Bir Dil Nasıl Ölür? Bir Dil Nasıl Yaratılır? / Kerem Gün

Bir Dil Nasıl Ölür? Bir Dil Nasıl Yaratılır? / Kerem Gün

12 Aralık 2017 - 3514 kez okundu.

 




Geçmişten geleceğe uzanan zaman çizgisinde dünya üzerinde var olmuş dilleri iki ana grup altında toplamamız olasıdır: Yaşayan diller ve ölü diller. Bu yazıda, öncelikle ölü dil nitelemesi üzerinde durulacak ve bir dilin ölmesinin neden ve sonuçlarına değinilecektir. Yazının ikinci bölümde ise insan eliyle yaratılmış kimi diller incelemeye alınarak söz konusu yaratım sürecinin neden ve sonuçları incelenecektir.

Dil dediğimiz kavramı “yaşayan” ve “ölü” şeklinde nitelemeden önce, dilin doğuşu üzerine var olan teorileri yüzeysel de olsa gözden geçirmek doğru olacaktır.

Dil, en basit tanımıyla bir bildirim aracıdır.  İnsanlar arasındaki ilişkilerde kullanılan jestler, mimikler, el, kol, yüz ve vücut hareketleri-toplumdan topluma az çok değişen anlatım ayrılıklarına rağmen-basit birer bildirim aracıdır.

Demek ki dilin doğuşundaki etken rol, bildirim dediğimiz sihirli kavramın içinde saklıdır.  Dilin doğuşuna dair ortaya atılan teorileri iki ana başlık altında toplayabiliriz: Bilimsel verilere dayanan teoriler ve kaynağını masal, mit ve söylencelerden alan teoriler.

Masal, mit ve söylenceler noktasında ortaya atılan tüm teorilerin kaynağı din temellidir.  İnsanoğlunun düşünce sisteminde, özellikle aydınlanma çağı öncesi dönemlerde, akıl erdirilemez veya bilinmez konulara dair açıklamaların neredeyse tamamına din/dinsel motifler bir çıkış yolu yaratmıştır.  Başta kader denilen kavram olmak üzere, insanoğlu üstesinden gelemediği durum veya koşullarda, birçok kavramı açıklamak için maneviyata sırtını dayamış ve böylelikle kimsenin karşı çıkamayacağı yapılanmaları kendi elleriyle yaratmıştır.

Günümüzde artık kabul görmeyen; ancak ne tuhaftır ki bazı ders kitaplarında halen anlatıla gelen bir inanışa göre dünyadaki ilk dil, yaratıldığına inanılan ilk insan olan Adem ve onun eşi Havva tarafından kullanılmıştır.

Bilimsellikten uzak olan ve ancak dinsel bir mitolojiden öteye gidemeyen bu görüşün, çeşitli kültür ve coğrafyalarda farklı isimlerle farklı varlıklara atfedilmiş hallerine rastlamak mümkündür.  Yine aynı noktada Babil Efsanesi de önemli bir yer işgal eder.



Babil Kulesi

Söylenceye göre insanların tamamı, Adem ve Havva kökeninden geldiği için, aynı dili konuşuyordu.  Bir gün kendilerini yaratan kudrete ulaşmak istediler. Elbette her ilkel kavim gibi yaratıcılarını gökyüzünde aradılar ve ona ulaşabilmek için bir kule inşa etmeye karar verdiler.  Bu kulenin inşasında kavga eden iki farklı kavim mensubunun çatışmasına tanrı el koydu. Gökyüzünden gelen davudî bir ses “Eyyy insanoğlu! Sen bana ulaşmak için gerçekleştirdiğin bu ulu ülkünün inşasında bile çıkarların için kavga ettin! Sana ceza veriyorum; bundan böyle her kavim farklı bir lisan konuşsun!” diye kükrer.

Böylelikle dünyadaki her kavim farklı bir ses ve lisanla konuşmaya başlar ve iletişimsizlik yüzünden birbiriyle bir daha uzun bir süre çatışamaz.


Söz konusu mitlerin kaynağı, her ne kadar tek tanrılı dinler olsa da bilimsellikten uzak ve kabul edilemezdir. Bugün, dilbilimcilerin neredeyse tamamının üzerinde hemfikir olduğu teoriye göre, dünya üzerinde dillerin doğuşunun nedeni farklı ihtiyaçlar ve elbette taklit mekanizmasıdır. Bugün bile insan yaşamının temel direğini coğrafya oluşturmaktadır.

