) çok...

Bir olayı örmeyi başaramayan ödüllü yazarımız, “deniz’in elbisesi” öyküsünde, örgü örmeyi bilmeyenlere, uzun uzun örgü tarifi yapar...

“İp, iki yüz gram, Şiş, dört buçuk numara, yaş, altı aylık

Elbiseye 44 ilmikle yakadan başlayın. 2 sıra haraşo üzerine 2 ilmeği toplayın, 1 dolayın, 2 ilmeği toplayın, 1 dolayarak, 1 sıra delik örgü örün. (...) 4. sırada arka ortasında 3 ilmeği haraşo, 4 ilmek düz örün. (...) 1 dolayın, 1 düz, 1 dolayın, 8 ilmek haraşo örün, 1 dolayın, 1 düz, 1 dolayın, 10 ilmek düz örün. (...) 1 dolayın, 1 düz 1 dolayın, 8 ilmek haraşo örün, 1 dolayın, 1 düz, 1 dolayın, 4 ilmek düz, 3 ilmek haraşo örün. (...) Her sırada bir düz, ilmeklerin sağından ve solundan 1’er dolayarak artırın. Kolu haraşo örün, diğer ön ve arkayı düz örgü devam edin.(...)”

Örgü tarifini, elimden geldiğince dikkat ederek alıntıladım... Kazara bir ilmek yanlış yazarsam, öreceğiniz örgünün bozuk çıkmasından korkarım...

 

İTKİ

Gerçekçi yapıtlarda karakterler, örgenin sağladığı itkiye göre hareket eder...

Bora Abdo’nun öykülerinde, örge sağlıklı kurulamadığı için, “karakterlerin” eylemleri yapmacıktır...

 

SÖYLÜYOR GÖSTERMİYOR

Bora Abdo, söylemekle yetiniyor, göstermiyor...

“bela evi” öyküsünden... “Kar, geri çekildi. Çocuklarım oldu. Kırık kalpliydiler. Eksiktiler biraz. Küçüğü pek gülmüyordu. Konuşamıyordu. Biliyordum. Ne çabuk evlendim. Buğusuzluk. Veli toplantısına gittim. Sıralara sığmaya çalıştım. Dinledim herkesi. Güldüm yerli yersiz. Hiç olmak istemediğim yerlerdeydim. Saksı gibi. Bir kar düşündüm hep. (...) Kermeslere katıldım. Kek, börek sattım. Makyaj yaptım. Saçlarıma röfle yaptırdım. Tarazlandım. Manikür, pedikür. Kitap okudum. Şiir ezberledim. Kimseye okumadım. (...) Yemekler hazırladım. (...) Rakı içtim. Karakollar kurdum. Filmler seyrettim. Duvarlarımı sağdım. (...) Kendi kendime konuştum. Çocukluğumun diliyle. Böyle yaşlandım. Yüzümü kustum avucuma. (...)”

Görüyorsunuz, hep söylüyor Bora Abdo...

Sayın Bora Abdo; “çocuklarım oldu”, deme, çocuklarının olduğunu göster, biz görelim... “gülmüyordu. Konuşamıyordu”, deme, gülmediğini, konuşamadığını göster, biz görelim... “Dinledim”, “Güldüm”, “düşündüm”, “Kitap okudum.” “Rakı içtim.” “Filmler seyrettim.” deme, göster, okur görsün...

Yazarlık, söylemekle değil, göstermekle başlar...

 

DEĞER YÖNLENDİRME

Bora Abdo’nun öykülerinde, ölüme, öldürmeye, intihara dönük bir değer yönlendirme var... Ölümün, öldürmenin, intiharın olmadığı bir öyküsü yok gibi... 

Burada sorun, ölümün, öldürmenin, intiharın anlatılması değildir... Sorun, bu durumlar karşısında takınılan duyarsız tutumdur... Ne yazarın anlatımında, ne de “karakterler”inde; ölüm, öldürme, intihar karşısında herhangi bir insani tepki, insani duygu görmeyiz... Ne bir heyecan, ne bir korku, ne bir acıma, ne bir pişmanlık... Neredeyse olumlanır ölüm, öldürme, intihar...

