Bir kitap bağımlısının notları - 8 / Ali Ulvi Özdemir

Bir kitap bağımlısının notları - 8 / Ali Ulvi Özdemir

11 Mart 2013 - 6475 kez okundu.

98 - Vladimir Nabokov’un Rus Edebiyatı Dersleri adlı kitabı İletişim Yayınları arasından çıktı. Bu kitabın Nabokov’un yıllar önce (1988) Ada Yayınları arasından çıkmış ve Edebiyat Dersleri adlı kitabın nihayet yeniden basılmış hali olduğunu düşünenler ve kitapçı vitrininde görür görmez hemen heyecanla ellerine alanlar benim gibi fena halde yanıldılar. Farklı bir kitapla karşı karşıyayız. Nitekim kitapta “Yayıncının Notu” adını taşıyan kısımda bu son kitabın bazı bölümlerinin, o ilk kitapta da yer aldığı belirtiliyor, ama sadece Rus Edebiyatı bünyesindeki bölümler bunlar. Rus Edebiyatı’na ait diğer değerlendirmelerin de sonradan eklenmesiyle bu son kitap ortaya çıkmış, ama buna karşılık ilk kitapta olan bir çok bölüm bu son kitapta yok.

 

 

 

Örneğin, ilk kitapta yer alan ve Kafka’nın Dönüşüm ve Dava adlı yapıtları hakkındaki unutulmaz bölümler son kitaba girmemiş. Ben tamamını okumadım ama ilk izlenimlerim olumsuz bu son kitap hakkında. Nabokov, kitapta hemen karıştırmaya başladığımız ve Dostoyevski’den söz ettiği  bir yerde Dostoyevski’yi yapıtlarında “tapon bir edebi hile”ye başvurmakla bile suçluyor. Kastettiği kitap ise Suç ve Ceza! (s.163). Sonra şöyle bir cümle geliyor: “Ya sanatsal dengenin yokluğuna ne demeli?”

 

Nabokov, Suç ve Ceza’yı 4 kez okumuş ve sonunda “koca yapının etik ve estetik olarak tamamen çökmesine yol açan” bir kusur,“gövdede bir çatlak” bulmuş (s.162). Bu kusur üstelik “dünyaca ünlü edebiyat yapıtlarında eşi benzeri zor bulunacak şu aptalca cümle” imiş (s.163) : “Eğri şamdanda çoktan sönmeye yüz tutan mum, bu perişan odada, bu ölümsüz kitabı [İncil-AUÖ.] okumak için çok tuhaf biçimde bir araya gelen bu katille fahişeyi donuk bir biçimde aydınlatıyordu.” (s.163)

 

 

Nabokov’un ancak 4. okuma sonunda tüm yapıtı çökerttiğini keşfettiği bu ifade üstelik “çiğ ve sanatsallıktan uzak”mış.

 

Hiç kusura bakmasın da Nabokov’un söyledikleri beni hiç ama hiç etkilemedi. İyi ki Nabokov dünyaca ünlü ve Nobelli Orhan Pamuk’un Cami’nin balkonunda, imamın namaz saatinde ezan okuması ile ilgili cümlesine rastlamamış. Yoksa Dostoyevski’nin sözünü ettiği cümlesinin “eşini benzerini buldum!” derdi sanırım. (Okumayı çok seven bir arkadaşım Nabokov’un Amerikan sistemine bir parça “yalakalık” yaptığını söyledi bu yapıtıyla ilgili olarak.)

 

Nabokov, Dostoyevski’yi büyük yazar bile saymıyor. Hatta büyük bir iddia ile Dostoyevski’yi Rus düzyazısının en büyük sanatçıları arasına bile almıyor. Şöyle diyor: “Rus düzyazısının en büyük sanatçılarını şöyle sıralayabiliriz: bir Tolstoy; iki Gogol; üç, Çehov; dört Turgenyev. Bu biraz öğrencilere not vermek gibi bir şey; herhalde Dostoyevski ile Saltikov da, aldıkları kötü notları konuşmak için kapıda bekleşiyorlar.” (s.195).

