Bir Kitap Bağımlısının Notları - 9 / Ali Ulvi Özdemir

Bir Kitap Bağımlısının Notları - 9 / Ali Ulvi Özdemir

26 Mart 2013 - 4111 kez okundu.

106- Bana, sadece ortaokulda iken bir matematik öğretmenim kitap hediye etti. Hala saklarım. 12 Eylül darbesinden sonra Lise yıllarım kabus gibi geçti. Edebiyat dersleri edebiyattan, Kimya ve Fizik dersleri bu konulardan soğumam için elinden geleni yaptı. Kitapsever öğretmenlerin, kitapsever bir insan olmamda etkisi büyüktür. Ne yazık ki sayıları çok azdı. Doktora döneminde tez danışmanım Prof. Dr. Oğuz Aytepe, olağanüstü geniş kütüphanesinden hiç çekince koymaksızın yararlanmamı sağladı. Tez konumu belirlememde ve tez için gerekli kaynaklara ulaşmamda Oğuz Hoca’nın katkılarını unutamam. Yine bu dönemde, tarih kitaplarına olan ilgim de giderek genişledi. Dahası kitap satın alma hızım hayatımın hiçbir döneminde olmadığı kadar arttı. Hayatımda ilk kez kitaplarımın eve sığamaması durumunu yaşıyorum. Ankara’nın belli başlı kitapçıları ve sahaflarıyla olan dostluğum da gelişti bu süreçte. Bu dönemde vardığım sonuçlardan biri de, insanın sevdiği konudaki kitaplara ulaşmada kendi kendine bir sınır koymasının olanaksız olduğu. Bir diğer sonuç ise sahip olmak istediğim (ve bir gün kesinlikle okumayı düşündüğüm) kitaplar arasında tarih kitapları çok kısa bir süre içinde edebiyatla ilgili kitapları geride bıraktı. Bir de şunu gördüm ki, edebiyat alanında farkına varabildiğimizden çok daha büyük ölçüde güncelin ya da yeninin etkisi altında kitap satın alıyoruz. Bu bakımdan satın aldığım kitaplar arasında ağırlığın edebiyattan tarihe kaymasından memnunun.

 

107-Geçenlerde Türkçe bölümünde okuyan bir öğrencinin elinde Namık Kemal’in İntibah adlı romanını gördüm. Meğer “Yeni Türk Edebiyatı” dersinde okuyorlarmış bu kitabı. “Peki Eski Türk Edebiyatı dersinde ne okuyorsunuz?” dedim. “Divan Edebiyatı” okuyoruz dedi öğrenci. Doğrusu bu kadar eski bir “yeni” duymamıştım! Bu durumda örneğin Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Nazlı Eray, Enis Batur, Cemil Kavukçu, Küçük İskender, Nihat Genç gibi çağdaş yazarlarımızı ancak “Çok Çok Yeni Türk Edebiyatı” gibi bir derste okumak mümkün olabilecek. Bu nasıl iş anlamadım. Babadan kalma usulleri ve ders programlarını bırakıp sürekli ders içeriklerini yenileyecek bir sisteme geçmemiz gerekmiyor mu? Dahası çağdaş dünya edebiyatından gençleri uzak tutmakta ısrar ediyoruz.

 

