Bir Kitap Bağımlısının Notları - Eylül 2016 / Dr. Ali Ulvi Özdemir

Bir Kitap Bağımlısının Notları - Eylül 2016 / Dr. Ali Ulvi Özdemir

25 Eylül 2016 - 4900 kez okundu.

253-Okumaya başladığımda Kırmızı Saçlı Kadın  için Orhan Pamuk’un bugüne kadar okuduğum en iyi romanı diye düşünüyordum. Ta ki ilk kısmın, yani romanın 85. Sayfasına kadar. Merak uyandırıcı bir konu, akıcı bir anlatım, başarılı bir olay örgüsü, nispeten iyi çizilmiş belli başlı karakterler… Hepsi tamam. Hepsi tamam, ama zaten sorun da ilk kısmın bitişine kadar hepsinin, bence, tamamlanmış olması. Hemen sadede gelerek söylemek gerekirse, çok iyi bir uzun öykü olabilecek malzeme, gerçekten de çok iyi bir uzun öykü olmuş (romanın ilk kısmı), ama ille de roman yazmak isteyen bir romancı bu tamamlanmışlığı, uzun öykü kalıbında bırakmamış ve işin tadını kaçırmış. Daha sonraki kısımlar ve bölümler bu ilk parçaya yamanmış. Eli yüzü düzgün bir uzun öykü, yazarın roman yazma fetişizmine ve batılı okur için yazma kompleksine kurban gitmiş, vasat bile sayılamayacak bir romana dönüşmüş. Nobel ödüllü bir yazara yakışmayacak bir vasatlık söz konusu. Türk roman geleneği için bir gerileme ve böylesine bir ünvana sahip bir yazardan beklenmeyecek bir hayal kırıklığı.

 

Aslında söylenecek çok söz var. Bir kere Orhan Pamuk için daha önceki yargılarımı pekiştiren bir eser oldu Kırmızı Saçlı Kadın. Bu açıdan yukarda söylediklerimi tek tek açmak istiyorum.

Neredeyse bütün büyük yazarlar edebi türlerin birçoğunu denemişlerdir. Orhan Pamuk roman dışında anı ve deneme türünde yapıtlar ortaya koymasına rağmen büyük romancıların çoğunun ürün verdiği öykü türünde yapıt vermedi bugüne kadar. Oysa bence bu son romanın sadece ilk bölümü, fazlalıklardan ayıklanıp, öykü formatının gereği birkaç fırça darbesi eklenerek pekala iyi bir uzun öykü olarak sunulabilirdi. Benim iddiam, Orhan Pamuk, roman olarak seçtiği kendi asıl edebiyat alanını öykü biçimiyle zenginleştirebilirdi. Hatta usta bir öykücü olabilirdi. Kırmızı Saçlı Kadın’ da bunun ipuçları var. Ama bana göre daha kolayı, roman türünü seçmeyi tercih ediyor. Belirtmeliyim ki bana göre en zor tür şiirdir. Daha sonra sırasıyla kısa öykü, uzun öykü ve roman gelir. Roman kolaydır demek istemiyorum. Olanakları en geniş tür olması,  hataların giderilmesi için de olanakların geniş olması anlamına geliyor. Özellikle postmodern dönemde her türlü sömürüye, her türlü örtbas etme kolaycılığına açık bir tür haline getirildi roman.



Orhan Pamuk yine bütün edebi kaygılarına ve emeğine rağmen, kendi yazdıklarına batılı eleştirmen ve batılı okur gözünden de bakarak yazma alışkanlığını koruyor bu romanda da. Bir yazarın daha yazarken “ne derler?” sorusunun korkaklığı içinde kitabının sonraki baskılarında kitap arkası yazıları düşünerek, hayal ederek yazı yazması ne acı. Batılı eleştirmenin, okuyucunun bu kadar önemsenmesinin nedeni nedir? Ve biz Türkiye’deki “yerliler” bu kadar aptal mıyız? Her romana “Batı kültürünü de bilen biri” sayılma hevesiyle bir-iki gereksiz ayrıntı koyma isteği nereden geliyor? Romanın arka kapağında yazılanlar şöyle:
“Roman, bir yandan genç kahramanın aşk, kıskançlık, sorumluluk ve özgürlük duygularıyla derinden tanışmasını hikaye ederken, diğer yandan medeniyetler üzerinden babalar ve oğullar; ‘otoriterlik’ ve birey olma konularını tartışıyor.”

