Bir Kitap Bağımlısının Notları 6 / Ali Ulvi Özdemir

Bir Kitap Bağımlısının Notları   6  / Ali Ulvi Özdemir

09 Şubat 2013 - 4743 kez okundu.

69- 5 yıldır bir taşra üniversitesinde yakın tarih alanında okutman olarak görev yapıyorum. Öğrencilere Nutuk’tan bazı bölümleri çalışmalarını söylediğim bir sırada bir öğrenci bana “Hocam, yazarını da söyler misiniz?” dedi. Önündeki bir kağıda not alıyordu. Yanlış mı anladım acaba, diye kendi kendime düşündüm. “Nutuk’un yazarını mı soruyorsunuz?” dedim şaşkın şaşkın bakarak. Öğrencim de bana bunda şaşılacak ne var gibisinden bakarak onayladı.

 

“Nutuk’un yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür” dedim. Öğrenci büyük bir ciddiyetle çalışacağı kitabın yazarını not aldı. 12 yıllık bir eğitimin ardından üniversite öğrencisi olmuş genç bir insandı ve Nutuk’u kim yazdı bilmiyordu.

 

70-Bu duruma çok üzüldüm. Çok sevdiğim öğretim görevlisi bir dostuma olayı anlattım. Üniversite öncesi temel eğitimimizin (ilk-orta-lise) yetersizliği üzerine biraz konuşuruz diye düşünüyordum. 12 yıllık bir eğitimden sonra bile Türkiye’nin kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük eseri Nutuk’tan habersiz olan öğrencilerin varlığı karşısında arkadaşımın da benim gibi şaşıracağını ve üzüleceğini düşünüyordum. Benden daha deneyimli olan arkadaşım acı acı gülerek bir kaç yıl önce kendi yaşadığı bir olayı anımsattı. Arkadaşımın anlattığına göre bir Eğitim Fakültesi birinci sınıf öğrencisi Kur-an’ı Kerim’den söz edilirken Kur-an’ı Kerim’in yazarını sormuştu!!!

 

71-Türkiye’nin en temel sorunu insanlarını yaşadığımız çağın gereklerine uygun olarak eğitememesidir. Ama içeriği boş diploma vererek istatistikleri kabartmak, dolayısıyla kendi kendimizi kandırmak konusunda bayağı iyiyiz !

 

72-Genç insanlar meraksız. Kendi adının anlamını bilmeyen, dahası merak etmeyen nice öğrenci gördüm. “Adının anlamını hiç mi merak etmedin?” diyorum. Büyük bir umursamazlık ve rahatlıkla “yoook” diyor. Bu insanlara bilgi vermeye çalışıyoruz. Oysa bu insanların çoğu için bilgili, eğitimli olmak değil diplomalı olmak önemli. Eğitim kurumu, ömrümüzden belli bir süre vermek karşılığında diploma alınan yer. Böyle insanlara, “bakın bu kitap” diyorum; zaman zaman bulundukları kentte 100 yıl bekleseler ulaşamayacakları, göremeyecekleri kitapları derste göstererek. Şaşkınlıkla karışık bir ilgiyle bakıyorlar. İçlerinden bazıları kitapları nerede bulabileceklerini soruyorlar. “Bulamazsınız” diyorum. Çünkü binlerce öğrencinin olduğu kentte doğru dürüst kitapçı yok. Sürüyle dönerci var.

 

73- 20 yıl kadar sonra yayınlanmış (!) bir kitap başlığı: Dini Sembol ve Söylemlerin Artması Görüntüsünün Gerisinde Gerçek Dinsel Bilginin Zayıflaması ve Dinin Özünden Uzaklaşılması Olgusunun Sosyal, Siyasal ve Ekonomik Nedenleri: Eski Türkiye Devleti Örneği (2000-2030)

 

