Bir Kitap Bağımlısının Notları - 29 / Dr. Ali Ulvi Özdemir

Bir Kitap Bağımlısının Notları - 29 / Dr. Ali Ulvi Özdemir

20 Şubat 2017 - 5881 kez okundu.

266- 2016 yılının sonunda Çöküşten Zafere adlı kitabım Akıl Fikir Yayınları tarafından basıldı. Birinci Dünya Savaşında ve Kurtuluş Savaşı’nda savaştığımız cepheleri ele alıyor. Benim için yeni bir heyecan oldu. Umarım beğenilir.

267- Le Goff’un Ortaçağ Batı Uygarlığı adlı yapıtının, Ortaçağ ile ilgili en bilgi verici kitaplardan biri. Alfa Yayınları tarafından basılan ve Umberto Eco’nun editörlüğünde çıkan “Ortaçağ” başlıklı dizi dışında Ortaçağ Batı tarihi ve uygarlığı ile ilgili en doyurucu eserlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

268- Çok nadiren bir kitabı bitirdiğimde hemen tekrar o kitabı ikinci bir kez okumaya başlarım. Bu Bukowski’nin bir çok eserinde ya da Sapiens gibi yüzyılın şimdiden en önemli kitaplarından biri için gerçekleşir. Le Goff’un Ortaçağ Batı Uygarlığı’nı ise ikinci kere okumakla kalmadım, ikinci bir tane satın aldım. İlkini okurken neredeyse her sayfasında birçok satırın altını çizdiğim için kitap biraz hırpalandı. Bazı kitapları böylece iki kere satın almak gibi bir tavır da gelişmiş oldu bende. Bu tür kitaplara ayrı bir paye veriyorum kendimce. Bu tür kitaplardan biri de Atatürk’ün Nutuk adlı eseri. Bence Atatürk’ü övmek için de eleştirmek için de okunmuş olması gereken bir kitap. Nutuk’u okumadıysanız Atatürk hakkında konuşmaya hakkınız yok. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet yok edilirken “ne yapabiliriz?” diye ortalıkta dolanmaya ya da internette, sosyal medyada umutsuzca paylaşımlar yapmaya ya da beğen butonuna basmaya gerek yok. Hemen Nutuk’u okumaya başlamak gerek. 29 Ekim, 10 Kasım, 19 Mayıs gibi günler bu iş için güzel bir vesile olabilir.

269- Alessandro Barıcco’nun Şafakta Üç Kez’ ini okudum. Beğendim. (Can Yayınları, Birinci Baskı, İstanbul, Mart 2014)  Kapağında roman yazıyor. Ama nasıl bir roman bu? Birbirinden ayrı 2 parça var ve pekala 3 öyküden oluşan bir yapıt var. Benzer temalar ve mekanlar olabilir ama hepsine birden roman denilemez bence. Nereden buldum bu kitabı peki? Bazen yeni bir yazar keşfettiğimi düşünürüm. Aslında Alessandro Barıcco’nun okuduğum ilk romanı Emmaus’tu. (Can Yayınları,2. Baskı, İstanbul,  Eylül 2011) Emmaus, bir romanda olması gereken bir çok öğenin en ideal bileşimini yakalamış bir roman bence. Üslup, kişilerin canlılığı ve en önemlisi içlerinde bulundukları toplumsal çevrenin biçimlendirdiği kişiler olarak sunuluşları, toplumun “eskiyi” sürdürmeye koşullanmış geleneksel değerleri ile modernizmin günlük yaşam içindeki sinsi sokuluşları sonucunda belirginleşen çelişki ve sürüp giden ama giderek sertleşen çatışma, romana çok güzel yedirilmiş.