Buradaki “medeniyetler” sözüne takılmamak mümkün değil. Bir romanın bu kadar büyük bir iddiası olması gerekiyor mu gerçekten? O kadar yapmacık bir bağ kurulmuş ki Kral Oidipus ile Rüstem ve Sührab hikayesi arasında, bu zorakilikten “ben onu da bilirim, öbürünü de bilirim” bilgiçliği dışında bir şey kalmıyor geriye.



Orhan Pamuk, tartışma yaratmayı başarıyor yazdıklarıyla. Satıyor da kitapları. Amaç buysa sözümüz yok. Peki edebiyat? Türk Edebiyatı? Türk Edebiyatı, Türkiye ile birlikte ölüyor sanırım. Neyse en azından bir Orhan Pamuk romanı daha bitirebilmiş oldum.

254-Karnaval, Avi Pardo’nun çevirdiği bir roman. (Rawi Hage, Everest Yayınları, Aralık 2015.)  Bu başlıbaşına güçlü bir okuma daveti sağlıyor. Romanın kahramanı entelektüel bir göçmen. Newyork’u andıran bir kentte, uyuşturucu satıcıları, fahişeler, mafyatik tipler ve hayatın acımasız çarkına kapılmış başka bir sürü tip arasında hayatta kalmaya ve dahası kendi olamaya çalışan Fly adlı bir taksicinin serüvenleri romanın ana eksenini oluşturuyor. Alttan alta çok belirgin olmasa da Fly gözünden sunulan bir Doğu-Batı ikilemi de romana farklı bir anlam yüzeyi kazandırıyor.

Fly kitaplara çok düşkün. Bir bibliyofil. Evinde binlerce kitap saklıyor ve onları okuyor da. Bu okumaların ona kazndırdığı derinliği ve olayları analiz etme yeteneği zaman zaman ukalalık düzeyine varsa da ona roman boyunca bellli bir sevimlilik kattığı da çok açık.

Romanının bir yerinde Fly adlı roman kahramanı evindeki kitapları şöyle anlatıyor:

“Her gün işe çıkarken dairemdeki devasa kitap koleksiyonumdan bir ya da iki kitap seçip yanıma alırım. Size dairemin kitaptan geçilmediğini söylemeyi ihmal etmiş olabilirim, her yöne uzanan kitap kuleleri. Evime bir kadın girdiğinde onu bir kitap tüneli karşılar, her köşeden bir kahramanlar karnavalı fırlar ve onu yazarların ve farelerin konuksever alkışlarının içinden geçiririm.

Kitapların üstüne otururum, kitapların üstünde uyurum, kitapları solurum. Onları karakterlerine, tasvir ettikleri gökyü­zünün rengine ve yazarlahmn baş çevrelerinin ölçüsüne göre düzenlerim. Örneğin, James Joyce, başının çevresinden ötürü, girişte yer alır. Rousseau ise sonlardadır, pencerenin tam yanın­da, ve bunun iki nedeni var. İlki, baş çevresinin darlığı, ve evet, bu kanıya kendi ampirik ölçüm yöntemimle vardım (İngiliz felsefe normlarını kullanma adına); İkincisi, mesanesini sürekli boşaltma ve doğaya yakın olma gereksinimi. Mesane iltihabını, paranoyayı ve Kartezyen düşünceyi tedavi etmekte temiz havanın üstüne yoktur.