74-Aradığım bir kitabı bulamama sorunu geçen ay yeniden karşıma çıktı. Çok sevdiğim bir arkadaşım taa Trabzon’dan arayarak İş Bankası Yayınlarından çıkmış ve benim de son 2-3 aydır kitapçı vitrinlerinde gördüğüm Winston Churchill’in, Martin Gilbert tarafından yazılmış biyografisini (1232 sayfa) bir türlü bulamadığını, Ankara’da bulursam kendisine göndermemi istedi. Hemen bulurum diye düşündüm, çünkü daha yakınlarda görmüştüm bu kitabı ve fiyatından dolayı almamıştım. Ama kısa bir araştırmadan sonra kitabın çoğunlukla gezdiğim hiç bir kitapçıda kalmadığını fark ettim. Bir kez daha yakın zamanda yayınlanmış kitapların piyasadan bir anda silinmesi olgusu ile karşı karşıyaydım. Anında bu kitabı bulmak bir saplantı haline geldi. Bir haftalık yeni bir araştırmadan sonra çok sık gitmediğim kitapçılardan birinde bir baskısını buldum ve dostuma gönderdim. Bir kitap avcısı gibi hissettim kendimi.

 

75- Beni bugüne kadar en çok etkileyen önsöz Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabına Nilüfer Kuyaş’ın yazdığı önsöz (“Çevirmenin Sunuşu” başlığını taşıyordu) olmuştur. Buna daha önce de değinmiştim. Okuyan pek çok kişi de bu önsözü kitabın kendisi kadar önemli saydığını söylemiştir sanıyorum.

 

Bunun dışında 2000’li yıllarda Yalçın Küçük’ün art arda baskı yaptığı kitaplarına her baskıda yazdığı giderek sayfa sayısı artan önsözleri de beni etkilemiştir. Yalçın Hoca daha sonra bu önsözleri her yeni baskıyı alamayan okuyucularını da düşünerek ayrı bir kitap yaptı. Sadece önsözlerden oluşan ve 2004 yılında İthaki Yayınları arasından çıkan bu kitap Putları Yıkıyorum adını taşıyordu ve bu önsözler kitabının da “Önsöz e Önsöz” başlığını taşıyan bir önsözü vardı.

 

76- Yalçın Küçük bu ülkenin yetiştirdiği en değerli bilim adamlarından biridir. Gerçek bir aydındır. Muhaliftir. Türk aydınının onurudur. Onu eleştiren, karalayan ve hatta ona her fırsatta saldıran insanlar arasında yazdığı kitapların tamamını değil, sadece 10 tanesini bile okuyan insan çıktığını sanmıyorum. Gözlemlediğim şu: İnsanlar Yalçın Küçük’ü televizyonda söylediklerinden tanımayı tercih ediyorlar ve bunu yeterli buluyorlar. Her zaman “beni çıkarın, bu ülkede muhalif ses kalmaz” diyordu. Bugün yaptığımız bütün tartışmalar Yalçın Küçük’ün olmadığı bir ortamda yapılmış tartışmalardır, bu yüzden eksiktir ve sonuç olarak da değersizdir.

 

77- Ama Yalçın Hocam da bilim adamı dürüstlüğüyle şöyle yazdı ve karşıtlarına yol gösterdi: “İç savaş, dış savaştan farklıdır. Her yerde iç savaşa katılanlar ve kayıplar tablosu, dış savaştan çok büyük ayrılıklar gösteriyor… Dış savaş, bir eğilim olarak, sıradan kütlelerin savaşıdır; iç savaşın bireyleri ise, yine bir eğilim olarak, toplumun seçkinleridir.” (Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler, 1830-1980, Tekin Yayınevi, 2.Baskı, Mart 1985, s. 40)

 

78- Yaşadığımız günler bu şemaya uyuyor. Yeni bir Türkiye yaratmak isteyenler bir aydın kırımı gerçekleştirdiler. Bu bir iç savaşa işaret ediyor. Ancak burada 21. yüzyılda bu iç savaşı “Soğuk İçsavaş” olarak nitelendirmek mümkün.