 

Kesinlikle katılmıyorum. Edebiyatın ve sanatın böyle bir puanlamayla nasıl nicel değerlere dönüştürüldüğü anlaşılmaz bir durum. Tolstoy’un eserlerini tartıp 4 litre, Turgenyev’inkileri 2 litre mi ölçmüş? Yoksa Tolstoy’un karşısına 25 kiloamper, Çehov’un karşısına 15 kiloamper mi yazmış? Nitel değerler nasıl nicel değerlere dönüşebilir? Bir sanat eseri nasıl ölçülebilir ve birbirleriyle kıyaslanıp derecelendirilebilir? İnsanlık için çok büyük bir buluş! Bu yüzden Robokob (Pardon Nabokov) Beyefendiye küçük bir hediye vermek istiyorum:

 

Eleştiri Üzerine Kısa Bir Oyun’dan bir parça:

 

(Öğretmen elinde bir tomar ödev kağıdıyla sınıfa girer ve bağırır)- “Bay Nabokov!”

 

(Nabokov adlı öğrenci ayağa kalkar.)-“Buyurun efendim.”

 

Öğretmen: “Ödev kağıdınızı okudum Bay Nabokov. Edebi eleştiride bu derece ukalalığa ve kendini beğenmişliğe yer yoktur Bay Nabokov. Oturun. Sıfır.”

 

(Nabokov adlı öğrenci şaşkın bir ifadeyle bir şeyler mırıldanır.)

 

Öğretmen: “Lütfen susun Bay Nabokov. Şimdi lütfen dışarı çıkın ve eleştiri dersinden aldığınız kötü notları konuşmak için kötü not alan diğer öğrencilerle birlikte odamın kapısının önünde bekleyin.”

 

(Bu uyarı üzerine Bay Nabokov öfkeli bir suratla fakat sessizce dışarı çıkar. Yüzünde şaşkınlık ifadesi olan Semih Gümüş de sınıftan dışarı çıkanlar arasındadır. Kapı, dışarı çıkan ve kötü not alan öğrencilerin ardından kapanırken öğretmenin sesi duyulur)- “Fethi Naci, Enis Batur ve Yalçın Küçük sizleri kutluyorum. Sizler Türk Edebiyat eleştirisinin yüz akları olarak tarihe geçeceksiniz.”

(Perde Kapanır.)

 

 

99-Garip bir biçimde edebiyat, müzik ve spor alanındaki bazı isimleri benzer bir karşıtlık düzlemi içinde görme eğilimindeyim. Karşıt olanların birbirleriyle ilişkilerinden ve birbirlerinden farklarından ziyade aynı yönde olan diğer isimlerle ilgisi ve bağı daha önemli geliyor bana. Aynı tarafta olanları birbirine bağlayan tam da tarif edilemeyen bir bağ var sanki.

 

1-Dostoyevski-Tolstoy (Edebiyat)

 

2-Mozart-Beethoven (Müzik)

 

3-Kasparov-Karpov (Satranç)

 

4-Real Madrid-Barselona (Futbol)

 

Ben bu listenin ilk tarafında olanları daha çok seviyorum. İkinci tarafta olanları da sevmiyor değilim. Ama ikinci taraftakilerin “herkes için kusursuz” olan yönlerinin “bazıları için kendine yabancılaşmış bir kusur” olduğunu düşünüyorum: Kusursuzluk kendini tekrar edip çoğalttıkça farklı bir kusura dönüşüyor sanki. Bunun tersi de doğru gibi: “Herkes için kusurlu” olmakta “bazıları için garip bir kusursuzluk” gizli olabiliyor. Bukowski gibi… Alkolik, seks düşkünü, sarhoş, ahlaksız adam…“Kusurlarındaki” ısrar benim için bir tür kusursuzluk oluşturuyor sonunda. Hemingway’i koyabilir miyiz karşısına acaba?