Uzun lafın kısası, bugüne dek tasarlanmış bütün belgeleme yöntemlerine meydan okuyan bir sistemim var. Dünyayı kapsayan bir kütüphane, kör Arjantinli’nin diyeceği gibi. Kendime sakladı­ğım ve sadece Mary gibi kitap âşıklarıyla paylaştığım bir gizem.” (s.53)

Karnaval, bir taksicinin hayatı etrafında kurgulanmış bir roman. Bu çerçevenin yazar için büyük bir kolaylık sağladığını söyleyebiliriz. Daha önce de John Fante’nin oğlu Dan Fante’nin yazdığı Bir Taksicinin Los Angeles Hikayeleri  de böyle bir format üzerine inşa edilmişti. Belki de bu formatı, yani bir taksi etrafında gelişen olaylardan oluşan bir roman kurgusunu ayrı bir tür olarak da ele alabileceğiz bu gidişle. Bütünlüklü bir olay örgüsü yerine parça parça, ama hemen hemen belli kişilerin öykülerinin toplamından oluşan bir yapıdan söz ediyoruz. Bunun yazar için büyük kolaylık sağladığı açık.

Karnaval, sözünü ettiğim kurgunun getireceği sıkıcı bir tempodan kaçınmak için bu kalıbı biraz zorlamaya, aşmaya çalışıyor. Roman kahramanının göçmen kimliği ve trajik ve yer yer büyülü bir sirk atmosferinin eksantrik havası ile bezenmiş çocukluğu, kitaplara düşkünlüğü, devrimci ve ermiş kişiliği bu kalıpları aşma çabasının yardımcı unsurları.

Bir New York masalı Karnaval. Her türlü özgünlüğüne rağmen, yine de “New York Edebiyatı” diyebileceğimiz, yukarıda sözünü ettiğimiz Hank Mondy’nin Tanrı Hepimizden Nefret Ediyor’unu da içine koyabileceğimiz bir büyük kümenin tipik üyesi olmaktan kurtulamıyor maalesef.

255- Avi Pardo ile Bukowski isimleri birbirinden ayrılamaz hale geldi artık. Öyle ki Avi Pardo’nun çevirdiği her eserde bir parça Bukowski tadı arar olduk. Bukowski’nin Türkçe’ye henüz çevrilmemiş tek tük öykü ve şiirleri kalmış olsa da artık yeni bir Bukowski kitabı ile karşılaşmak çok zor. Bir yazarın okuyucu gözünde gerçek ölümü ancak yazdıklarının sonlu oluşunun, bir gün hepsinin okunup biteceğinin anlaşıldığı ya da gerçekten okunacak yeni bir satırının kalmadığı anda gerçekleşiyor belki de. Bu yüzden Avi Pardo çevirilerinin her Bukowski tutkununun gözünde ayrı bir yeri var. Bize bir “Bukowskimsi” edebiyat çerçevesi vaadediyor. Tam bu düşünceyle avunurken 2016’nın ilk günlerinde yeni bir Bukowski kitabı çıktı: Kediler ! Bukowski’nin çoğu şiirinde, öyküsünde ve başta Kadınlar olmak üzere romanlarında kediler sık sık karşımıza çıkardı. Bukowski, aslında köpeklerle de arası iyi olan bir kişilikti eserlerinde, en azından bazı öykülerinde böyle olduğunu okuyanlar hatırlar. Ama kedilerin ağır bastığı kesin. Bu küçük kitapta (Panatez Yayınları, Ocak 2016) Bukowski’nin kediler üzerine yazıları ve daha çok şiirleri bir araya getirilmiş. Bu güzel sürpriz, Bukowski hayranları için yeni bir okuma lezzeti verdi. Aslında tadımlık bir lezzet diyebiliriz buna. Kitapta Bukowski’nin kedilerle fotoğrafları ve bir de kedi çizimi var.(s. 44) Bu çizime şu dize eşlik ediyor: “evrenin ezilmiş kedileridir aşk.” Eserlerinden (örneğin Kadınlar) Bukowski’nin karakalem ya da yağlıboya resim yaptığını da biliyoruz. Aslında Bukowski efsanesinin sürmesi için sadece çizim ve resimlerinden oluşan bir kitabın Amerika Birleşik Devletleri’nden yayınlanmasını bekliyorum. Bence ilgi gören bir eser olacaktır ve umarım henüz olmayan bu eser bir gün basılır ve Türkçe’ye çevrilir.