270- Yazarın hemen elime aldığım diğer kitabı ise… Mr. Gwyn oldu. (Can Yayınları, Şubat 2013) Ancak bu kitap Emmaus kadar sarmadı beni. Yine de bitirdim. Barıcco’nun Şafakta Üç Kez adlı anlatısını okudum. Tıpkı Mr. Gwyn’deki gibi edebi bir deneme ile karşı karşıya geldim. Yine de çok tatmin edici bir edebi eser olduğunu söyleyemeyeceğim. Edebiyat’ta bu tür denemelere karşı değilim, ama işlevsel olmalı. Aslında Barıcco, bu kısa anlatıda Mr. Gwyn romanında geçen bir romanın adına canlılık kazandırmak istemiş. Böylece Mr. Gwyn’e farklı bir edebi boyut eklemek istemiş ama Şafakta Üç Kez’i tekrar okumak isteği doğuracak kadar bir ilgi kuramadım iki roman arasında. Aslında bu deneme tam da böyle bir çabaya değmeliydi. Mr. Gwyn’i yeniden bu kez Şafakta Üç Kez ile bir arada okuyup farklı bir katmanı keşfetmek mümkün olabilmeliydi. Böyle olmuyor. Sadece Mr. Gwyn’in içinde bu romanla çok da ilgili olmayan bir parantez açılıp kapanmış oluyor. Böylece yeni bir yazar keşfettim mutluluğu çok kısa sürdü ve yazarın diğer kitaplarının peşine düşmekten vaz geçtim. Belki de ilk yapıtları olan ve her ikisi de uluslar arası ödüller kazanmış Öfke Şatoları ve Okyanus Deniz romanlarını bulup okumak daha iyi olacaktı, ama çoğu zaman olduğu gibi kitapçılarda bulamadım bu iki kitabı da.

271- İnsanlar zaman zaman kitlesel mantıksızlıkların, çılgınlıkların esiri olabiliyor. Tarih, siyasetin bir kavga sahası olduğu için geçmişimizi farklı değerlendiren , açıkçası geçmişi yalan söyleyerek, insanları yanıltarak, çarpıtan dedikodu tarihçiliği bu dönemde iyice azgınlaştı. Lozan Antlaşması, cahillerin, bilgisizlerin, ortaçağ kaçkınlarının, Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarının  yalanlarla karalamaya çalıştıkları bir konu olarak öne çıkıyor. “100 yılık süresi varmış”, “hezimetmiş” gibi yalanları ve saçmalıkları hiç okumadan, araştırmadan kabul etme eğilimindeki insanlara karşı yanıt niteliğinde eserler de yok değil. Bunlardan biri de Özgür Erdem’in Lozan Yalanları ve Gerçekler adlı eseri. Benim de “Lozan’da Başarıyı Ölçmek, Konular Bazında Bir Değerlendime”başlıklı makaleme geniş yer verilen önemli ve özenli bir çalışma. Gerçeklere ulaşmak isteyen herkese öneririm. (Bu arada Yapı Kredi Yayınları’nın Lozan Tutanakları’nın yeni baskılarını yayınlamasını bekliyoruz.)

272- Askerden döndüğümden itibaren savaş romanlarına özel bir ilgim oluştu. Biz de gelişmemiş bir tür nedense. Bu alanda Türk sineması, Türk romanını çoktan geride bırakmış durumda. Oysa roman bireyin gelişimi üzerine bir sanat türü olduğuna göre insanın kendini gerçekleştirdiği, kendisiyle yüzleştiği, kendi gerçeğiyle baş başa kaldığı bir ortam olması bakımından savaş romanı roman sanatı için belki de en geniş olanaklar sunan türlerden biridir. Bu açıdan kütüphanemde bu türden yayınlanmış eserlerin eksik olmamasına ayrı bir özen gösteririm. Guy Sajer’in Askerin Öyküsü adlı romanını İstanbul’da bir sahafta buldum. (Altın Kitaplar, 1972) Aslında roman değil, gerçekten yaşanmış olaylara dayandığı için anı-roman türünde sayabileceğimiz bir kitap. Bu kitabı ilginç yapan ise 2. Dünya Savaşı’nı, Alman askerlerinin bakışıyla anlatması. Savaşın haksız ve yenik tarafı oldukları için savaş romanlarında hep “kötü” taraf olarak betimlenen Alman askerlerinin de, en azından bir bölümünün, aslında 2.Dünya Savaşı gibi tarihin en büyük toplu cinnet olayının kurbanları olarak nitelendirilebileceğine yönelik bir bakış açısıyla öne çıkıyor kitap.