108-Bundan yaklaşık 25 yıl önce, bir lise öğrencisiyken çağdaş Türk ve Dünya edebiyatının en güzel örneklerini öğrenecek yerde Failatun, Mefaülü gibi nefret edilesi Divan Edebiyatı yapılarını ezberlemek zorunda kalırdık. Edebiyatı sevecek yerde soğumuştum. İnanılmaz bir dönemdi. Fizik hocamız “gezegenler nasıl boşlukta duruyor? Allahın hikmeti işte,” diyen biriydi. Kimya dersleri organik kimya formüllerinin tahtaya yazılıp ezberlendiği bir saçmalığa dönüşmüştü. Matematik hocalarımızdan biri hayatta insanları doğru yola sokmak için en iyi yöntemin dayak olduğuna inanmış bir psikopattı ve bütün erkeklere dayak atmak için kızları sınıftan çıkarırken önemli bir şey yaptığını düşünüyordu. Sonra müdür oldu. Böyle insanların bu toplumda yükselmesinden daha doğal ne olabilir? Bir toplum böyle böyle çürür ve yıkılır. İngilizce hocam beni İngilizceden öylesine soğutmuştu ki üniversite sınavlarına hazırlanırken puanım tutabileceği halde İngilizce eğitim veren üniversitelerin hiçbirini tercih etmemeye dikkat ettim(!) Ne kadar yanlış yaptığımı anladığımda yıllarım gitmişti. Okumayı seven bir insan olarak, hala çevirmenlerin güzel kitapları Türkçe’ye çevirme hızlarına mahkumum.

 

109-Çocukluğum ve ilk gençliğim Tranzon’da geçti. Kentteki kitapçılar bir başka acıklı durumdu. Hepsi aslında kırtasiyeydi ve lütfedip bir iki tane yeni çıkmış kitap getirtirlerdi. Yeni dediysem en az 3-4 aylık. Dergiler de öyle. O 200 bin kişilik kente, takip etmeye çalıştığım örneğin, Milliyet Sanat ve Gösteri gibi dergilerden sadece 10 tane kadar getirtiliyordu. Satıldıkları her noktayı öğrenmiştim ve aybaşları geldiğinde tek tek dolaşırdım. “Daha gelmedi” ile “Kalmadı” arasında bir dergiyi yakalamak için düzenli olarak bu noktaları ziyaret ederdim. Bazen de “Var, ama ayrıldı,” gibi bir karşılık alır şaşırırdım. En az 25 bin kişilik öğrenci barındıran, bir üniversitenin de olduğu bir kentten söz ediyorum. Tiyatrosu yoktu, çok sonra Devlet Tiyatroları’nın ilk kez büyük kentler dışında yerleşik olarak bir topluluk oluşturduğu kentlerden biri oldu, opera, bale zaten akıldan bile geçmezdi. Bırakın opera ve baleyi, doğru düzgün sineması bile yoktu. Seks filmleri ve 15.sınıf kalitesiz macera filmleri oynatan iki-üç tane sinema müsveddesi vardı. Ve hepsi erkek erkeğe eğlenceler mantığıyla tasarlanmıştı.

 

Çok yakın bir tarihte, belki de yarım yüzyıllık bir süreden sonra Trabzon’da ilk klasik müzik orkestrası bir konser verdiğinde olay olmuştu. Hayır, büyük bir kalabalık olmuştu anlamında değil, çoğu izleyen bu gösteriyi bir zulüm olarak değerlendirmişti. Kitaba, tiyatroya, sanatın her koluna uzak bırakılmış bir kentten klasik müziğe saygı beklemek tabii mümkün olamazdı. Gerisi de gelmedi zaten. Şimdi çoğunlukla islami kitaplar satan kitapçılar arasında bir iki tane eli yüzü düzgün kitapçı, vizyon filmlerini oynatan bir sinema ve kız ve erkek öğrencilerin birlikte gidebildikleri göstermelik bir-iki mekana sahip oldu kent. Doğrusu Trabzon bir linç kenti olmuşsa, nitelikli sanata ve kültür ürünlerine uzak kalmasının da bunda etkisi vardır. Şaşırmamak lazım. Faşizm nitelikli sanat ve kültür ürünlerinden yoksunluktan beslenir ve tam tersine nitelikli sanat ve kültür ürünleri Faşizmi giderir. O yüzden Faşizm sanata ve kültüre düşmandır. Bir kentte klasik müzik yoksa, dini kitaplar dışında kitap okunmuyorsa, tiyatro, opera, bale, modern dans yoksa, resim ve heykel topluma yabancılaştırılmışsa, eli yüzü düzgün bir sergi salonu, bir müze yoksa o kent, pislikte üreyen hamamböcekleri gibi faşizmi ve linç geleneğini üretir. Tam tersine bir kente klasik müzik sokup, ilkokuldan başlayarak insanları sergi gezmeye, tiyatroya gitmeye, müze gezmeye yönlendirin, o kentte insanların yükseldiğini, hatta bunun ticarete ve ekonomik kalkınmaya da etki ettiğini görürsünüz. “Sanatsız kalmış bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir.