256-Bukowski’nin Kediler’ini okuduktan sonra bende Bukowski okuma isteği daha da depreşti. Defalarca okuduğum Kadınlar romanı, Türkiye’de önce Arion Yayınevi tarafından 1994’te Mukaddes İlgün tarafından çevrilmişti dilimize. Bu baskıyı sanırım aradan geçen yirmi yıldan fazla süre içinde 5-6 kere okumuştum. (Bazı Bukowski kitapları için tekrar okuma sayım otuzu bulmuştur. Rakamla 30) Daha sonra ise aynı kitabın Parantez Yayınları baskısı Avi Pardo çevirisi ile çıktı. Bu kez bu yeni çeviri üzerinden geçenlerde tekrar okudum romanı. Bir şey ortaya çıktı ki, Bukowski’nin eserleri ezberlense bile tekrar okuma zevki veriyor bir şekilde. Çeviriler daha ilk cümleden başlayarak birbirinden küçük farklılıklar içeriyor doğal olarak (bazı yerlerde büyük farklılıklar yok değil ama). Ancak ilk kez bazı bölümlerde Mukaddes İlgün çevirisinin Avi Pardo çevirisinden daha başarılı olduğunun düşündüğümü itiraf ediyorum.

İnternette Bukowski’nin resimleri ile ilgili siteler var. Bazı resimleri örnek olarak veriyorum:

       

(Zombi portresi - BUK)

257- Gerçekten kütüphanemdeki kitapları çok beğeniyorum. Neredeyse okunmaya değmeyen hiçbir kitap yok. Kötü olan tek şey ise hepsini okumaya yeterli zamanım olmaması. Okuduklarımı da özümsemek, belleğime yerleştirmek istiyorum. Bu daha da zor. Okumak, bir süre sonra görev icabı okumaya dönüşüyor. Böyle olunca okuyamadığım her kitap, yapamadığım bir görevin sıkıntısını veriyor bana. Bu nasıl bir trajedidir? Bu kadar çok kitabı beğenmek, okunmaya değer bulmak, bu isteğin ya da duygunun  içimizde uyanması ama yaşadığımızı hayatın bütün bu kitapları okumaya yetecek zamanı bize vermemesinin nedeni nedir? Bir yerde bir yanlışlık olduğu kesin. Yanlışlık bizde muhtemelen. Aslında okunmaya değer o kadar da çok kitap yok. Ama neden bunu hissedemiyorum? Güzellik algımızın bu kadar genişlemesinin nedeni nedir? Bir taraftan da bir süpermarkette rafların arasında ilerlerken alışveriş arabamıza doldurduğumuz tüketim malzemelerinin sayısının artışıyla uyumlu bir artış söz konusu. Anne babalarımızın iki-üç elbisesi vardı. Bizim 20 tişörtümüz, 10 pantolonumuz, 15 kazağımız, 50 tane çorabımız var. Sistem bizi giderek daha çok tüketmeye, daha çok satın almaya itiyor. Beynimiz her gün “onu da tüket, bunu da tüket” bombardımanı altında. Böyle bir bombardımandan kitapçı raflarındaki kitaplarında payını almaması olanaksız. Oysa bir taraftan da gerçek gereksinimlerimizin bu kadar çok olmadığını biliyoruz. Biliyoruz ama engel olamıyoruz yine de. Öyleyse ne yapmalıyız?