 

Bu listeye siyaset alanında kimi ekleyebilirim diye düşündüğümde Lenin’in ilk kısımda yer alabileceğini düşünüyorum. Ama karşısına kimseyi yazamıyorum. Siyasette sanırım “herkes için kusursuzluk” yok. Dolayısıyla siyaset düzleminde ikinci taraf hep boş kalmaya mahkum gibi geliyor bana. Yukarıdakiler kadar görünür bir düzlem oluşturmasalar da edebiyatımızda Orhan Kemal-Yaşar Kemal düzlemini de tartışabiliriz. Aynı taraftaki diğer isimlerle bir araya gelmeleri ilk dört maddedekiler kadar kolay değil gibi geliyor yine de bana.

 

 

100- Kasparov-Karpov maçları benim üniversite öğrenciliğim döneminde çok ünlüydü. Bir satranç sever olarak gönlüm hep Kasparov’dan yanaydı. Karpov gibi değil Kasparov gibi oynamak isterdim. Karpov da büyük bir satranç oyuncusuydu ama onun yöntemi tekrar edilebilir, formüle edilebilir, atomlarına ayrılabilir bir kuruluğu akla getiriyordu. Görkem ve cesaret Kasparov’da, hesaplılık ve bütünsellik Karpov’daydı. Sanat ve coşku Kasparov’da, bilim ve akılcılık Karpov’daydı. Bu karşıtlıkların diğer düzlemlerdeki isimler için de geçerli olduğunu iddia etmiyorum; ama her ismin, içinde yer aldığı kategoriyi farklı bir yolla genişlettiğini ve o kategoriden çıkartıldıklarında geride birbiriyle kıyaslanamayacak farklı boşluklar bırakacaklarını düşünüyorum.

 

101- Günümüzde pek çok kitap sanki okuyucudan iyice gizlenmek ister gibi iç içe pek çok giriş sayfasının ardına saklanarak okuyucuya sunuluyor. İki kere tekrar edilen iç kapak, sol sayfaya değil de yeni bir sayfa kaplasın diye sağ tarafa yazılmış özgeçmise ait bir sayfa, onun ardından “içindekiler” gibi başka bir sayfa, sonra gerekliliği tartışılır kısa alıntılardan başka hiçbir şeyin olmadığı başka bir sayfa, onun ardından sadece kitabın ithaf edildiği kişiye söylenmis iki üç satırlık bir yazıya ayrılmış başka bir sayfa, en sonunda kitabın bölümlerine ait başka bir sayfa daha, sanki bir engelli koşudaymışçasına kitabı okumaya başlarken art arda önümüze çıkıyor. Opera izlemek için koltuğuna oturan birinin 3 saat üvertür dinlemesine benziyor. Bu moda yeni çıktı. Kitapların arkasındaki kitap listelerine ait sayfalar azaldıkça, başlangıçtaki bu “giriş” daha doğrusu “girememe” sayfalarının sayısı nedense arttı. Böylece kitabın ilk sayfasına ulaşıp bir an önce bir öyküyü ya da romanı okumak için geçmemiz (çevirmemiz) gereken engeller (sayfalar) çoğalmış oldu. Deyim yerindeyse kitabı okumaya başlamadan önce tık nefes kalmış oluyoruz. Buna rağmen bu kadar zor “girilen” kitaplar, bizi bambaşka kitaplara götüren listelerin ya da diğer kitaplar hakkında bilgilerin yer aldığı sayfaların çıkartılmasıyla birdenbire biter oldu. Tabii bomboş bir iki sayfa bizi kitap sonunda bekliyor çoğu kez.

 

Yayıncılığımızın atılım yaptığı bir dönemde bir kitap tasarlarken, belli konularda bir standartlaşmaya gitmek gerek diye düşünüyorum. Özgeçmiş ya da içindekiler kısmı kitabın başında mı yoksa sonunda mı yer almalı, iç kapaklar kaç kez tekrar edilmeli, hangi bilgi tek başına bir sayfaya konulmalı, sol sayfalar bu tür bilgiler için kullanılmalı mı kullanılmamalı mı? Bütün bunlarda bir uzlaşma sağlamak gerekiyor acilen. Aynı yayınevinin aynı tür kitaplar için bile bir standart geliştiremediğini üzülerek görüyoruz.