 

110- Kitapçılar giderek yeni kitap satan dükkanlar oldular. Mekan sabit kalıyor ve sürekli giriş oluyorsa buna da mahkumlar bir bakıma. Sadece 3-4 yıl öncesine ait kitaplar satan kitapçıları bu yüzden istiyorum. Çok çabuk unutuyoruz. Bir kitaba bu kadar kısa bir ömür biçmeye, bu kadar çabuk onu unutulmaya mahkum etmeye, onu bu kadar çabuk gömmeye mecbur olmamalıydık. Kitap kokmaz, korkmamıza gerek yok. Çok çok eski bir kitaptan payımıza düşen bir parça küf, biraz toz ve eskiliğin o hüzün veren kokusu olacaktır. Çünkü dergiler, kitap ekleri, yayınevlerinin katalogları çoğaldı. İnternet, bilgi kaynaklarımızı genişletti. Bazen bir dergide eski bir kitaba rastlıyoruz ve karşı konulmaz bir dürtü ile o kitabın peşine düşüyoruz. Sonuç hüsran. Çok tesadüfen bir kitapçıda böyle eski bir kitabın baskısını bulabilmemiz.

 

111-Sahaflar işte bunun için yukarda sözünü ettiğim cennetten birer köşedirler kitap tutkunları için. Ancak bugün ile elli yıl öncesi arasındaki boşluğu doldurmak için hala yeni çözümlere ihtiyaç var. Çünkü sahaflar büyük ölçüde “çok eski” kitapların bulunabileceği mekanlar olarak düzenlenmiş. Ankara’da bu açıdan çok şanslı olduğumuzu söyleyemeyeceğim. Bir zamanların meşhur Olgunlar Sokak’ı şimdilerde sınav kitapları ile çok satarların tezgahları doldurduğu bir yer haline geldi. Eski kitaplar arasında keşif yolculuklarına çıkabileceğimiz Zafer Çarşısı’nın hemen arkasındaki sokaktaki Adil Han’daki sahaf sayılabilecek dükkanlar dışında Ankara’da 3-5 tane gerçek sahaf kaldı.

 

112-Ankara’da tüm kitapseverlerin bildiği önemli bir mekan, Zafer Çarşısının hem yanındaki Adil Han’dır. Kapısında kocaman harflerle “Kitapçılar Çarşısı” yazar. Adil Han’ın özelliği pek çok kitap satan dükkanın yan yana olması. Kitapçıdan kitapçıya dolaşabiliyorsunuz. Kitapların arasında, kitaplardan oluşan bir dünyada olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Yeni baskısı olmayan pek çok kitabı üstelik ucuz fiyata bulmak mümkün burada. Ama sahaflarımızın belli bir düzene ve uzmanlaşmaya kavuşamadığı bir gerçek. Belli konulara, belli yazarlara, belli serilere ilişkin düzenlemeler yerine kitaplar karmakarışık, her defasında değişen bir düzenlemeyle sunuluyor kitap tutkunlarına. Yeteri kadar toz ve keşif duygusu var herşeye rağmen. Bazen bir satıcıdan bir Hemingvay kitabı bulduğunuzda “o fiyat çok iyi abi, üstelik baskısı da yok piyasada” sözünü işitmeniz bile mümkün.