Bütün eylemlerimizin, yaşamalarımzın, “tüketme” boyutunu küçültmeye çalışarak başlayabiliriz. Tüketmek her alanda mutlaka bir “başarı” payesiyle ödüllendiriliyor bu gün. Bu da çekiciliğini, dahası yaşamın yegane anlamı olma sanısını artırıyor. Ne kadar yedin, kadar değişik giysi giydin, ne kadar çok yeni restoran keşfettin, ne kadar çok yer gezdin, ne kadar çok film izledin, ne kadar çok şarkı, türkü dinledin ve ne kadar çok şey satın alıp evinde depoladın? Yaşamak bu sorulara cevap verme hali oldu.  Hepimiz bu ilk dalgaya yakalandık aslında ve kimimiz bu durumun anlamsızlığını fark etti, kimimiz fark edemedi. Çevremizi kaplayan “nesneler” dünyası hiç bu kadar kabarmamıştı. Yetişemiyoruz. Yaşamak, koşuşturmak ve tüketmek için tatmak için yarış haline geldi. İnsan yaşadığını her ana kanıtlama teleşı içinde. Kitap okumak da bunun bir parçası oldu. Evet çok nitelikli kitaplar yayınlanıyor ama yolumuzu bulmak giderek zorlaşıyor. Kitap da okunan bir nesne olmaktan, tüketilen bir nesneye dönüştü çoktandır. Okuma eylemi içeriğini kaybediyor. Kitapları tüketiyoruz ve tüketmek için okuyoruz. Son zamanlarda beni hayal kırıklığına uğratan, ağzımda paslı bir tat dışında iz bırakmadan  bitirip ve  son sayfanın ardından “bu kadar mı?” dediğim o kadar çok kitap oldu ki… Bir soluk alıp Suç ve Ceza’yı yeniden okumak istiyor insan. O özlediğimiz edebi tadı yeniden hatırlamak için. Bizim için büyük sanayi kuruluşlarında üretilen doğal olmayan besinler gibi yapay ve klişelerle hazırlanmış cümleler yığını olan ve başka bir şey olmayan yığınla eser raflardan bize sesleniyor. Yetişemiyoruz! Yetiştiğimizde de bu tüketme yarışından sonra başladığımız yere geri dönüyoruz, saf bir hayal kırıklığı duygusuyla dolu olarak.

258- Büyük edebi yapıtları okursam yukarda söz ettiğim hayal kırıklığını aşarım diye düşünerek Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık'ını yaklaşık 32 yıllık bir gecikmeyle (ilk baskısı 1984) 64. Baskısından okumaya başladığımda umutluydum. Ama ilk yüz sayfa sonrasında “bu mu bütün o gürültüyü koparan kitap” demekten kendimi alamadım. Kırmızı Pazartesi ya da Albaya Mektup Yok’taki edebiyat lezzetini bulamadım. Ya da ben göremedim. Yaşlanmanın, artık genç biri olamamanın yan etkileri mi yoksa bunlar? Bir arkadaşıma bu hayal kırıklığımdan söz ettiğimde “yirmili yaşlarında okumalıydın” dedi. Belki de doğrudur. Fethi Naci’nin bir sözü geldi aklıma: “Bekler bazı kitaplar bazı zamanları”. Bazı kitaplar içinse iş işten geçmiştir. Yine de okuyup bitireceğim. Sonunu getirdiğimdeki izlenimlerimi sonraki yazımda dile getireceğim.

Yine de bir kaç söz söylemek isterim. Öncelikle romandaki isimler birbirine karışıyor. Bu bakımdan baştaki Buendia Ailesinin Soyağacı şemasının yararı oluyor, sık sık dönüp bakmak zorunda kaldım. Bir köy romanı okuduğum düşüncesi beni garip bir tedirginlik içinde tuttu ilk yüz sayfa içinde. Doğru sözcük tedirginlik olmayabilir elbette. Bir kısıtlama diyebiliriz ya da “sanırım belli bir tad alamayacağım” ön yargısı gibi bir duygu, bana hep eşlik etti. Beklediğim dramatik bükülmeleri, insanı, bireyi “olduran” olay akışını göremedim. Eğer asıl hazine sonraki sayfalarda ise çok uzun bir giriş ile karşı karşıyayız. Yoksa edebiyatan keyif alma yeteneğimi mi yitirdim? Yoksa uzun yıllardır roman, kent insanı ve kentsel ilişkilerle özdeşleşen bir alan olarak belleğimde kırılmaz bir paradigmamı oluşturdu da artık köyde geçen ilişkiler beni kendine çekmez oldu? Köyden, kırsaldan, doğadan bu kadar koptuk mu? Sadece bu soruların yanıtını bulmak için bile sonuna kadar okuyacağım Yüzyıllık Yalnızlık’ı