Dört ayaktan iki ayağa terfi eden ilkel insanın tanımadığı bir coğrafyada yaşayabilmesinin de tek çıkarı birlikte hareket etme arzusudur. Bu birliktelik içerisinde, ilkel insanın dışarıdan gelebilecek doğa temelli tehditlere karşı ayakta kalabilmesinin de tek koşulu ilkel sayılabilecek bir uyarı sistemini geliştirmesiydi. İşte bu uyarı sistemini geliştirirken kendisini diğer canlılardan ayıran en büyük özellik olan akılı kullandı.

Akıl yardımıyla doğada gördüğü ya da işittiği bir takım sesleri taklit ederek gelebilecek herhangi bir tehlikenin haberciliğini yapan insanoğlunun, söz konusu taklit mekanizmasını çeşitli jest ve mimiklerle beraber sunması ilk dillerin, zannedildiği gibi mağara duvarlarına resim kazılamalarla değil; sözlü bir biçimde ortaya çıkmış olduğuna dair en büyük delildir.  Bu sistemin o yöredeki egemen coğrafi koşullar yardımıyla şekillendiğini belirtmiştik.

İşte bu noktada dünyanın farklı coğrafyalarında ortaya çıkan insanoğlunun o bölgelerin doğa koşullarına göre ses ve hareket birliktelikleri geliştirdiği de unutulmamalıdır. Bu farklılık, zaman içinde dünyadaki çeşitli dil kollarının ortaya çıkmasına da uygun zemini hazırlamıştır.

Doğa temelli yaratım sürecinin en belirgin kolu taklit mekanizmasıdır.  Bu teorinin geliştirilmesinde, yeni doğan bir insanın 2-3 yaşına kadarki süreçte anadilini öğrenmesi temel alınmıştır.  Bebekler, ilk olarak yakın çevrelerini gözlemlemeye ve hemen ardından o çevredeki hareket ve sesleri taklit etmeye başlar.

Bundan dolayıdır ki 5-6 yaşındaki bir çocuğu sadece konuşturarak yaşadığı çevre veya içinde büyüdüğü aile hakkında sağlam ve derin bilgiler elde edebilirsiniz.  İşte bu taklit mekanizmasının egemenliğinde gelişen konuşma dili, çetin doğa koşulları nedeniyle kısa olan insan ömründe bir kuşaktan bir diğerine aktarılamıyordu.

Bundan dolayı, en doğru olan tavırla, zaten doğada yer alan her simgeye bir ses/ses birlikteliği atamış olan insan, bu seslere atadığı simgeleri kalıcı kılabilmek için bunları duvarlara kazımaya başladı.

Bu, ilk ilkel alfabenin başlangıcıydı ve nihayetinde resim temelliydi.  Farklı coğrafyalar farklı gereksinimleri beraberinde getirir. Bundan dolayı farklı coğrafyalar, farklı konuşma dillerini yaratırken farklı resim yazılarını da ortaya çıkarmıştır.  Bundan dolayı dünya üzerinde mesafe açısından uzak olan kavimlerin yazı sistemleri de birbirinden oldukça farklıdır.


Bildirişim dediğimiz kavramın tanımına yeniden dönecek olursak, hayvanlarda bildirişme ilkel şekilde ve bir içgüdü ile gerçekleştirildiği halde, insanlarda dil aracılığıyla yüksek düzeyde bir sistem haline ulaşmıştır.

Dil, dilbilimciler tarafından, bir toplumu oluşturan kişilerin düşünce ve duygularının, o toplumda ses ve anlam bakımından geçerli ortak ögeler ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan çok yönlü ve gelişmiş bir sistem aracı olarak tanımlanmıştır.

Dilde, insan varlığının toplum içindeki binlerce yıllık yaşayışının zaman süzgecinden geçerek, billurlaşmış anlam ve özü bulunabilir.  Bu bakımdan, on binlerce kelime ve şekilden kurulmuş olan dil, yapı ve işleyişinin ayrıntılarına doğru inildikçe insan, toplum, millet ve kültür varlığına hükmeden çok yönlü ve derin anlamlı bir sistem olarak karşımıza çıkar.

Bu saptamalardan hareketle denilebilir ki her dil; kendi kuralları içinde yaşayan ve gelişen canlı bir varlıktır, insanın iç dünyası ile dış dünyasını birbirine bağlayan en önemli araçtır, kuşaktan kuşağa aktarılabilen ve toplumun çeşitli özelliklerini yansıtan sosyal bir kurumdur, kültürün koruyuculuğunu ve taşıyıcılığını yapan temel varlıktır. Bu noktada dilin en temel özelliklerini doğallık, canlılık, ulusallık ve sosyallik, seslilik ve birleşme şeklinde sıralayabiliriz.

