Bir Şairin Yanıtı / Selçuk Ülger

Bir Şairin Yanıtı / Selçuk Ülger

27 Eylül 2018 - 7347 kez okundu.

                                    

Canım Ağabeyim,  Frankfurt, Güzün son günleri...     

                                                                      

                                         ''Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı

Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi...''

Bu sabah Macar müşterilerimi taksimle havalimanından alıp bir saatlik yolculuktan sonra Ren nehri kıyısındaki tarihi Reinhartshausen Şato Oteli'ne bıraktım. İş görüşmeleri için günübirlik geldiler. Akşamüstü onları yeniden havalimanına götüreceğim. Bu gece Budapeşte'ye dönecekler.

Ulu ağaçlardan Ren kıyılarına dökülen sarı yaprakları görünce Frankfurt'a dönmekten vazgeçtim. Taksimi tenha bir parka çektim. Burada kalmaya karar verdim. Yani bugün kendime özgürlük tanıdım... 

(Ren kıyısında güz) 

Bu mektubu sana Ren kıyısında bir bankta yazıyorum. Başımın üstünde sararmış yapraklar uçuşuyor. Almanlar, kuru yaprakların altın gibi parladığı böyle güneşli güz günlerine 'Goldener Herbst' (Altın Güz) derler. Bugün tam öyle bir gün...

Unutmadan hemen belirteyim, Bayan Agota, havalimanında taksime biner binmez oğlu ve gelini için zahmet edip otelde yer ayırttığın için çok teşekkür etti. Yıllardır Antalya'da kendinden başka herkese, herşeye protezli bacağınla nasıl koşturduğunu, dostluğunun da şiirlerin gibi güzel ve içten olduğunu henüz anlatmadım Agota'ya... Sadece otelin uygun fiyatından ve yeni evli çiftlerin odalarının Akdeniz'e bakan pencerelerinden bahsettim.

Hafif abartılarla iyice tatlandırdım anlattıklarımı. Beni dinlerken Agota'nın gözleri parladı sevinçten. ''Senin ve şair dostumuzun yardımlarıyla, oğlum ve gelinim unutulmaz güzellikte bir balayı yaşayacaklar!'' dedi. Bana her zaman havalimanında vedalaşırken armağan ettiği Egri Bikaver şarabını, bugün coşkusundan daha yoldayken bırakıverdi yanıma... Seni de unutmadı tabii. ''Şair dostumuza ne götürsünler giderken?'' diye sordu. Ben de, ''Bu şarap aslında şairimize gitmeliydi!..'' dedim. Güldük. ''Derhal bir şişe de ona iletilecek!'' dedi...

Yani otelin resepsiyonunda bu mektubumla birlikte bir şişe Egri şarabı da seni bekleyecek!..


(Erciyes İncesu'dan görünüm)

Agota'nın çoşkusu birden bana da geçti. Hele asmaların arasından büküle büküle inen ince kasaba yollarından sonra karşımızda birden Ren'i görünce sevincimiz ve mutluluğumuz daha da arttı...

Macarlarla kurduğum bu güzel dostluklarımın temelinde Attila Jozsef şiirleri kadar, senin sarı zarflı mektuplarının yıllardır bana taşıdığı Akdenizli ince duyguların da büyük payı var...  Agota'nın sana iletmemi istediği içten teşekkürlerine, bir teşekkür de ben eklemeliyim...

Seni tanımadan önce, bir şiiri, bir bardak şarabın açtığı üçüncü gözle (ki sen o üçüncü göze 'sanat gözü' diyorsun) okumayı bilemezdim. Oysa şimdi, Ren'in güz güneşi altında ışıldayan sularına usulca düşüp, nehir gemilerinin ardından Rotterdam'a, Kuzey Denizi'ne doğru sürüklenen sararmış yapraklara bakarak Apollinare'nin Ren Gecesi şiirini okuyorum.

      '' Ren sarhoştur, sularına asmalar vuran Ren;

        Üzerinde gecelerin altını serili.

        Yazı büyüleyen yeşil saçlı perilerden

        Bahseder ölü bir ses, son nefesinde gibi. ''

Gelelim sana yazdığım bu mektubumun öyküsüne...

Okuldan kaçıp, kasabamın yamaçlarındaki üzüm bağlarının yumuşacık toprağına uzanıp (Kapadokya buluşmamızda seninle o bağlarda oturmuştuk bilirsin) başı karlı Erciyes'i izlediğim öğrencilik günlerimdeki duygularla indim Ren kıyısına bugün...

 

 

 

Güneşli bir güzün kucağında gülümseyen ıslak Ren kıyıları, kaçağan bakışlarımdan içimden geçenleri anlamış gibi daha da kışkırttı beni... 

''Böyle güzel bir gün, Frankfurt'un tecim telaşına düşmüş sokaklarında taksi sürmeyle değişilir mi!..'' diye fısıldadı sanki bana...

Kısaca, bugün hava tam şiir okuma ve bir şaire mektup yazma havası!