 

79- 5 Yıl boyunca sürdürdüğüm “Ne okursam okuyayım bir de Bukowski okuyayım” biçimindeki tek kişilik kampanyamı sona erdirdim. Bu süreçte Bukowski’nin bazı kitaplarını (özellikle bazı şiir kitaplarını) 20 kere okuduğum oldu. Bu kadar çok Bukowski şiiri okumanın önemli bir sonucu oldu: Artık Bukowski şiiri dışında şiir okuyamıyorum ve şiir algılayamıyorum. Bütün şiir evrenim Bukowski tarafından kalıcı olarak işgal edildi. Şikayetim yok. Bir şiir evreni, sınırlı şiirden oluşsa bile, bize, sadece bizim olan bir sınırsızlığı sunabiliyor. Bitince başa dönmeye ve yeniden okumaya iten güçlü eserlerle dolu, tekrar ettikçe bir zikir törenindeki gibi tekrar olgusunu yok eden ve yeteri kadar çoğaldığında her döngünün, her yeniden okuyuşun “yeni okuyuş” ve giderek “yeniyi okuyuş” olmasını sağlayan bir okuma serüveninde, “yeni bir insan” olmaya giden bir yola girmiş olabileceğimi de düşünmedim değil.

 

80- Bir yazarın, bir dönemin ya da bir kategorinin (örneğin klasik dediğimiz kategorideki) tüm (ya da çoğu) eserlerini üst üste (ya da art arda) okumanın farklı tatlar sunabileceğine artık kesinlikle inanıyorum. Klasikleri neden okumalıyız? Bize neyi gösterirler? Bu sorular hep sorulur ve farklı yanıtlar verilir. Bence klasik romanların bize verdikleri en önemli değer insanın kendine güvenidir. Bu güvenin ne boyutta olduğunu sadece bir cümleyle özetleyebilirim: İnsanoğlu için ölüm dahil çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur; çözemiyorsak, başaramıyorsak bu sadece geçici bir dönem içindir. Bu “geçicilik” geçince insanlığın “ilkel ilk dönem” olarak adlandırabileceğimiz ve şu ana kadar dünya üzerinde geçirdiğimiz tüm zamanı kapsayan uzun tek bir dönemi geride bırakacağımızı düşünüyorum. Bu henüz kapatamadığımız ilk döneme “uzun geçici dönem” diyorum. Yaklaşık 4.5-5 Milyar yıldan oluşan bu ilk ve tek dönem bittikten sonra “Özgür Dönem” diyeceğimiz ve sonraki tüm süreyi kapsayacak ikinci ve son bir dönemin başlayacağını sanıyorum. İnsanoğlunun hayatı sadece bu iki dönemden oluşacak.

 

81-19.yüzyıl insanoğlunun kendine güveninin en çok yükseldiği, buna karşılık 20.yüzyıl bu güveni törpüleyen, yok etmeye çalışan bir dönem oldu. Düşmeye devam ediyor insanoğlu, ama yere hızla çarpan bir basket topu gibi düşüyor. Düştüğünden çok daha yükseğe sıçrayacak. Dinin ahlaktan ayrılıp hızla biçime bürünmesi ve giderek sadece biçimden ibaret kalması, biçime yönelik yasakçı ve totaliter bir anlayışı da beraberinde getiriyor. Bukowski’nin “Sanat ölünce biçim açığa çıkar” sözünü hatırlatıyor bu durum. Müthiş bir içerik boşalması, müthiş bir cahilleşme…Bunu izleyen yeni dönemde yasakçılık karşıtı, özgürlük adına atılacak her adım daha doğrusu her tepki, beklenilemeyecek boyutlarda bir din karşıtlığı ve dinsel öze dönüş, dinin ahlakla bütünleşmesi ve ahlakın öne çıkıp biçimden arınması süreci ile paralel olarak ortaya çıkacak. Dinin öne çıkardığı isimlerin çoğu yüzünden ahlaktan uzaklaşmış dinsel söylem, giderek yoksulluk, haksızlık, ayrımcılık, azınlıkta olanları ezme ve eşitsizlik gibi nefret ettiğimiz sosyal, ekonomik ve siyasal süreçlere karışıyor, dahası bu gelişmelerin taşıyıcısı, payandası işlevine bürünüyor. Bu süreçleri soyan her tepkisel gelişme, bunlara bulaşmış dinsel etkileri de soyacak gibi görünüyor. Ne zaman? Tarih, tekerini ağır ağır çevirip hükmünü verdiği ve tez içinden anti-tezini çekip çıkardığı zaman.