Dil, canlı bir araçtır; insanlara, bireylere hizmet eder; fakat insanların keyfine bağlı değildir. İnsanlar dili istedikleri biçime sokamaz; ona değişik bir şekil veremez. Her birey dilin kurallarına dikkat etmeye, onun doğasına uymaya, onun kanunlarına boyun eğmeye mecburdur.

Dil kuralları, dilin kuruluşunu, yapısının biçimini gösterir. Bu kurallar, bir milletin dil zevkinin, dil anlayışının, kendine özgü dil tutumunun, kendi dil dünyasının-düşüncesinin yarattığı formüllerdir.

 

ÖLÜ DİL NEDİR? DİLLER NEDEN ÖLÜR?  

Ölü dil, bugün dünya üzerinde konuşanının ya da yazanının kalmadığı bir oluşum olarak tanımlanabilir.  Yukarıda değindiğimiz dil tanımlamasının öznesiz hali olarak niteleyebileceğimiz ölü dil oluşumunun çeşitli nedenleri vardır. Dilin öznesi olan insanın ortadan kalkması, dilin ölmesiyle eşdeğerdir.  Bu noktadan hareketle

a-savaş veya soykırımlar
b-göçler
c-asimilasyonlar ve ani kültürel değişimler

bir dilin ölmesi için gerekli ortamı hazırlayan başlıca nedenler olarak görülebilir.  Savaş veya savaş temelli soykırımların o dili konuşan topluluğu ortadan kaldırması, dilin ölmesi için yeterli ortamı yaratabilir.  Bununla birlikte coğrafi koşullar başta olmak üzere kimi egemen siyasal güçlerin de neden olabileceği göçler, yine bir dilin ortadan kalkması için gerekli koşulu yaratabilir.

Günümüzdeki savaşları bir kenara bırakırsak, özellikle ilk çağlardaki savaşların tamamen soykırım esasına dayandığını unutmamamız gerekir. Bu noktada ortadan kalkan özne, dili başıboş ve sahipsiz bırakacağı için dilin kısa sürede tarih sahnesinden silinmesine de neden olmuştur.

Savaşlar, soykırımlar ve elbette gerek iç gerek dış tehditlerle yaşanan göçlerin coğrafi koşulların değişimini de beraber getirdiği ve böylelikle asimilasyon  dediğimiz olguyu ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Asimilasyon, istekli ya da zorunlu bir göç neticesinde coğrafyasını değiştiren bir topluluğun dâhil olduğu bir başka coğrafya ya da topluluk içinde kültürel, siyasal veya inançsal olarak kaybolması şeklinde tanımlanabilir.

Bununla birlikte var olan coğrafi yöreye siyasal ya da askeri erkini kullanarak gelen egemen bir kuvvetin, burada bulunan topluluk üzerinde, topluluğun sahip olduğu tüm edinimleri ortadan kaldırmaya dönük insan haklarına aykırı tahakkümü de yine asimilasyon olarak nitelendirilebilir. Tarih incelendiğinde görülecektir ki bugün ölü dil olarak nitelediğimiz birçok oluşum ya yukarıda saydığımız nedenlerin biri ya da birkaçının taarruzuyla ortaya çıkmıştır.

Örneklemek gerekirse ilk çağların en büyük imparatorluklarından biri olan Hititlerin tarih sahnesinden kopuşu başta savaşlar olmak üzere birçok nedenle açıklanabilir. Hititlerin bu kayboluş serüveninin en başat öğesi olan savaşların zaman içinde imparatorluğu birden çok parçaya ayırdığına tanıklık ederiz. Hemen ardından ayrılan bu parçaların, küçük devletler/siteler şeklinde varlıklarını sürdürdüğü; ancak bunların da merkeziyetçilikten uzak yönetim biçimleri nedeniyle ya göç ederek çeşitli kavimler içinde eridiğine ya da başka imparatorluklar veya yönetimler altına girerek asimile olduğuna şahitlik yapabiliriz. İşte böyle bir oluşumda (ki bu süreç asırları alır), Hitit İmparatorluğu’nun dilinden geriye bir eser kalmaz ve Hitit dili varlığını ya asimile olduğu topluluğun diline yaptığı katkılarla sürdürür ya da içinde eridiği topluluğun dilini kabul ederek kültürel varlığına bir son verir.

Bugün Hititlerden elimize ulaşan taş tabletlerde de açıkça gördüğümüz gibi, dilin gelişim süreci söz konusu etkenlerden fazlasıyla etkilenmiş ve nihayetinde ortadan kalkmıştır. İlk başlarda başat öğe olan tablet çiviyazısı daha sonraları yerini egemenlik kuran kavmin diliyle çiftli kullanıma bırakmış ve daha sonraları egemen kuvvetin dilinin istilasıyla ortadan kalkmıştır.