Egri şarabını demin dayanamadım açtım. Bardak yok. Tepeme dikip, dolu dolu yudumlar aldım. Oturduğum bankta şiirler okuyordum ki, içimden sana mektup yazmak geçti...

Hem seni bu keyifli günüme bir mektupla ortak etmek, hem de sana şu güzelim ağaçların  sarı yapraklardan birkaç tane yollamak istedim. Zarfı açtığında, ilkin bu anın tanığı olan sarı yapraklar selamlayacak seni. Birazdan, yanıbaşımdaki ağaçların altında memleketin Akçay'daki Giledos kavaklarının yaprakları gibi güzel yapraklar arayacağım senin için sevgili şairim!..

Mektubumu şarapla tatlandırırken çok rahatım. Çünkü akşama dek araba sürmeyeceğim. Üç beş yudum şarabın esrikliği o saate kadar geçmiş olacak. Şarap içme konusunda da senden çok şey öğrendim. En gerektiği anlarda, ölçüyü kaçırmadan, hafif bir esriklik yaşatacak kadar... Aksi halde kaliteli şaraba da, okuduğum güzelim şiirlere de de yazık oluyor!

Eğer şiirin ve şarabın esrikliğiyle mektubum biraz uzadı, kalemim yalpaladıysa beni hoşgör!..

Güz mevsiminde bizim bozkırlarımızın hüzünlü görüntüsünün ayrı bir güzelliği ve tadı vardır. Fakat, Frankfurt'un ormanlarla kaplı Taunus tepelerinin sonbaharı da insanı hüzünlendiren, hasreti derinleştiren güzelliktedir...

En iyisi, bu konuda lafı usta şairimiz Ahmet Haşim'e bırakmak... 

Hani tedavi için geldiği Frankfurt'ta, 1933 yılında yazdığı 'Frankfurt Seyahatnamesi 'nde 'Sonbahar' başlığı altındaki yazısında değinir bu konuya:

''Sonbahar aylarında, kendisiyle birlikte tenha Yakacık kırlarında al meyveli kocayemişi fidanları    arasında dolaştığımız bir Fransız dostum bana daima derdi ki:

- Sizin sonbaharınız olamaz, çünkü ağaçlarınız az ve teşrinlerde sararıp dökülen yapraklarınız nakafi. Sonbaharı gelip de bizim memlekette görmeli...                  

Fransa'ya birçok defalar seyahat ettim. Fakat ikametlerim hiç sonbahara tesadüf etmemişti. Bu sefer Avrupa sonbaharını Frankfurt dağlarında doya doya seyrettim. Hala gözlerim gördüğü o muhteşem şeyin yığın yığın ihtiyar altınlarıyla kamaşmakta...''                                                                    

(Metin Demirtaş ile Frankfurt Demirköprü'de)

Tek tük yapraklarıyla karşımda duran kayın ağacına bakarken birden aklıma geldi, yazayım. Geçenlerde Frankfurt'un tarihi Demir Köprüsü'nden (Eiserne Steg) Römer Alanı'na geçerken seni ve Ataol ağabeyimi bir kez daha sevgiyle andım. Hani 1986 yılında  şiirler okuyarak köprüden geçişinizi Dağınık Satırlar kitabında anlatırsın. Köprünün ortasında demir korkuluklara abanıp okuduğun, benim de belleğime işlediğim  o güzel Yesenin şiirini okudum Demir Köprü'de...

Tıpkı  2004 yılında bu köprüde omuz omuza yürürken birlikte okuduğumuz gibi...

O şiirin en sevdiğim dörtlüğünü yazmadan edemeyeceğim.

          ''Bugün sevdalıyım bu akşama

           Sararan ova yüreğe yakın

           Ergen rüzgar omuzlarına dek

           Sıyırdı eteğini kayın ağacının ''  

İncesu'daki bağ evimizin Erciyes'e bakan penceresi geldi şimdi gözümün önüme.

Erciyes'e ilk kar çoktan düşmüştür...

Ve avlumuzdaki meşe ağacı esen rüzgarlarda hışırdıyordur...

Şırahanelerde üzüm ezen, taş kemerli evlerin avlularında kışa hazırlanacak ekmeklerine hamur yoğuran, yufka sacının altını ateşleyen, kalaylı bakır kazanlarda pekmez kaynatan kasabamın hünerli kadınları güz telaşındadır şimdi...Pekmez kokusu bütün sokakları kaplamıştır...

Çocuktum. Yemeğimizi yer sofrasında yerdik. Yemekten sonra annem sofrayı ağır ağır kaldırırdı. Kız kardeşim de ona yardım ederdi. Yer sofrasına serilen sofra bezini ben toplardım. Küfsü ekmek kokan yamalı sofra bezini avlumuzdaki asmanın altına çırpardım hep. Soğuk rüzgarda hışırdayan ağacın çıplak dallarında bekleşen kuşlar, sofra bezinin dalgalanışı bittikten sonra sırayla inişe geçerlerdi. Onların gagalarında ekmek parçalarıyla pır pır havalanışlarını, ayrı ayrı yönlerdeki yuvalarına doğru kayboluşlarını mutfak penceresinden sevinçle izler, bundan şiirsel bir tat alırdım...