82- Şimdi yine tek kişilik bir eylem başlatıyorum: “Yalçın Küçük özgürlüğüne kavuşuncaya kadar ne okursam okuyayım bir de Yalçın Küçük okuyayım.” Fare dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Varsın olmasın. Benim haberim oldu ya…

 

Bu amaçla bundan yaklaşık 25 yıl önce tıfıl bir üniversite öğrencisiyken okumaya başladığım Yalçın Küçük kitaplarından Aydın Üzerine Tezler’i, ilk cildinden okumaya başladım. Bu ilk cildi, arkasına yazdığım bir nottan da anlaşıldığı gibi 14 Eylül 1988 ile 20 Eylül 1988 tarihleri arasında 6 günde okumuş, bitirmişim. Kitap notlarıyla birlikte 702 sayfa. Şimdi on beş gün geçti henüz 450. sayfaya yeni geldim! Yalnız 25 yıl önce olmayan olaylar araya giriyor bu defa: “Oğlum sen hala yatmadın mı?”, “Kızım ödevini yapsana”, “Baba”, “Baba”, “Baba”, “Ulvicim Bir bakar mısın?”, “Baba”, “Ulviciiim…”, “ULVİİİİİ”, “Tamam, tamam, geliyorum, bir kitap okumaya bırakmadınız ya.”

 

83- Jack London, edebiyat severlerin ilgisini her zaman çekmiş büyük bir yazardır. Sanırım buna kimsenin itirazı olamaz. Jack London’un hayat öyküsü de kendi yazdığı romanlardan farksız. İşte bu muhteşem hayatı aktaran iki kitap 2012 yılında ardı ardına yayınlandı. Bunlardan biri James L. Haley’in İş Bankası Yayınları arasından çıkan 344 sayfalık kitap. Diğeri Irvıng Stone tarafından kaleme alınmışve Destek Yayınları arasından çıkan 364 sayfalık kitap. Neredeyse aynı cümlelerle başlıyorlar; 4 Haziran 1875 günü San Fransisko Cronikle gazetesinde yer alan bir haberle. James Haley’in kitabı daha bilimsel bir kaynak havası veriyor. Arkasında geniş bir kaynakça ve bir de dizin eklenmiş. Irvıng Stone’nin kitabı ise başlı başına bir Jack London romanına benziyor. Her ikisinin de okunmasının ayrı bir lezzet olacağına inanıyorum.

 

84- İş Bankası Yayınları’nın biyografi dizisi, okumayı sevenler için, kitap dostları için büyük bir kazanç. Bu serinin kendisinin de ürünlerinin her biri kadar muhteşem bir set olabilmesi için daha pek çok kişinin hayat öyküsünü içermesi gerekiyor. İlk aklıma gelen Atatürk. Bu seriden Dostoyevski gibi önemli yazarlar yanında Napolyon Bonapart gibi önemli tarihsel figürlerin de hayat öyküleri yayınlanmalı diye düşünüyorum. Napolyon gibi büyük bir komutan ve devlet adamının kapsamlı hayat öyküsünü içeren bir kitap hala çeviri eserlerimiz arasında yer almıyor. Büyük eksiklik. Umarım bu seriden sıra Napolyon’a da gelir.