259- Hank Mondy’nin Tanrı Hepimizden Nefret Ediyor, adlı romanı (Altıkırkbeş Yayınları, 1.Baskı, Nisan 2014) 2016 yılında okuyup bitirdiğim  ilk kitap oldu. Kitap New York’ta geçmesi açısından ilgi çekici. Bütün dünya kentleri arasında kabul edelim ki farklı bir kent New York. Kendine has bir edebiyat dünyası olduğu çok açık. Dolayısıyla bu kentte geçen öyküler ve romanlar kendine özgü bir edebiyat alanı oluşturuyor.  Bunun dışında Tanrı Hepimizden Nefret Ediyor, bir tür yer altı edebiyatı örneği sayılabilir. Az kişili bir roman. Tipik bir 6.45 yayını havası var. Uyuşturucu, sıradan seks, argo konuşma, düzensiz işler, dünyada olup bitenden uzakta yaşanan hayatlar, kayıtsızlık, gelecek kaygısından uzaklık gibi temel yozlaşmış insan ve hayat kümelerinin birbirine eklenmesiyle oluşmuş bir olaylar zinciri sunuyor roman. Yazılması da okunması da kolay bir roman izlenimi uyandırdı bende. Neden yazıldığı konusunda ise bir fikrim yok. Belli bir dramatik gelişme yok. Çünkü romandaki kahramanlar açısından neredeyse hiçbir insani direnç yok. Herkes olayların akışına kendini bırakmış, zayıflığın, edilgenliğin felsefesini yapmakla meşgul. Direnç yoksa yaşamanın anlamı da yok diye özetleyebiliriz roman kahramanlarının genel hayat yaklaşımlarını. Aslında New York gibi kentsel bir zemin üzerine alışıldık düzenli bir işleri ve meslekleri olmayan, anlık yaşayan ve bundan nedense şikayetçi olmayan birkaç tip yarattığınızda böyle bir romanı kotarmak zor değil. Bu açıdan klasik temel bir izlek aramak boşuna olduğu gibi kurgusal açıdan da romanın kendini yazarın keyfi dokunuşlarından çekip alan güçlü bir akış çizgisi de yok. Aslında bütün bu hayatın akışına kendini bırakmış tiplerden bir roman çıkabilirdi ama neredeyse romanda duygusal açıdan gerçekten acı çeken tip de yok. Buna en çok yaklaşan Daphne adlı genç kız, ama gerçek bir insani boyutla var olmayı başaramıyor yine de romanda.

Romanın birinci tekil kişi anlatımla yazılması ve anlatıcının arada Amerikan tipi toplantılarla ve çok zor durumda kaldığında bağlantı kurduğu bir aileye sahip olması da anlatılan “trajedilerin” bizim için gerçek bir trajedi olarak kavranılmasına yetmiyor açıkçası.
 
Bir uyuşturucu satıcısı ve etrafındaki New York’lu normal olmayan tipler çerçevesinde gelişen ilişkilerden bir demet sunuluyor. Bir ara roman bazı kahramanlarıyla birlikte Güney Kore’ye gereksiz bir taşınma gerçekleştirerek modern roman için ilginç bir deneye girişse de bu bölüm bile kolayca bütünden ayrılabilecek bir yama olmaktan öteye gidemiyor. Romanın sonunda kahramanın annesinin ölümü ve baba evine dönüşü ile ailenin değerini yeniden anlama gibi klişe Amerikan değerlerine vurgu yaparak, filme çekilmek üzere yazılmış bir roman gerçeğini neredeyse haykırıyor.


Kolay okunan ve kolay unutulacak bir roman. Senaryo olmak için budanmaya ve geliştirilmeye hazır bir edebi olmayan metin örneği olarak değerlendirilebilir. 

Dr. Ali Ulvi Özdemir
GERCEKEDEBİYAT.COM