Kitapta benim ilgimi çeken bir nokta, belki de 2. Dünya Savaşı’nın en acımasız, en vahşi safhalarının yaşandığı Doğu Cephesinde bile zaman zaman iki taraf askerleri arasında ortaya çıkan yakınlaşma. Savaşın acımasızlığının ve ölüm yoğunluğunun arttığı uç noktalarda savaşanlar, bir an için hangi tarafta savaştıklarını unutup, tek ortak noktaları olan “savaşın kurban edilen çocukları” olma kümesinde bütün farklılıklarından arınırlar. Bu duruma ben bir makalemde “Çatışma Arası Düşmanla Yakınlık Kurma Motifi” adını vermiştim. Birçok savaşın bazı bölümlerinde karşımıza çıkar. Edebiyata ve sinemaya da konu olmuştur. Daha çok birlikte istemeden savaşın uzağında yan yana düşmüş az sayıda düşman askerleri arasında gelişen anlık ilişkilerdir, ama örneğin Çanakkale kara savaşları sırasında savaş tarihinin en inanılmaz görüntüleri ortaya çıkmıştır. Birçok anı kitabına konu olduğu gibi siperler arasında sigara ve konserve alış verişi gibi olaylar karşımıza çıkar. Arada verilen ateşkesler, bazen araları 10-15 metreye düşmüş siperlerin ortasında bir futbol maçında verilen su molalarına benzer görüntüler oluşturmuştur. Tabii savaşın her safhasında bu üstü en yoğun şiddet dalgası ile bile örtülemeyen insani duruma rastlayamayız, ama yer yer karşımıza çıkması bile Çanakkale Savaşları “Son Centilmenler Savaşı” adını verilmesine neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin Doğu cephesinde yaptıkları akıl almaz işkenceler ve acımasız toplu öldürmeler inanılmaz boyutlardadır. Örneğin Elem Klimov’un “Gel ve Gör” adlı filmi bu acımasızlığın bir yüzünü çok iyi verir. Ama zaman zaman da karşımıza Çanakkale savaşları sırasında karşılaştığımız manzaralar çıkar. Neden? Bence en önemli nedeni şiddetin anlamsızlaştığı ve sıradanlaştığı bir aşamada tarafların birbirine benzeşmesi. Sonuçta savaş da aslında bir iletişim, bir temas yolu. Tabii iletişimin en kötüsü. Bu haliyle savaşsız ortamda birbirlerini tanımayanlara, tanımak istemeyenlere bunun bedelini ödeten bir tür “tanışma”.  Birbirini tanımayanlar, özellikle siper savaşlarında birbirleriyle göreceli olarak uzun sayılabilecek bir karşılıklı duruş ve aynı tip günlük ilişkiler geliştirdiklerinde bu durum bir karşındakini tanıma ve onunla yakınlaşma nedeni olarak işlev kazanıyor. Guy Sajer’in Askerin Öyküsü adlı romanını okuduğumda Çanakkale savaşları sırasında karşıma çıkan manzaraya benzer şu satırlara rastladım. Burada esir düşen Ruslar ile Alman askerleri arasında gelişen ilişkilere ait bir sahne var:

“Almanlar da Ruslar da bu uydurma saçağın altın­da gülüşüyorlardı. Kimse yanındakinin dediğini anla­mıyordu ama, Hanover cıgaralarıyla maraşka ve tatar yaylası tütünü ikram ediyorlardı, Almanlarla Ruslar bir­birlerine. Hem cigaralarını tüttürüyor hem de olmaya­cak bir şey için gülüşüp eğleniyorlardı. Bu ‘olmaya­cak’ şey bence ömrümde başka hiç bir zaman tatma­dığım insanca bir sevincin simgesiydi. İşte hiçten şey, bu örtülerin altında insanı boğulurcasına öksürten tü­tün dumanı, bu acılar, kahırlar deryasının ortasında bu çılgınca neşe arasında herkeste bir morfin iğnesi­nin yatıştırıcı etkisini yapıyordu. Şimdi Ruslara karşı o çok söylenen kinden eser yoktu içimizde; unutulmuş duygular canlanıyordu yüreklerimizde.