 

113- Büyük şair, hikayeci ve romancı Charles Bukowski, her satırı insanca acılar ve arzularla dolu muhteşem bir hayatı geride bırakıp hayata veda ettiğinde takvimler 1994 yılının 9 Mart’ını gösteriyordu.

 

Charles Bukowski. Adamım. Koca Ayyaş. Dünyanın şiirini içmiş adam. Eğer Bukowski’nin şiirini tanımadan şiirden, edebiyattan söz ediyorsanız boş konuşuyorsunuz demektir. Bir şair için abartılı bir yaklaşım sayılabilir. Ama her şiir düşüncesi özneldir. Bu benim düşüncem ve bu düşünceden hiç geri adım atacağımı sanmıyorum. Her yeni yayımlanan Bukowski kitabı bu kanımı doğruluyor.

 

Tıpkı bir kadına ya da yeni doğmuş bir çocuğa olan sevginizde olduğu gibi. An gelir, “artık bundan daha güzel olamaz,” dersiniz. Bir aşkın güzelliği, bir bebeğin sevimliliği ve insanın içine işleyen o mutluluk duygusu için “daha ötesi olamaz” dersiniz. Ama hayat şaşırtıcıdır. Acıların ve mutlulukların tarif edilebilecek bir uç noktası yoktur ve olamaz. İçiniz daha önce tatmadığınız bir çoşkuyla dolup taştığında “yaşadım!” dersiniz. Ama sonra başka bir an gelir. Daha güzel, daha muhteşem olduğunu hissedersiniz. Bir bebek büyür “bundan daha güzel olamaz” dersiniz. Ama sonraki aşamada daha güzel, daha sevimli bir güzellik ortaya çıkar. Acılar ve sevinçler bu açıdan aynıdır. Ne dip noktası vardır, ne tepe noktası. İnsanın acıları ve mutlulukları kavrama ve ölçme yeteneği sınırsızdır. Sınırlı ömrümüzde sınırsız bir “yaşam”ın mümkün olmasının püf noktası da budur. Nasıl ki modern fizik bir gün evrenin bir çay kaşığına sığabilecek kadar büzüşebileceğini söylüyor, zaman zerrelerine ayrıldığında hayat bütün zenginlikleriyle ya da acılarıyla bir ana da sığabilir o halde. Ki Bukowski bu anların en kısasına mucize diyor.

 

Sanat ve özellikle şiir bu tür yoğunluklar sunar bize. Küçücük bir tablo, kısa süreli bir ezgi, bir tek cümle, zaman zaman bizi başka evrenlere götürecek kadar güçlüdür.

 

114-Şiirin yeni bir dil olduğu söylenir. Peki bir şair nedir? Bana göre şair yeni acı türleri yaratan adamdır. Bu benim düşüncem. Tabii acının ve mutluluğun birer uç nokta olduklarını kabul etmekle birlikte, bir yerde, insan olmanın, yaşıyor olmanın bir mucizesi ya da bana göre yaşamın temel denklemi olarak, en dip ya da tepe noktada birdenbire açılan bir kapıdan bu uçlardan birbirine geçebilmenin sadece mümkün değil, bir kaçınılmazlık olduğunu da unutmamak gerekir. Böyle insanlara ermiş deriz. Bazen de şair. Mutluluğun ucunda ağlayıp, acının en yoğun yaşandığı yerde gülmek bundandır. Geçiş olmuştur.

