Bir asra tanık tabak / Nurten Çağlar

Bir asra tanık tabak / Nurten Çağlar

06 Kasım 2018 - 977 kez okundu.

 

Yüzyılın ilk çeyreğinde hem SSCB hem de Türkiye Cumhuriyeti, farklı çizgilerde gelişen iki devrimle dünyaya merhaba demişlerdi. Karadenizin bir ucunda yeni devletleri ayıran sınır, Sarp Köyünün iplik gibi akan deresiydi. Yalnızca toprakları ayırmamıştı sınır, akrabaları hatta aynı ailenin fertlerini de birbirinden ayırmıştı. Derenin doğusunda kalanlar bundan böyle SSCB vatandaşı olarak devam edeceklerdi yaşamlarına.

Oçamçira’da dükkân işletmeciliği yapan Şükrü efendinin de başına aynı şey gelmişti. Sınır kapanınca bulunduğu yerde kalmış akrabalarıyla, kardeşleriyle arasına bir daha hiç aralanmayacak bir duvar örülmüştü.

Yine de keyfi yerindeydi Şükrü’nün, daha gençti yeni evliydi, eşi Refiye ile mutlu bir yaşamları vardı. Maddi durumları dönemin koşulları göz önüne alındığında oldukça iyi sayılırdı. Hatta bir zamanlar sahibi olduğu dükkânda devrim yasaları gereği artık yalnızca bir memursa da balıkçılığı kendine ek iş edinerek durumunu korumayı büyük ölçüde başarmıştı.

Biraz arayla iki kızı oldu ailenin; önce Gülnaz, sonra da Kaniye. Sorumlulukları artmıştı anneyle babanın ama keyiflerine de diyecek yoktu hani dünya yıkılsa umurlarında olmazdı.

Ta ki, o kara gün bir kâbus gibi üzerlerine çökünceye kadar…

Pırıl pırıl bir yaz günüydü aslında. Şükrü her zamanki gibi arkadaşlarıyla balığa çıkmıştı. Daha henüz birkaç saat geçmişti ki Karadeniz yapacağını yaptı, aniden bir fırtına patlak verdi. 
Kayıkları alabora oldu. Şükrü’nün elinden arkadaşı tutmuştu ancak yeni gelen dalga Şükrü’yü tekrar almıştı. Ne canlı ne ölü bir daha kendisini geri vermedi Karadeniz. Kızları balığa gidip bir daha dönmeyen baba olarak hatırlayacaklardı. Babaları, balık gibi denize karışmıştı.

Fırtına patlak verdiğine Refiye kocası ıslanıp üşümüştür diye evdeki paltosunu alıp sahile inmişti. Orada kendisine kocasının boğulduğunu söylediler. Önce inanmadı, aylarca inanamadı, sahil boyunca gezip durdu. Sonra acı gerçeği kabullenmek zorunda kalınca bile bir türlü ayrılamadı sahilden, aylarca her gün gidip Karadeniz'in dalgalarına bakıp ağladı.

İki kızıyla baş başa kalmış genç bir dul kadındı artık. Bir daha da hiç evlenmedi.

İki yıl daha kaldılar Oçamçira’da, sonra Sovyet Hükümeti isteyenlerin dönmesine hak tanıyınca Refiye Türkiye’ye dönmeye karar verdi. Sınırın hemen diğer tarafında, akrabalarının yaşadığı Liman Köyüne gideceklerdi. Ama sınırdan geçiş yasaktı, on kilometre mesafedeki baba köyüne ulaşmak için önce Odesa limanına, oradan gemiyle İstanbul’a, oradan da Hopa’ya gitmeleri gerekiyordu.

Refiye, içlerinde resimdeki tabağın da olduğu sevdiği eşyaları sandığa koyup iki kızıyla birlikte Odessa Limanının yolunu tuttu. Burada vize ve diğer işlemler için bir hafta uğraştı ve sonunda kendilerini İstanbul’a götürecek gemiye binebildiler.

10 Kasım’da Odessa Limanından ayrılıp 13 Kasım’da İstanbul gümrüğünden Türkiye’ye giriş yaptılar. O gece bir otelde kaldılar.

Sabah uyanıp aşağı indiklerinde ortada bir gariplik olduğunu hisseder Refiye hanım. Oteldekiler, dışarıdakiler üzüntü içindedir, hatta bazıları ağlamaktadır. Şaşırarak ne olduğunu sorar, otel sahibi "Kemal Paşa öldü" der. Aradan üç gün geçmiş halk hâlâ ağlamaktadır. Refiye de onlarla birlikte… Ne olduğunu tam anlamasalar da annelerinin "Türkiye’yi kurtaran Atatürk ölmüş” sözlerini duyunca kızlar da ağlamaya başlar. Adeta trajik yaşamları halkın kederiyle birleşmiştir o an, hepsinin yasını birlikte tutarlar.

Çok fazla kalmazlar İstanbul’da. Birkaç gün içinde bir gemiye binip Hopa’ya doğru yola koyulurlar. 12 gün sonra Hopa Limanı ve hemen yanı başındaki Liman Köyü… Artık akrabalarının arasındadırlar. Yola çıktıklarından bu yana yaklaşık bir ay geçmiştir ve ellerinde kalan bir iki bavul eşyayla kendilerine bir yaşam kurma mücadelesi başlayacaktır.

Tabak bu mücadelenin daimi tanığıdır. Babalarıyla ortak geçmişin anısı olarak hep saklanır. Zaman önünden su gibi akıp geçer. Evin küçük kızı Kaniye de büyür bu arada. 18 yaşına gelince şair ruhlu bir subaya aşık olur. Evlenirler, tabak Kaniye’nin çeyiz takımı içinde yeni kurulan aileye emanettir artık.

80’li yılların sonunda Refiye hanım kızının evinde kuş olup göğe kavuştuğunda tabak hâlâ evdedir. Bir subayın yaşam yolculuğuna eşlik ederek neredeyse ülkenin yarısını dolaşmış, nice şehirler, kasabalar görmüş ama bir biçimde sağlam kalmayı başarmıştır.

Refiye’nin torunlarının büyümesini de gördü tabak, evliliklerini de. Bundan üç yıl kadar önce bir gün Kaniye’nin gelinine gelip "Bak kızım, benden hatıra kalmasını istiyorsan sana verebileceğim iki şey var, biri bu kupa, diğeri de bu tabak." dediğini de duydu.

*

O gelin benim. Tabağı seçtim, şimdi evimizde. Son zamanlarda ne zaman elim değse, Cumhuriyetin acılı bir gününde ülkeye giriş yapan tabak acaba Cumhuriyetin yıkılışına da mı tanıklık edecek diye endişeyle düşünmekten kendimi alamıyorum. Ailemizin bir tabağa gösterdiği sadakati bu ülkenin halkı Cumhuriyete, Mustafa Kemal’in emanetine gösteremeyecek mi?

Elbette bu günler geçer, her şey düzelir, Cumhuriyetimiz de yaşamaya devam eder. Tabak da gelecekte çok daha güzel günlere tanıklık eder hem ülkemizin hem ailemizin…

Not: Kaniye Hanım kuş olup uçmadan, bu tabağın öyküsünü yazmak istedim.

 

Nurten Yakış

GERCEKEDEBİYAT.COM