 

102- Bazı yazarların neredeyse bütün yazdıklarıyla Hollywood için doğal bir kaynak olarak göründüklerini söyleyebiliriz. İlk aklımıza gelen Stephen King. Benim ulaşabildiğim kaynaklara göre 1976’dan 2006’ya kadar, toplam 51 eseri televizyona ya da sinemaya aktarılmış. Bunlar arasında  benim için diğerlerinden ayrı yeri olan iki film “Hearts in Atlantis” ve “The Green Mile (Yeşil Yol)”. “Langoliers” de çok ellenmemiş bir konuya, zaman kavramına, çok ilginç bir bakış getirmesi açısından benim için unutulmaz bir film olmuştu. Yeşil Yol, en az filmi kadar hoş bir kitaptı ve filmini izledikten sonra kitabını okumak için dayanılmaz bir istek oluşmuştu. Stephen King yazmayı sürdürdükçe pek çok kitabının daha filme çekileceğini kestirmek zor değil. Bunlardan biri bana göre yazarın en başarılı romanlarından biri olan  22/11/ 63, Amerika Bileşik Devletleri’nin 35. başkanı J.F.Kennedy’e bu tarihte  Dallas’ta yapılan suikasti merkeze alıyor. Sıradan Amerikalının hep aklındaki bir konuyu gündeme getirmesi açısından, romanın bir süre sonra filme çekileceğini ve  belli bir ilgiyi çekeceğini kestirmek güç değil.

 

103-Sol Gazetesi  5 Mart 2013 Salı günkü sayısında Türkiye’de günlük gazetelerin pek yapmadığı bir şeyi yaparak benim için çizgi roman dünyasının en önemli yapıtlarından biri olan Ken Parker’e tam 2 sayfa ayırdı. Ken Parker karakterinin İvo Milazzo ile yapılmış bir söyleşiyi de içeren sayfalar çizgi roman severler için tam bir sürpriz oldu. Sol Gazetesi’ni kutluyorum. Sol düşünce, çizgi roman dünyasını küçümsemediğini göstermiş oldu. Yıllar önce bir başka sol bakışlı edebiyat dergisinde, Edebiyat ve Eleştiri’de Ahmet Yıldız ile ben, o sıralar Ken Parker’deki açıkça sol düşünceye dahil insanlık duruşunu erken keşfedenlerden biri olarak, şenlikli bir söyleşi gerçekleştirmiştik. Ken Parker, asla görmezden gelinemeyecek, farklı bir çizgi roman kahramanı olarak ayrıcalıklı bir köşeyi kesinlikle hakediyor.

 

 

Ken Parkerin Rodeo Yayıncılık’tan çıkan Şubat 2013 tarihli 48. sayısında Ken Parker’in ağzından dökülen şu sözler, ne demek istediğimizi az çok eleverecek cinsten. Ken Parker’ın Batı Amerika’ya doğru yola çıkan göçmenler ve Kızılderiler ile ilgili girdiği bir diyalogda şunları söyler: “Sen onlara göçmen diyorsun ama Kızılderililere göre işgalciydiler.” Ken parker’ın arkadaşının yanıtı:“Hikaye! Sadece bir sürü vahşiye biraz medeniyet götürmek istiyorlardı!”

 

Ken Parker bunun üzerine şöyle söylüyor: “Bence hiçbir topluma zorla birşey kabul ettirilemez. En üst düzeyde medeniyet veya refah bile. Aksi takdirde, Anayasamızla da korunan en temel haktan, yani kendi mutluluğunun peşine düşme özgürlüğünden mahrum kalırlar.” Arkadaşı şöyle devam eder: “Hay şeytan! Bu büyük laflarla aklımı karıştırıyorsun. Bu kadar eğitimli olduğunu bilmiyordum.” Ken Parker’ın bu sözlere yanıtı onu tanımamızı ve hayata bakışını anlamamızı  sağlayan ipuçlarını verir niteliktedir: “Eğitimli sayılmam. Biraz kitap okudum hepsi bu. Ve anladım ki ne kadar çok şey bilirsen kandırılman o kadar zorlaşır.” Burada eğitimin sanki tüm sorunları çözecek bir araç olduğuna ilişkin idealist bir yaklaşıma teslim olmuş gibi görünse de Ken Parker, devamında dünya gerçeğinden çok da bihaber olmadığını şöyle ortaya koyar: “Aslında öyle veya böyle yine kandırılıyorsun ama okumuşluğun varsa en azından bunun farkına varırsın.” (Ken Parker, Rodeo Yayıncılık, Şubat 2013, Sayı 48, s.30-31)