 

Belli yaşlarda, insanın geçmiş hazinesi de belli bir düzeye ulaşmış olur. Hüzün, mutluluğa ayrılmamacasına bağlanır. İnsanlar hüzünlenmek için bir araya gelirler, içki masalarına otururlar, ama asıl tuhaflık görünüşte neşelenmenin amaçlanmış olmasıdır. Hüzünsüz mutluluk olmaz. Osmanlı müziğinden de, klasik batı müziğinin en görkemli eserlerinden yansıyan namelerde bu hüznü ve bir noktada da insan olmanın mutluluğunu, doyumsuzluğunu hissetmemiz bundandır. Bizim kültürümüz buna daha açıktır. Batı kültüründe ise tüketmek üzerine oturmuş, piyasa malı sanat ürünleri arasından ise nadiren bu sağlamlıkta eser çıkar. Acısız insan arınamaz. İçine göz yaşı dökemeyen kucaklayamaz. Hüznün tadını bulamayan, o kapıdan geçemeyen önemsize önemli demeyi, birbirine benzeyen günlerden oluşmuş monoton bir hayatı bir zincir gibi taşımayı sürdürür. Ama tersi durumda bütün korkular, kaygılar silikleşir, önemliler önemsiz olur. İnsan büyür. Bütün cesaret öykülerinde, insan olmanın gerisinde bu yatar.

 

Şiirin hası, bence bu gerçeklerden damıtılmış sözcüklerdir.

 

Bukowski şiiri, şiirin hasıdır.

 

Bütün somutluğuna, bütün küfürbazlığına, bütün maçoluğuna ve içerdiği şiddet öğesine rağmen Bukowski şiirinde insan olmanın sorumluluğunu, anlamını bulmak mümkündür. Onun şiirlerinde kendi öfkemizi, kendi çaresizliğimizi, kendi hatalarımızı ve zaman zaman da kendi güçlülüğümüzü görürüz.

 

115-Hayat çelişkiler yumağıdır. Güçsüzlüğümüz güçlülüğümüzdür. Başarısızlık başarımızdır. Çünkü bizi doğduğumuz andan itibaren biçimleyen, sarıp sarmalayan ve bizi birbirimize benzetmeye çalışan bir dünyada buluruz kendimizi. Biz kendimiz miyiz, bizden olmalarını istediğimiz kişi mi? Şiirden felsefeye geçmek, ya da felsefeden şiire inmek biraz da bu yüzdendir. Güçlü şiir hep çömelmekte olan, ama bunu farketmeyen insanın doğrulup kalkmasına neden olur.

 

116- 7.Ankara Kitap Fuarı bugüne kadarki en kötü kitap fuarıydı. Neredeyse “depoda yığılan kitapları pazarlama fuarı” haline gelmiş. Katılımcılar çoğunlukla kitap dağıtımcılarıydı. Ayrıca bir sürü firma çoğunlukla sınavlara hazırlık kitaplarını tezgahlarına doldurmuştu. Tam bir hayal kırıklığıydı.

 

117 - Jean – Louis Fournier’in Dul adlı kitabı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Hemen alıp okudum. Aynı yazarın daha önce yine Yapı Kredi Yayınları arasından çıkmış olan Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam, Nereye Gidiyoruz Baba ve Son Siyah Saçım adlı kitaplarını da okumuş ve beğenmiştim. Aynı samimi ve sade anlatım bu son kitapta da vardı. Ama bu kez her sayfaya incelikli bir hüzün egemendi. Fournier, bu kez ölen eşinin ardından yazmış. “Devamlı akan su durduğunda serinliği özlenir, yanan ışık söndüğünde aydınlık özlenir ve insan karısını kaybettiğinde de onu ne kadar çok sevdiğini anlar. Anlayabilmek için en kötüsünün başa gelmesini beklemek ne acı. Neden mutluluğu, ancak çekip giderken çıkardığı sesle tanıyabiliyoruz.” diye soruyor Fournier, bir yanıt beklemeden.

 

118- Bukowski’nin kitaplarını çeviren Avi Pardo, ilk kez tıpkı bir yazar gibi çevirdiği eserleri takip ettiğim ve okuma isteği duyduğum bir isim haline geldi. John Niven’in Arkadaşlarını Öldür adlı romanını içeriğini çok da merak etmeden Avi Pardo çevirisi olduğu için aldım. Eğlenceli bir romana benziyor.

 

Ali Ulvi Özdemir

 

Gerçekedebiyat.com