Modern zamanlardaki asimilasyon çalışmalarında da-asimilasyon araçları biçim değiştirse bile-aynı tablo ile karşılaşmamız olasılık dâhilindedir. Büyük Britanya İmparatorluğu (Birleşik Krallık)’nun sömürgelerinde yürüttüğü dil politikası, asimilasyona dönük uygulamaların en somut örneklerini oluşturur. Bir dili öldürerek elde edebilecekleriniz, dünyada büyük maddi külfetlere girerek ele geçirecekleriniz karşısında kıyaslanamaz bile. Bunu bilen işgalci bir kuvvet, egemenliği altına aldığı/almaya niyetlendiği topluluk üzerinde kurnazca işleteceği bir “dil öldürme politikasıyla” amacına en kısa yoldan, en az külfetle ulaşabilmektedir.

1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra hızla genişleyen SSCB’nin egemenlik kurduğu Orta Asya Türk Kavimleri üzerinde 70 yıl boyunca uyguladığı Türkçe yasağı ya da Birleşik Krallık güçlerinin Hindistan orijinli İngilizce dil propagandasının başka bir açıklaması yoktur. Tüm bu uğraşların altında yatan gizli gerçek, dilin bir toplumu oluşturmadaki etkin rolüdür.

Geçmişten geleceğe uzana bir çizgide, bir toplumun tüm faaliyetlerinin; sevinçlerinin, hüzünlerinin, yengilerinin, yenilgilerinin, doğal afetlerinin veya savaşlarının, gelenek, görenek, örf ve âdetlerinin yani kısacası tüm edinimlerinin kayıtlı olduğu merkeze “toplumsal bellek” adını veriyoruz.

Bu toplumsal belleğin yaratımındaki başat öğe de sözlü ya da yazılı dilden başka bir şey değildir. Mağara insanının sahip olduğu basit konuşma dilini bir sonraki kuşağa iletmesindeki amaç ile günümüzde bir kuşağın bir sonrakine tüm bu edinimleri iletmesindeki ülkü paralellik gösterir.

İster toplumsal bellek ister kültür diyelim, sahip olunan bu hazinenin yaratıcısı olan dilin ortadan kaldırılması; bir toplumu temelsiz, köksüz ve elbette bilinçsiz bırakacaktır. İşte bu noktada savaşların başaramadığını, çok daha az bir gayretle, dil asimilasyonu başarabilmektedir.

Bugün Afrika kıtasında birliğin sağlanamaması veya Afrika kıtasındaki kavimlerin kolayca ortadan kalkmasının temel nedenlerinden biri de budur. Bantu dil ailesine mensup bu kıta dillerinin sayıca fazlalığı, bu dil gruplarının henüz yazılı kültüre mensup olmayan kavimlerce kullanıldığına işaret ettiği gibi, bu dillerin basit ve kırılgan yapılarına da bir delil teşkil eder.

Bundan dolayı konuşma dilinin egemen olduğu bir toplumda kültürün yaratım süreci; ancak dili kullanan bir kuşağın çok uzun ömürlü olmasıyla eşdeğerdir. Tüm bu olanaksızlıklar, toplum olma ve daha ileri düzeyde uluslaşma düşüncesinin Afrika’daki birçok bölge için imkânsız olduğunu da bize gösterir.

Yine aynı mantıkla Amerika’nın keşfi ve bu yörenin Avrupalı kolonilerce işgalinde de söz konusu mantığın işletildiğine tanıklık edebiliriz. Başta Portekizli tacirler olmak üzere, Amerika’ya ayak basan beyaz adamın giriştiği büyük katliamların ötesinde, yerlilere dillerini ve kültürlerini unutturarak gerçekleştirdiği kültürel asimilasyonun sistematiğine hayran olmamak imkânsızdır. 

İlk defa ne zaman ortaya çıktığını modern bilimin ışığında dahi tahmin edemediğimiz Maya – İnka kültürünü çok kısa bir sürede tarih sahnesinden silebilen bu vahşi asimilasyon, günümüzde koca bir Güney Amerika kıtasının İspanyol / Portekiz dilini konuşmasına neden olmuştur.


Dünya tarihine genel bir bakış yaptığımızda, birçok dilin söz konusu nedenlerle ortadan kalktığına rastlarız.

  
Finike dili

Bu diller arasında Akatça, Dalmaçyaca, Etrüskçe, Elamca, Finike dili, Frigce, Galatça, Hititçe (Luvice), İyonca, Karahanlıca, Sümerce, Partça, Urartu dili, Katalanik diller, Kenan halklarının konuştuğu diller ve Aramice gelmektedir.