Kırların ortasında mola veren bindirilmiş süvari alayına yetişmiştik. Her taraftan sızan yağmur suları, ağaçların altında sıralanmış arabaları şakır şakır yıkı­yordu. Wesreiau kamyondan indi; her halde süvari ala­yının komutanıyla konuşmaya gitti. Kamyonlardaki as­kerlerin sırtlarında, kendilerini yağmurdan koruyan ge­niş muşambaları vardı. Buna karşılık yanlarında ko­naklama malzemesi bulunmadığı için su birikintileri­nin içinde dönüştürüp durmaktaydılar. Sağnak halindeki yağmurun altında yiyecek dağıt­makla görevlendirilmiş iki asker her uzanan ele kuru bir sucuk tutuşturuyor ayrıca sekiz kişiye bir tayın ve­riyorlar. Biz de bunu hak geçmesin diye dikkatle bölüştük. Esirlere yiyecek bir şey verilmedi. Bunların ia­şesi disiplin tümenine bırakılmıştı.

Bir kenara çekilip şu bir iki lokma azığımızı tıkın­mak aklımızdan geçti ama öylesine balık istifi tıkılmıştık arabanın içine, kımıldayacak halimiz yoktu. Ca­nını güç belâ kurtarmış olan Rusların gözleri dört açıl­mıştı bize yiyecek dağıtılırken. Sonunda kirli ve ıslak ellerimizle ekmeklerimizin yarısını koparıp, bir kaç saat önce neredeyse bizi öldürecek olan bu adamlara verdik.” (s.318-319)

Oysa aynı cephede, başka bölümlerde başka askerler düşmanlarına ve sivil halka akla gelmez işkenceler yapmaktan çekinmedi. Savaşın acımasızlık katmanları altında bile yok olmayan bir insanlık damarı direnmeye devam edebiliyor. İnsanlığı ilerleten, umutlu olmamızı sağlayan da bu damar olmalı.

273- Siperlerdeydik 1914-1918,  Birinci Dünya Savaşı’nı birçok bilimsel kitaptan hatta romandan çok daha iyi anlatan bir kitap. Tıpkı Erich Maria Remarque’nın yazdığı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok  gibi. Ama çizgilerin ve öykülerin çeşitliliği etkiyi artırıyor. Diğer çizgi romanlara benzemiyor. Okuyup da etkilenmemek mümkün değil. Son yıllarda Birinci Dünya Savaşı ile ilgili çok sayıda kitap yayınlandı. Aradan geçen 100 yıldan fazla zamandan sonra bu ilgi şaşırtıcı gelebilir. Bir şekilde İkinci Dünya Savaşı’na göre çok daha ilgi çekici bir konu nedense. Sanırım ilk olmanın getirdiği bir durum.



Birinci Dünya Savaşı, öncesinde Avrupa’da yaşanmış uzun ve güzel savaşsız dönemin insanları için gerçek bir travma oldu. Zweig bu dönem için Dünün Dünyası’nda  şöyle diyor: “1. Dünya Savaşı’ndan önceki dönemi en somut nasıl anlatırım diye düşünsem, sanırım en uygun tanım şu olur: Güven içinde yaşamanın altın çağıydı.” (Doğu Batı Yayınları, 4. Baskı, s. 19) Bu güzel dönemden sonra gelen savaş neredeyse mezbahaya sürülen insan toplulukları dönemi oldu. Tam bir siyah beyaz karşıtlığı yaşandı. Bu yüzden insanoğlu hala Birinci Dünya Savaşı’nın niçin çıktığına kafa yoruyor. Geriye bakınca tam bir çılgınlık. Hiç bir mantıklı açıklaması yok sanki… Bana göreyse en kestirmeden “rahat battı” diyeceğimiz bir çılgınlık hamlesi oldu. Siperlerdeydik 1914-1918, bu çılgınlığı en iyi biçimde anlatıyor.

274- Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı, (Can Yayınları,13. Baskı, İstanbul, Şunat 2015) bana, bir yönüyle, Hristiyan kültürü içinde bir aydının yazdığı bir tasavvuf kitabı gibi geldi. Tabii bütünüyle böyle değil. Ama çok benzerlikler var. Hatta daha iyisini bulamadığım için söyleyebilirim ki yer yer ateist bir tasassavuf yaklaşımı var. Açıklamasını yapamam ama benzerlikler fazla. Ayni ruh halinin ürünü bir yazım söz konusu neredeyse. Yoksulluğun, maddi zenginliğin kuşatamadığı bir iç derinlikten dökülen cümleler var. İnsanın bir şekilde yaşadığı hayatı bir hapishane gibi görüp içine gömülmesinin ve o küskünlük içinde kendine yeni bahçeler ve zenginlikler bulması gibi bir yönelimden besleniyor kitap. İçine düşülen bir kitap neredeyse ve çıkılamıyor, insan derinlerde bir yerde kayboluyor sanki.

275- Son zamanlarda uzun yıllardır çaba harcadığım bir tarih çalışması için 1918-1921 yılları arası Doğu Anadolu ve Kafkasya’yı anlatan bir kaç kitabı üst üste okuma fırsatı buldum. Bu dönemde bu bölgede yaşanan açlığı ve sefaletin boyutları hakkında daha önce hiç bu kadar sarsıcı bilgilerle karşılaşmamıştım.  Erden Akbulut’un derlediği ve Tüstav Yayınları arasından çıkan Milli Azadlık Savaşı Anıları (Birinci Baskı, Mart 2006) bunlardan ilkiydi. Açlığın insanları ne hale getirdiğine ilişkin satırlar şöyle:

“1921 senesi, Sovyetler Birliği için, Volga bölgesinde hüküm süren bü­yük kıtlık sebebiyle, benzeri asırlardan beri görülmemiş bir felâket yılı olmuştu: Beş milyon insan aç kalmış, yamyamlık baş göstermişti.” (Erden Akbulut (Derleyen), Milli Azadlık Savaşı Anıları, Tüstav Yayınları,1. Baskı, Mart 2006.)

Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki sefalet döneminde bizim de bulunduğumuz coğrafyada açlıktan insanın insanı yemesi (yamyamlık) olaylarından daha korkunç vakalar, başka anı kitaplarında da karşıma çıktı. Bunların hepsi Tarih ve Kuram Yayınevi’nin kitapları.

Tarih ve Kuram Yayınları, az ama hepsi birbirinden değerli tarih kitapları yayınlayan küçük bir yayınevi. Yayınladığı kitapları her kitapçıda bulamıyoruz.

Bu kitaplardan Albay Rawlinson’un Ortadoğu Hatıraları tarih meraklıları için okunması gereken bir kitap. Bu kitabın 84.sayfasında inanılmaz bir vahşet öyküsü yer alıyor:

“Suç, hemen hemen akıl almaz bir şeydi: Bir anne kendi çocuğunu yemişti ki, acı ve açlıktan kırılmanın uç noktaları için he türlü yardımı aldıktan sonra bile böyle bir suç işlenmişse sanırım mollaların verdiği hüküm genel kabul görecektir.”

İnanılmaz gelebilir ancak aynı olayın başka bir tanığı daha var. Bu kişi de İngiliz Generali L.C. Dunsterville. O da anılarında aynı olayı şöyle anlatıyor:

“Hamedan şehir halkının 50.000 kişilik nü­fusun yüzde 30’undan fazlası açlıktan ölme eşiğinde idi ve bunun çok büyük bir yüzdesi için ölüm kaçınılmazdı. Fakat Hemedan, çok büyük sayıda zengin insanları barındırıyordu ve bunlar buğday işinden yapmış oldukları aşırı kârın çok küçük bir yüzdesini gözden çıkarmış olsalar­dı hali vakti yerinde bu cemaat kendi kardeşleri arasındaki daha yoksul olan kimseleri açlıktan ölmekten kurtarabilirdi. Lâkin kendileri hiçbir adım atmamakla kalmayıp onlar için bir şeyler yapmak üzere adım attı­ğımda, grup organizasyonlarında yardımcı olmak, makbuz dağıtma vb. gibi işlerde bile önemli insanları yanıma çekmekte en büyük zorlukları yaşadım.” (L.C. Dunsterville, Dunsterforce Gizli OrduBakü’de İngiliz-Ermeni İşgali, Tarih ve Kuram Yayınları, Birinci Baskı, Mart 2016, s.112)