Şimdi, o ânı yeniden yaşamak için neler vermezdim!..

Ama senin bir şiirinde söylediğin gibi:  ''Nerde bıldır yağan kar şimdi''...

Annem, daha kırklı yaşlarındaydı bir güz günü yitip gittiğinde...

Avlumuza kendi elleriyle diktiği asmanın sarı yaprakları altından kalktı annemin tabutu.

Yükselen yanık bozkır ağıtlarını duyan o kuşlar, her akşam telaşla kıpır kıpır bekleştikleri ağacımıza günlerce hiç uğramadılar...

Aslında sana keyifli şeyler yazmak için oturdum bu mektubun başına canım ağabeyim... Fakat, bu güz günleri içimde daha da yakıcılaşan anne özlemi kendiliğinden dökülüverdi mektubuma... Görüyorsun, bir şaire yazılan mektup şiirsiz ve hüzünsüz olmuyor. Bağışla!..

Keşke Attila Jozsef gibi, Ataol Abi gibi, senin gibi, ben de anneme güzel şiirler yazabilseydim...

'Anneme ve Benzer Annelere' şiirin ne güzel anlatır, bizi karnında taşıyan, bungun günlerimizde yumuşacık göğüslerine başımızı bastırıp teselli bulduğumuz annelerimize şiir yazmanın zorluğunu.

  '' Senden söz etmek isterdim şiirlerimde

     Yıldız duruluğu sözcükler bulmalıyım

     Usul usul yağan kar gibi yumuşak imgeler...''

 

(Akdeniz kıyısı - Antalya)

Son sözlerimi yazıyorum:

Bu mektup bu gece Agota'nın çantasında Frankfurt'tan Budapeşte'ye uçacak. Sonra, Attila Jozsef Bulvarında yürüyecek, Şandor Petöfi Köprüsü'nden geçip, Antalya'ya sana ulaşacak...

Yani Ren kıyılarından, Tuna kıyılarına; oradan da güzelim Akdeniz'e!..

Keşke bu mektubumu, hani seninle Akdeniz kıyısında Enver Gökçe'yi andığımız, onun Neruda çevirilerini esrik okuduğumuz bankta, arada başını kaldırıp Tahtalı Dağ'a bakarak okuyabilsen...

Günsel Ablamı ve seni hasret dolu duygularla kucaklıyorum...

Kardeşin Selçuk

Frankfurt.

               

                                       ŞAİRİN YANITI   

 

KARDEŞ MEKTUBU

             

         -Selçuk Ülger’e- 

Bir otelin resepsiyonuna bırakılmışsın.

Zarfının üstündeki el yazısından tanıdım seni.

Gurbetteki kardeşimden geliyorsun.

 

 Macar bayan Agota’ nın çantasında

Yolculuk etmişsin bir süre.

Budapeşte’de Attila Jozsef Bulvarı’nda gezinmiş,

Sandor Petöfi Köprüsü’nden geçmişsin.

 

Tarih yerinde, ’Frankfurt güzün son günleri’

Yazılı sadece.

Ne ay, ne gün belirtili.

Mevsime özel vurgu yapmışsın.

 

Çünkü derdin hep,

Frankfurt’un Sonbaharı,

İnsanı daha da hüzünlendirir,

Harlandırır hasreti.

 

Canım Ağabeyim diye giriyorsun söze.

Sağda, tırnak içinde iki dizesi Nazım’ ın,

Betimler gibi duygularını senin de.

 

“Hiçbir şey dindirmez iç sıkıntımı

Memleketimin  şarkıları ve tütünü gibi.”

 

Ren boyunda bir bankta yazıyorum diyorsun.

-Sularına asmalar vuran Ren-

Sürükleyerek sonbaharın son yapraklarını,

Akıyor ağır ağır.

Erciyes’ e şimdi lapa lapa kar yağmaktadır.

 

Ana-baba ocağının tüten dumanını,

Avludaki meşe ağacının hışırtısını özlüyorsun.

Çocukluk  anılarını süsleyen,

Bir görünüp,bir yiten anneni arıyorsun.

Özlemine derman olur diye,

Döne döne okuyorsun

Attila Jozsef' in annesine yazdığı şiiri.

 

“Ağlamak için çok geç şimdi

Annemi uçuşan kır saçlarıyla

Görüyorum gökyüzü sonsuzluğunda

Göğün suyuna katarken çivitini.”

 

Hem kederli, hem keyifli, hem esriksin belli.

Mektubunda yer yer

Gözyaşlarına karışmış şarap benekleri.

 Ekim 2007 Antalya / Metin DEMiRTAŞ

(Ren nehri fotoğrafları için www. wald-laeufer.de sitesine teşekkür ederiz. G.E.)

 

Selçuk Ülger

Gerçekedebiyat.com