Bu diller arasında Aramiceyi ayrı bir yere oturtabiliriz; zira Aramice, dili konuşan küçük bir topluluğa sahip olduğu halde, sadece bilimsel amaçlarla yaşatılmaktadır. Hatırlanacağı gibi Aramice, İsa’nın konuştuğu dildi ve orijinali elde olmamasına rağmen iddiaya göre ilk 
İncil de bu dille kaleme alınmıştı…

 

ÖLÜ DİLLER ÜZERİNE SORULAR 

Günümüz dilbilimcilerinin karşılaştığı en büyük zorluklardan biri, ölü bir dilin tercüme aşamasıdır. Ölü bir dilin öznesi olmadığı için tercümesi de büyük sorun yaratmaktadır. Ölü bir dil nasıl deşifre edilir? Bu konuda geliştirilmiş bazı yöntemler bulunmaktadır ve bunların başında yine doğa yardıma koşmaktadır. 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi ilk alfabe örnekleri doğa temelinden hareketle yaratılmış resim yazılarıdır.  İşte bu gerçekten hareket eden bilim insanları, doğada bulunan simgelerin söz konusu alfabeyle eşleştirilmesi yoluyla bir takım ipuçlarına ulaşmayı denemektedir.

Bugün dünya üzerinde ortaya çıkarılan ölü diller arasında, birkaç istisna dışında, tercüme edilemeyen bir yapı bulunmamaktadır. Kimi lokal diller, örneğin Antik Mısır’daki bazı rahip dillerinin çözümlemesi halen gerçekleştirilebilmiş değildir. Bu diller, var olan egemen anadilin içinde, günümüzdeki jargona benzeyen ve genellikle din temelli bazı cemaat veya tarikatlarca geliştirilmiş, tabir yerindeyse şifreli oluşumlardır. İşte bu nedenle çözümlenmeleri ve tercüme edilerek gün ışığına çıkarılmaları imkânsızlık boyutunda zorluklar göstermektedir.

Özellikle Antik Mısır ve Kuzey Avrupa kavimlerinde ortaya çıkmış kimi Pagan cemaatlerde görülen bu şifreli dillerin çözümü, geliştirilecek kimi bilgisayar programlarıyla mümkün kılınmaya çalışılmaktadır.


Dilbilimcilerin karşılaştığı bir diğer zorluk da bir ölü dili tercüme etmenin kolay olması; ancak dillendirmenin neredeyse imkânsız bulunması noktasında ortaya çıkmaktadır.

Ölü dil, kimse tarafından konuşulup yazılmayan bir oluşum olduğu için, yazı sisteminde tercümesi mümkün olduğu kadar konuşma sisteminde dillendirilmesi imkânsız bir durumu da beraberinde getirmektedir. Bu saptamamıza örnek olarak Antik Mısır’ın hiyeroglif yazısını verebiliriz. Bilindiği gibi hiyeroglif yazı sistemi bir resim bulmacasını andırır.

Günümüzde Antik Mısır’ın sahip olduğu tüm krallıkların hiyeroglifleri, alt lehçeleriyle birlikte, tercüme edilebilmektedir; ancak sesli olarak ifade edilebilmesi tahminlerin ötesine geçememektedir. Acaba bu insanlar, söz konusu alfabeyi nasıl seslerle okuyordu? Gırtlak egemenliğinde bir ses bütünlüğüne mi sahiptiler; yoksa üst damak ve sessiz harf egemenliğinde bir konuşma sistemleri mi vardı? Günümüz Arapçasına mı yakınlardı; yoksa Hititlilerin sahip olduğunu tahmin ettiğimiz kısa hecelerle gırtlak seslerinin mi hâkimiyetindeydiler?

Bunu çözebilmek ve eski bir Mısırlının konuşmasını yeniden canlandırmak için neler yapılabilir? Bu noktada bilim kurgu romanlarının ünlü yazarı Michael Crichton’un tesadüfen geliştirdiği bir teori çokça konuşulmaya başlandı. Crichton’un çok satan romanı 
The Lost World (Jurassic Park) adlı yapıtta dinozorların seslerini bulmak için bilim insanlarına önerdiği yöntem, bu aralar bilim dünyasında fazlasıyla tartışılmaya başlandı. Teoriye göre bir canlı doğumundan yetişkinlik sürecine kadarki devrede konuşma organlarını, verdiği/taklit ettiği sesler yardımıyla şekillendirir.

Bu teori, anadilin ortaya çıkış ve öğrenim süreciyle de paralellik göstermektedir; çünkü insan, doğumundan yetişkinlik dönemine kadarki süreçte öğrendiği anadili yardımıyla konuşma organlarını (ağız ve boğaz yapılanmasını) biyolojik olarak şekillendirir.