Asıl can alıcı satırlar ise şunlar:

“Yamyamlık olayları yaygın değildi ve bu suçu işlediği belirlenen suç­luların cezalandırılması suçun kendisinden daha kötü idi. Dolu mideli bir molla için açlığın acısından deliren zavallı insanları ölüme mahkum etmek kolaydı. Ailelerinin bir ferdini (altı yaşındaki bir oğlan çocuğu­nu) pişiren ve yiyen iki suçlu, bir anne ve kızı, dini otoritelerin emriyle telgraf bürosunun önünde taşlanarak öldürüldü. Bu durumda, suçlular küçük bir önem taşıyan ve erkek bir çocuğu yemiş olan kadınlardı. Aynı şekilde fecaat içeren suçluların erkek olduğu ve kurbanların kadın ol­duğu benzer hadiseler de vardı ancak bunların hiçbirisinin gün ışığına çıkarılmadığını biliyorum. Her zaman kadınlar gündeme getiriliyordu.” (, s.118)

Bu satırlarda tıpkı Rawlinson’un yazdıklarına sinmiş o küçümseyici, tepeden bakan, “ben uygarım, sen barbarsın” bakışını sezmek de mümkün. Söylenenlerin doğruluğu bir tarafa, belli bir dönemin emperyal bakışını ve doğu topraklarını cetvelle istedikleri gibi parçalamayı, bir yeri birinden alıp diğerine verirkenki rahatlıklarını ele veren bu anlayışı saptamak açısından son derece önemli eserler bunlar.

276- Ron Howard’ın yönettiği, orijinal adı “In The Heart of The Sea” olan, ancak Türkçe  Denizin Ortasında olarak sinemalarda oynamış bir film. Film çok ilginç ve yukarda sözünü ettiğim ürkütücü konuya odaklanıyor. Bir bakıma Piers Paul Read’in kaleme aldığı ve Türkçeye Soğuk Ölüm adıyla çevrilmiş romanda da anlatılan hikayeye benziyor. Bu romanda 12 Ekim 1972’de Uruguay rugby milli takımını taşıyan bir uçağın And dağlarında düşmesi sonrasında yaşananlar anlatılıyordu. (Piers Paul Read, Uycan Yayınları 1975) Bu olayda haftalarca kurtarılmayı bekleyen kazazedeler kar suyu içerek hayatta kalma mücadelesi verirken ölmüş arkadaşlarının soğuktan bozulmayan cesetlerini kırık cam parçalarıyla ince ince keserek yemek zorunda kalmışlardı. Roman tamamen gerçeklere dayanıyordu ve zamanında bayağı ses getirmişti. Denizin Ortasında bir bakıma bu romanın denizde geçen çeşidi diyebiliriz. Ama sinema teknikleri ve kurgusal olarak çok daha etkileyici olduğu söylenebilir.

277- Denizin Ortasında’yı izledikten hemen sonra filmin etkisi henüz kaybolmadan Herman Melville’in Moby Dick’ini okuma isteği duydum. Bazen bildiğim ama henüz okumadığım bir kitabı okumanın tam zamanının geldiği duygusuna kapılırım. Bu duyguyu ender yakalarım ve değerlendirmek isterim. Ancak Yapı Kredi Yayınları Kazım Taşkent dizisinden çıkan ve Sabahattin Eyüboğlu ve Mina Urgan çevirisi olan baskı piyasada yok. Böyle kitapları neden tekrar basmazlar anlayamıyorum. Ben de gidip Oda Yayınları baskısını aldım. (Selin Satar çevirisi). Aradığım kitabı ve baskıyı bulamadığımda okuma heyecanım da bir parça kırılıyor. Neyse ki biraz daha araştırınca Yapı Kredi Yayınları baskısını buldum. Şimdi iki değişik baskı var elimde.