Örneğin, “kardan kadın” öyküsünde, Selma, Nisa’yı üstüne kuma getirdi diye, kocası Yusuf’u boğarak öldürür... Bu ölüm karşısında, ne Selma ne de yeni gelin Nisa etkilenmez...  

Bir örnek de “lâçin” öyküsünden... İki arkadaş, Lâçin’le birlikteler... Lâçin; “Ben ölmek istiyorum.” der. İki arkadaş; “Biz de seninle ölürüz.” derler. “Gece on birde Kabataş’tan vapura binip Büyükada’ya indik. (...) Lokantanın önünden üç tane hasır tabure aldık. Ödünç. (...) Kinseler yoktu. İpleri çıkarıp bağladık. Lâçin’i ortamıza aldık. Taburesine arkadaşım tekme attı. Ben de onunkini düşürdüm değneğimle. Sonrasını yapamadım. Biliyordum. Cebimden jileti çıkarıp bileklerimi kestim.

Karım kendini sıvası dökük bir duvardaki çiviye, yeşil boyalı bir anahtar gibi astıktan çok sonraydı.”

“zil” öyküsünden... “(...) Anne? Nasıl ölmüş?

“Yalan atma orospu, sen hiç sevmezdin o köpeği.”

“Anne? Nasıl ölmüş?”

“Ne ölmesi kızım. Ölemiyor, görmüyor musun? Ölemiyor. Tabutunu görebileceği bir yere koyalım.”

“Parmakları titriyor anne. Can çekişiyor.”

“Köpek!”

“Anne ölüyor, kan kustu, tavana bakıyor.”

“Gidelim kızım, biz varız diye ölemiyor.”

 

İNTİHAR ÖLÜM ÖLDÜRME

Bora Abdo’nun öykülerinde, ölümün, öldürmenin, intiharın olmadığı öykü azdır, demiştim... Şimdi, bunun dökümünü göstermek istiyorum size...

“bela evi” öyküsünde ölüm, öldürme:

“lâçin” öyküsünde; intihar, ölüm...

“yelkovan” öyküsünde; öldürme, ölüm...

“deniz’in elbisesi” öyküsünde; intihar girişimi...

“şişli’deki ev” öyküsünde; öldürme, intihar etme düşüncesi...

“köpek” öyküsünde; sadistçe öldürme...

“kardan kadın” öyküsünde; boğarak öldürme...

“kuyu” öyküsünde; intihar, ölüm, öldürme...

“zil” öyküsünde; ölü, ölüm, öldürme...

“ay gitti ninnisi” öyküsünde; öldürme istemi, ölüm, öldürme, intihar girişimi...

“sümbültebersiz” öyküsünde; intihar...  

           

ZAMAN UZAM

Gerçekçi yazarların öykülerinde, uzam-insan ilişkisi vardır... Uzamın, özellikle öznel uzamın anlatımıyla karakterlerin iç dünyalarını görürüz... Öykü boyut kazanır, uzam-insan ilişkisiyle...

Bora Abdo’nun öykülerinde, uzam-insan ilişkisi yok... Onun öykülerinde uzam da, zaman da belirsizdir... Zaman akmaz, durağandır, Bora Abdo’nun öykülerinde...

           

İZLEK

Bora Abdo’nun insani bir sorunu yok, demiştim... Öykülerinin izleği yok bundan ötürü...

 

*Bora Abdo, Öteki Kışın Kitabı-Karakış Üçlemesi I, Doğan Kitap, Eylül 2012, İstanbul

 Bu yazı, editörlüğünü Berrin Taş'ın yaptığı, Cengiz Gündoğdu'nun 75. Yaşına Armağan, Kaç İnsanı Yaşadım (İnsancıl Yayınları, 2018) adlı kitapta yayınlandı…


Mehmet Aslan
GERCEKEDEBİYAT.COM