 

Daha önceleri Bukowski’yi de solculuğun geniş kümesine yerleştirmiştim. (Charles Bukowski’nin Kavgası ve Satır Ralarındaki Solculuğu, Alter Yayıncılık, Ocak 2009) Şimdi Ken Parker’ı da solcu olarak niteliyorum. Biz solcuyuz ve aslında çoğunluğuz. Ancak çoğunluk içinde çok azımız solculuğunun farkında. Solculuk, adalet, hakkaniyet, eşitlik, kardeşlik ve sömürüye karşı olmak demek.

 

 

Ken Parkerın bu son sayısında onu daha iyi tanımamıza ve solculuk kümesine yerleştirmemize dayanak olacak sözlerinden bir örnek daha: “İster Beyaz ister kırmızı derili olsun, insanların kötülükleri korkudan kaynaklanır.Korku da cehaletin çocuğudur.”

 

104- Kurgu Dünyada Mart Ayının Tarihi:

 

*1.Mart.1979: İngvar Ambjörsen’in İnsan Postuna Bürünmüş Köpek adlı romanının kahramanı ve anlatıcısı Saron, bugün sabaha karşı Oslo’daki evinde, geceyarısına doğru aldığı uyuşturucunu etkisiyle daldığı ağır uykudan birdenbire uyandığında Azrail tarafından ziyaret edildiğine inanacağı bir halüsinasyon görür. Görüntü bir aylık ömrü kaldığını, 1 Nisan 1979 günü öleceğini bildirir. Romanın son perdesi Saron’un yaşamının bitişini sembolize eden bir köpek ruhuna ulaşışının belirsiz betimlemeleriyle kapanır. Bir tükeniş türü olarak İnsan Postuna Bürünmüş Köpek, umutsuz, parasız ve yalnız bir hayatın kaçınılmaz sonuna işaret eder.

 

*7.Mart.1922: Gabriel Garcia Marquez’in Albaya Mektup Yok adlı uzun öyküsünün baş kahramanı Emekli Albay’ın oğlu Agustin bugün doğdu. Albay ve karısının tek çocuklarıydı. Bunu, öykünün ilk sayfalarında, o Ekim günü cenaze töreni olan bir müzisyenden söz ederken karısının ağzından öğreniyoruz. Ölen müzisyen, Agustin’den bir ay sonra, 7 Nisan 1922’de doğmuştur.

 

*12.Mart.1979: Paul Aster’in Sunset Park romanının baş kahramanı Miles Heler’in babası Moris Heler ile Miles’in öz annesi Mary Lee Swan, ilk tanışmalarından beş ay kadar sonra, bugün, 12 Mart 1979’da New York’ta evlendiler.

 

105. Thomas Bernhard’ın Yok Etme adlı romanı gerçekten muhteşem.“Durmadan denediğin halde bu insanlardan ömür boyu kurtulamadın, yaptığın her deneme sonunda başarısız oldu, onlardan kurtulmak için Viyana’ya gittin, Paris’e, Ankara’ya, İstanbul’a sonunda da Roma’ya ama boşuna.” (s.18) Ankara’nın Viyana, Paris, Roma ve İstanbul’la aynı cümlede, bu kentlerle bir arada anılması, bir Ankara sever olarak çok hoşuma gitti. Ankara artık en güzel yönü İstanbul’a dönmesi olan bir kent olmaktan çıktı. Hiç olmadığı kadar ulusal bilinci, aydınlık düşünceyi ve karanlığa yürekli muhalefeti barındıran kent oldu.

 

Şimdilik bu kadar. 13’ün bir katı olmayan bir sayıda duruyorum. 

 

 

Ali Ulvi Özdemir

 

Gerçekedebiyat.com