 

85- Ancak İş Bankası Yayınları Askeri Tarih Dizisi’nin 10.kitabı olarak Geoffrey Wootten’in yazdığı Waterloo 1815 adlı kitabı yayınladı. Askeri tarih ile ilgilenen benim gibi meraklılar için olağanüstü bir kaynak. Bu arada bu kapsamda Timaş Yayınları’nın Dünya Savaş Tarihi dizisini ve Oğlak Yayınları arasından 2006’da çıkmış olan Bütün Zamanların Yetmiş Büyük Savaşı adlı kitabı da anmak isterim. Görsel malzemeyi de her şeye rağmen doyurucu bir biçimde içeren bu eserlerle tarih birikimimizin daha da gelişeceğine inanıyorum.

 

86- Turgut Özakman’ın Diriliş Çanakkale 1915 adlı eserinden uyarlanan ve Çanakkale 1915 adıyla gösterime giren filmi izledim. Sinema sanatı adına utandım. İlkokul müsameresi düzeyinde eserler tarihimizin bu değerli sayfasına yakışmıyor. Kimse kusura bakmasın, ama iki bilgisayar efekti, birkaç kahramanlık sahnesi ile insanların şoven duygularını okşamak, sanatı da ülkemiz sanat severlerini de küçümsemek anlamına geliyor. Biz daha iyisini hak ediyoruz. Bu söylediklerim Fetih 1453 filmi için de geçerli. Bir tarihi film yapmak istiyorsanız parayı verin, ki bulunabileceği anlaşılıyor, ya Spielberg’le anlaşın, size Savaş Atı (2011), Er Ryan’ı Kurtarmak (1998) gibi, ya da Mel Gibson ile anlaşın size Bravehart (1998), Patriot (Vatansever-2000) gibi filmler yapsın versin. Sinemamız adına acıklı bir durum.

 

87- Son ayda sahaflarda bir çok kitabın peşine düştüm. Bunlar arasında Ali Azeri’nin Elila Ajansı tarafından yayınlanan Azadistan Devleti ve Şeyh Muhammed Hıyabani (1918-1920) adlı kitabı bulmayı başardım. Ancak Ahmet İzzet Paşa’nın Nehir Yayınları arasından çıkmış 1992 tarihli Feryadım adlı anı kitabının sadece ilk cildini bulabildim. 2. cildi maalesef en önemli sahaflarda bile yok. Ancak geçen ay bulup satın aldığım kitaplar arasında Pera Turizm ve Ticaret A.Ş. tarafından 1999 yılında yayınlanmış Paul Fesch’in Abdülhamid’in Son Günlerinde İstanbul adlı kitap önemli bir kazanç oldu. Her yerde rastlanabilecek bir kitap değil çünkü. Yine bu türden kitaplara bir örnek İdea Yayınevi tarafından yayınlanan Frederick B. Artz’ın Orta Çağların Tini adlı kitap verilebilir. Bu kitabın da her yerde karşınıza çıkamayacağından emin olabilirsiniz. Thomas Bernhard’ın Yapı Kredi Yayınları arasından çıkmış Yok Etme de geçen ay kütüphaneme kazandırdığım diğer kitapalar oldu. Yok Etme, alışılageldik Bernhard kitaplarından farklı bir anlatıma sahip. Aynı yoğun anlatım, ancak bu kez daha kısa cümlelerle karşımıza çıkıyor. Bazen bazı kitapların sizi içine çektiğini, o kitabı okumanın güzel bir yolculuk olacağını en başından hissedersiniz. Yok Etme, daha en başından böyle bir yolculuğun ipuçlarını veriyor. Örneğin daha ilk sayfada, ilk cümle “…Flamina ve Piazza del Popolo üzerinden tüm Corso’yu geçip evime gelmiştim ki, öğlen saat ikiye doğru, annemin, babamın ve ağabeyim Johannes’in öldüklerini bildiren bir telgraf aldım.” diye bitiyor. Oldukça trajik bir giriş değil mi? Gel de gerisini okuma. Daha kitabın başındayken bazı kitapların biteceğine ilişkin bir hüzün duyumsarım. Bu her zaman olmaz. Yok Etme böyle bir kitap.

13’ün bir katı olmayan bir sayıda duruyorum.