Bu nedenledir ki bir Türk’ün bir Arap gibi Arapçayı hemen telaffuz edebilip konuşabilmesi ya da bir Çinlinin Türkçeyi bir Türk gibi hemen dillendirebilmesi imkânsızdır. Söz konusu teori, bulunan iskelet ya da mumyalar üzerinde gerçekleştirilmeye çalışılan üç boyutlu modelleme yardımıyla yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır. Bu yolla bilim insanları, eski çağlardaki birçok dilin hangi seslerle konuşulduğuna dair önemli ipuçları elde edebilmeyi ummaktadır.   

 

YAPAY DİL NEDİR?

Yapay dil, çeşitli nedenlerle yaratılan ve yaşama geçirilen bir yapılanmadır. Yapay bir dilin ortaya çıkarılmasının çeşitli nedenleri bulunabilir. İlk zamanlarda sadece stratejik gereksinmelerle başvurulan bu yol, edebiyatın çeşitlenmesiyle kurgusal metinlerde karşımıza çıkan hayal dünyaların, paralel evrenlerin anlatımı için de inandırıcılık sağlanması amacıyla başvurulan bir yöntem olmuştur. Tarihin ilk dönemlerinde, yukarıda da bahsettiğimiz gibi, çeşitli gizli örgüt veya tarikatlar, var olan anadili jargonlaştırılıp kırarak bazı yapay diller elde etmişti.

Bu yapı, modern zamanlarda şifreli konuşmaların ve savaş/devlet sırlarının aktarımı gibi birçok stratejik nedenle vücut bulmuştur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası tarafından geliştirilen Enigma Makinesi’nin bir gizli/yapay dil yaratma veya var olan dili şifreleme gibi değişik amaçlarının olduğunu görebilmekteyiz. Yine değişik toplumların farklı coğrafi/kültürel nitelikler uğruna, daha çok yaşamı daha kolay kılabilmek için geliştirdiği yapay dillerin varlığından da söz edilebilir.

Buna örnek olarak da Karadeniz yöresinde, coğrafi nedenlerle çekilen iletişim zorluklarını aşmak için geliştirilen ve daha çok ıslık ve çığlık seslerinin egemenliğinde vücut bulan “kuş dili” örnek verilebilir.


Edebiyatın bir alt kolu olan fantezi edebiyatındaki yapıtlarda da yapay dilin varlığına rastlayabiliriz. Yazar bu yolla var olmayan dünyaların anlatımını gerçekçi bir tabana oturtmaya çalışır. Bu çaba içerisinde yeni bir dili yaratmanın zorluklarıyla karşılaşan yazarın gerçek dünyadaki bazı antik dilleri temel alarak yaratım sürecini şekillendirmeye çalıştığına tanık olabiliriz.

Bu alandaki en büyük örnek, ünlü İngiliz tarihçisi J.R.R. Tolkien’in tüm zamanların en çok satan romanı unvanını elinde tutan 
The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi) üçlemesidir. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi’nden hemen önce kaleme aldığı The Hobbits (Hobitler) ve Silmarillion (Elflerin Tarihi) adlı yapıtlarında temelini attığı söz konusu yapay dil(ler)i, Yüzüklerin Efendisi’nde en üst noktadan şekillendirir.

 
Hitit dili


BİR YAPAY DİL ÖRNEĞİ OLARAK WESTRON (ORTAK LİSAN)

J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde olmayan bir zamanın olmayan bir dünyası anlatılır.  Buna göre mekân yine bildiğimiz dünyadır; ancak bu mekân, bugün yaşadığımız dünyadan gerek coğrafi olarak gerek yaşayan halkları düşünüldüğünde farklılık arz etmektedir. Kitap, insanoğlunun egemenliğinin ortadan kalkmasından sonraki 3. bin yılda, insan ırkının temsilcileri ve hayal mahsulü olarak yaratılmış bazı yaratıkların arasında geçen savaş ve ilişkileri konu alır.

Yaratılan bu sahnede, bir takım farklı kültürlerin ve oluşumların vücut bulması da kaçınılmazdır. Her ırkın konuştuğu bir dil ve buna bağlı olarak sahip olduğu bir kültür vardır. Geçmişteki birlikte yaşama arzusuna gönderme yapılacak şekilde tasarlanan “Ortak Lisan (Westron)” ise birleştirici bir payda olarak okura sunulur.

Geçmişte insan ve Elf ırklarının birlikte yaşadığı ve tüm dünyaya egemen olduğu dönemlere gönderme yapacak şekilde tasarlanan bu lisan, yapay dile verebileceğimiz en iyi örnektir. 