278- Zaman zaman aynı yapıtın değişik çevirilerini karşılaştırmak mümkün oluyor. Bu bir eğlence olmuyor kesinlikle. Çünkü birbirinden o kadar farklı çeviriler söz konusu oluyor ki, hangisini okusak, diğeri sanki başka bir lezzetmiş de ondan uzak kalıyormuşum duygusu uyanıyor bende. Ancak iki çeviriyi yan yana koyup ikisini de birlikte okuma eylemi her defasında bir tanesinin daha iyi olduğu konusunda bir seçim yapmakla sona eriyor. Zaman zaman karşımıza çıkan çok kötü çeviriler ise saç baş yolduracak cinsten olabiliyor. Söylemek gerekir ki çeviri için resim yapmak, yazı yazmak, film yönetmek gibi sadece bilgi değil, deneyim ve yetenek de gerekiyor.

279- Aynı şekilde Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’ sinin Yapı Kredi Yayınları tarafından çıkartılan  7 ciltlik baskısı bende var, ama bu ciltleri satın aldığım dönemde yine Yapı Kredi Yayınları tarafından çıkartılan Delta serisinin iki ciltlik baskısı piyasada yoktu.  Bir şekilde Delta baskısından okumak istememe rağmen bu baskı tükenmişti, mecburen 7 ciltlik seriyi almıştım. Ama eseri Delta baskısından okuma isteği hala içimde uhde olarak kaldı. Bir türlü 7 ciltlik baskıyı okumaya başlayamadım. Şimdi Delta serisinden yeni baskı çıktı ve bu kez de bende 7 ciltlik baskı var diye Delta baskısını alamıyorum. Üstelik çok pahalı.  Okuma bağımlılığının değişik boyutları ve değişik kıvranışları, çelişkileri var.

280- Asuman Kafaoğlu Büke’nin Stefan Zweig’a Amok Koşucusu üzerinden yönelttiği suçlamalara katılmıyorum. (Cumhuriyet Kitap Eki, 9 Şubat 2017, s. 6) Tesadüf eseri ben de bu küçük romanı aynı dönemde okudum. Bence bu eleştiriler haksız. Roman kahramanının söylediklerinden yazarın sorumlu tutulması nasıl doğru olabilir? “…bu adamın sözlerinin roman içinde hiçbir şekilde yankı bulmaması…” gibi bir eleştiri edebiyat içi bir eleştiri sayılamaz. Yazar o dönemin panoramasını çizerken ve bunu söz konusu kişi ağzından anlatırken kurgusal olarak nasıl bir yanıt verebilirdi? Öyküyü anlatan kişi olay akışına aykırı olarak örneğin “benim yargılarıma karşın farklı düşünenler de vardı ve onlar da şöyle diyorlardı:” gibi bir açıklama nasıl ekleyebilir öyküye? Asıl sorgulanacak olan romanın geçtiği dönem, koşullar ve öyküde çizilen karakterin o koşullarla ilişkisidir. Örneğin bir ırkçı karakter yarattığınız bir romanda mutlaka bir hümanist yaratıp o kişiye laf yetiştirmesi mi gerekir? Tabi hayır. Ben bu eleştirilere katılmıyorum ve Zweig’e haksızlık edildiğini düşünüyorum.