 
J.R.R. Tolkien’in ünlü kitabı The Lord of the Rings   Westron dili (Ortak Lisan)

Tolkien, tarih profesörü olduğu dönemlerin birikimiyle, Westron lisanını kurgularken birçok tarihsel veriden yararlanmıştır. Dil dikkatlice incelendiğinde, yazı ve konuşma dillerinin birbirinden farklı olduğu ve modern bir gelişmişlik gösteren dil kavramına zıt bir yapıda dilin kurulduğu göze çarpar. Westron dilinde simgelerin verdiği seslerle konuşma dilinde çıkarılan seslerin uyumsuzluğu, çok kültürlü yapıya örnek teşkil edebileceği gibi, devşirme ya da karma bir kültürün haberciliği olarak da algılanabilir. Westron dilinin grameri tamamen Kuzey Avrupa kavimlerinin kullandığı dillerden alınma iken (ki bunlar arasında Keltçe ve Viking dilleri sayılabilir) konuşma dili olarak İbranice ve Orta Asya Türkçesine yakınlık göze çarpmaktadır. Westron dilini konuşan canlıların sesleri gırtlaktan vermesi ve sessiz harf egemenliğinde konuşmaya çalışması bu görüşümüzü destekler niteliktedir.

Yine alfabeyi oluşturmada da Tolkien’in izlediği yol, gramer veya ses vermede izlediği yoldan farklı değildir. Ermeni alfabesinin Göktürk alfabesiyle kırmasının yapıldığı sistemde, Viking harflerinden çeşitli alıntılar da göze çarpmaktadır.

Kitapta yüzeysel tarife sahip; ancak Peter Jackson’un aynı adlı filminde ayrıntılı biçimde yer eden ağıt ve şarkılarda da yine Kuzey Avrupa kavimlerinin melodik birikimlerinin kullanılması var olan yapıda isabetli tespitler yaptığımızı ortaya koymaktadır. Gramer açısından baktığımızda Tolkien’in İngilizcenin eski kurallarına sadık kalmasının yanında Türkçeden de etkilendiğini söylemek doğru olacaktır.

Westron dilinin bir lehçesi olan ve daha çok Orman Elflerinin kullandığı Sindarin lehçesinde a,e, o, u gibi sesli harflerin varlığının yanında dile yumuşaklık katabilmek için “y” sesinin de vokal harf sınıfına alındığı dikkatlerden kaçmamaktadır.  Bu yolla var olan yapıyı kırarak yeni bir dil yaratmaya çalışan yazar, İngilizcenin eski zamanlarına gönderme yaparken harf birleşmeleriyle daha öteye gidebildiğini ispatlama çabasına girer. 

Bu noktada Yüzük Savaşı döneminde Elflerin ve insanların Ortak Lisan ‘Westron’u kullanmaları, Hobbitlerin yine Ortak Lisan’a bağlı kalması, Entlerin (eski kavimleri temsil edecek şekilde) en eski Westron olarak nitelendirilen Eldar dilini kullanması; kötü tarafta bulunan Orkların Kara Lisan olarak belirtilen bir yapıyla hayat bulması ve nihayet Cücelerin çeşitli nedenle (Cücegazu adı verilen Moria Tünelleri’nde de sıkça gördüğümüz yazıtlarda olduğu gibi) Ortak Lisan’a dâhil edilmeleri tamamen kurgusal bir yapıyla gerçek dünyadaki siyasal/askeri oluşumlara birer gönderme niteliğindedir.

Bir farklı dil yaratım süreci de yine herkesin zevkle takip ettiği Hollywood yapımı Star Trek adlı filmde karşımıza çıkmaktadır. Bu yapay dil, ülkemizde Uzay Yolu adıyla gösterilen yapıtta yer alan hayali Klingon ırkı tarafından dillendirilen Klingonca(tlhIngan Hol)dır. Marc Okrand tarafından geliştirilen dil, filmdeki ırka daha fazla gerçeklik katma amacıyla ortaya atılmıştır. Nesne-fiil-özne şeklinde kalıplaştırılabilecek cümle yapılanmasını takip eden dilin, bugün dünya üzerinde birçok fanatiği bulunmaktadır. Ünlü arama motoru Google’ın da bu dile özel bir indeksleme hizmeti mevcuttur (http://www.google.com/webhp?hl=xx-klingon).


YAPAY DİL YARATIMI ÜZERİNE BAZI SAPTAMALAR

Yapay dil oluşumu, iki temel alanda kendini göstermektedir: İnsanların iletişimini kolaylaştırmak için yaratılmış diller (auxilliary language) ve tamamen sanatsal gereksinimlerle yaratılmış diller (artificial language).  Bugün dünya üzerinde çok kültürlülüğün ve farklı dilleri konuşmanın birçok zorluğu da beraberinde getirdiğine inanan bazı bilim insanlarının ortak dil yaratma çabası, birinci grup içinde ele alınırken yazarların bilimkurgusal yapıtlarda hayalî dünya veya ırkları inandırıcı kılma uğraşı ikinci grubu oluşturmaktadır.

Dünyada ilk yapay dili yaratan kişi Muhyi-i Gülşenî olarak bilinir.  İlginçtir ki Osmanlı coğrafyasında ortaya çıkan Muhyi-i Gülşenî, Bâleybelen adını verdiği dili, Osmanlı’daki çok kültürlülüğe ve farklı dil kullanımlarına bir çare olmak üzere 1574’te yaratmaya koyulur.  Osmanlı’yı çökerten nedenlerden biri olarak birçok tarihçi tarafından üzerinde hemfikir olunan bu çok kültürlü/dilli yapının açacağı zararların 16.yy’ın hemen başında farkına varan Gülşenî’nin söz konusu yarattığı dille 200’ün üzerinde kitap verdiğinden söz edilse de günümüze bu uğraştan çok da iz kalmamıştır.  Bâleybelen (dilsizlere dil veren) hakkındaki daha geniş bilgiye, Muhyi-i Gülşenî’nin aynı adlı yapıtını derleyen Mustafa Koç’un kitabından ulaşılabilinir.[1]

Gülşenî’nin sahip olduğu iyi niyetin bir benzeri de yakın geçmişte bazı Avrupalı dilbilimcilerde göze çarpar.  Ludwik Lejzer Zamenhof tarafından yaratılan Lingvo Internacia (Esperanto), J.M. Schleyer tarafından tasarlanan Volapük ve Uluslararası Yapay Dil Derneği tarafından oluşturulan Interlingua, insanlar arasındaki dil engelini ortadan kaldırmaya ve iletişimi daha sağlıklı kılmaya dönük açılımlar olarak değerlendirilebilir.  Özellikle Esperanto’nun ulaştığı başarı kayda değerdir; fakat tüm bu oluşumlarda göz ardı edilen kavram, dilin kültürü yaratmadaki başat öğe olmasıdır.  Her dilbilimcinin bildiği ve değiştirilemez bir yasa olarak kabul ettiği bu bağlantı, yapay bir dil yaratacak seviyede “dil” kavramına hâkimiyet kurmuş yukarıdaki isim ve kuruluşlarca nasıl göz ardı edilmiştir?  İşte bunun bir sonucu olarak, Esperanto örneğinde olduğu gibi, bu yapay dili konuşan kavimlerin bir süre sonra bağımsızlığını ilan etmeye çalışması veya ayrı bir cumhuriyet kurmaya çabalaması (1968, Rose Island Republic) gibi istenmeyen sonuçlar da ortaya çıkabilmektedir.


Rose Island Cumhuriyeti


Esperanto bayrağı

1968 yılında Esperanto dilini kullanan bir cemaatin, belki de 1968 bağımsızlık ruhundan etkilenerek, ayrı bir cumhuriyet kurmaya dönük çabası ve hatta deneysel komünal bir yaşama adım atarak bir bayrak dahi yaratması, dillerin çeşitliliğine ve dilin kültürü yaratmadaki başat rolüne verilebilecek en güzel örneklerden birini oluşturmaktadır. 

Sonuç olarak söylenebilir ki bugün dünya üzerinde 2000’in üzerinde dil varlığını sürdürmektedir. Bu sayının onlarca katı dil de ölerek sahip oldukları büyük bir kültür mirasını günümüze armağan etmiştir.  Ölü dillerin günümüzdeki modern dillerin hazırlayıcısı veya temeli olduğu, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, bilimsel bir gerçekliktir. Yapay dillerin ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bazı siyasal/stratejik koşullanmalarla tarih içinde yaratıldığı; ancak özellikle fantastik edebiyatın, sanatsal kaygılarla, yine yapay dil yaratımında etkin rol oynadığı görülebilir.  Bununla birlikte yapay dillerin, tüm insanlığı birleştirecek altın anahtar olarak tarih sahnesinde başrol oynamasını düşünmek de tıpkı bir fantastik edebiyat yazarının çabasına benzer.

Dil, beraberinde sahip olduğu tüm birikimiyle kültürü de yaratır. Tüm dünyanın konuşup yazdığı bir ortak dil, bütün yerkürede egemen olabilecek tek bir kültürü yaratacaktır. Bu da ancak ve ancak hayal olarak adlandırılabilir…     



[1] Muhyi-i Gülşenî. Bâleybelen. Der. Mustafa Koç.  İstanbul: Klasik Yayınları, 2006.

KEREM GÜN

GERCEKEDEBİYAT.COM