281- 2016’da 85 kitap okumuşum. Okuyup da listeleyemediklerim de var. Bunların hepsinden söz etmek isterdim ama bende iz bırakan başlıcalarını belirtmek isterim. En azından “yeniden okumak ister miydim?” ya da “Yeniden okunmayı hak edenler hangisi?” gibi sorulara yanıt vermek isterim. Bu kitaplar arasında Vefa Önal’ın Varlık Kokusu’nu, Raymond Carver’in Azgın Mevsimler’ni, Ömür İklim Demir’in Muhtelif Evhamlar Kitabı’nı, Fernado Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı, Filmi’ni izledikten sonra romanını okuduğum Michael Punke’nin Diriliş’ini sayabilirim. Okurken gerçek bir edebi lezzet aldığım ve tadı damağımda kalan Umberto Eco’nun Sıfır Sayı’sını, Alberto Manguel’in Palmiyelerin Altında Stevenson’unu, daha önce de söz ettiğim ve bende yeni bir yazar keşfettiğim duygusu uyandırmayı başaran Alessandro Barıcco’nun Emmeus’unu ve 2005 Man Booker ödülü alan John Banville’nin Deniz adlı romanını sayabilirim. Eduardo Galeano’nun kara mizah diliyle yazdığı Ve Günler Yürümeye Başladı’ sı ise ayrı bir parantez hak ediyor. Bir çok kişinin burun kıvıracağı Joe Meno’nun Lanetlilerin Saç Biçimi adlı romanı ise roman sanatı, kurgu, öz-biçim ilişkisi, üslüp gibi açılardan “Roman nasıl yazılır?” kapsamında incelenmeyi hak eder ölçüde sıkı bir modern kent romanıydı. 4-5 yıl arayla okuduğum Aleksandr A. Bek’in Moskova Önlerinde adlı romanı ise kesinlikle son kez okunmuş olmadı. Monokl Yayınları tarafından çıkartılan Kafkaesk Öyküler ise içindeki bir kaç öykü dışında bende hayal kırıklığı yarattı. Bilimsel eserler arasında ise Yalçın Küçük hocanın Çıkış’ı bütün yazdıkları gibi tekrar tekrar okunmayı hak eden bir yapıt olarak öne çıkıyor. Kuşkusuz son yıların en önemli kitaplarından biri olduğu tartışılmaz olan Harari’nin Sapiens’i,  Le Goff’un Ortaçağ Batı Uygarlığı ile birlikte aynı yıl iki kere okuduğum kitaplar oldular. Bu hakkı daha önce sadece Bukowski’nin kitaplarına tanıyordum. 2016’da yayınlanan “yeni” Bukowski Kitapları ise (Kediler ve Çanlar Kimse İçin Çalmıyor, Parantez Yayınları) ise bence yeteri kadar doyurucu değillerdi. Belirtmeliyim ki Amerika’da Bukowski ile ilgili yayınlanmış çok sayıda eserin de yavaş yavaş Türkçe’ye çevrilmesi  gerekiyor.

Bilimsel eserler arasında Aykut Kansu’nun İttihatçıların Rejim ve İktidar Mücadelesi 1908-1913’ü, sadece 2016’nın değil, son zamanların en önemli eseri olarak ayrı bir yeri hak ediyor kesinlikle. Ancak bu kitap, son zamanların en önemli Türk tarihçilerinden biri olan Aykut Kansu’nun doktora tezinin aslında ikinci bölümü. 21 yıl önce yayınlanan ilk kitap (1908 Devrimi, İletişim Yayınları, Birinci Baskı 1995) ile bu kitap birbirinin devamı. Dolayısıyla keşke iki kitap tek bir kitap olacak şekilde yayınlansaydı diye yakınmadan geçemiyoruz. Bir romanın ilkini okumadan ikinci bölümünü okumaya başlamak gibi bir durum oluşuyor. Bence okumaya başlayacaklar önce ilk cildi ellerine almalılar.

282- Ken Parker bitmiş! Buna inanamıyorum. 59. Sayı Donovan’ın Tayfası başlığını taşıyor. Ve son sayfasında Altın Seri adını taşıyan bu dizinin bittiği yazıyor. Şimdi yeniden en baştan bütün maceraları okumak zamanı. Ken Parker… Bildiğimiz hiçbir çizgi roman karakterine benzemeyen, harika bir dosttu. Arka kapaktaki şu yazı Ken Parker’in kim olduğunu anlamamızı kolaylaştırıyor:

“Benim bahsettiğim adalet, tek kişinin yararlanacağı türden değil. Herkesin bir evi ve işi olmasını sağlayacak düzenden bahsediyorum. Adalet, yeterli maaş almak ve açlık çekmemektir. Çaresiz ihtiyarların terk edilmemesi, çocukların hırsızlıkla geçinmek zorunda kalmamasıdır.”

Herkese bol kitaplı günler dileğiyle.

Dr. Ali Ulvi Özdemir
GERCEKEDEBİYAT