Bertolt Brecht’in Almanları Yalçın Küçük'ün Türkleri / Osman Çutsay

Bertolt Brecht’in Almanları Yalçın Küçük'ün Türkleri / Osman Çutsay

20 Mart 2013 - 7473 kez okundu.

Her şeyin zamanı var. Her zamanın da özgün ifadeleri. Yaşanan veya içinden geçilen somut zaman ve mekân, saptamaları, tavır alışları da belirliyor. Onları düşünmez, saptama ve tutumları tarihsellikleri dışında otomatiğe bağlarsak, yeni ama eskisinden çok daha bayağı bir din yaratmaya başlamışız demektir.

 

İki örnek verelim ve Almanya’daki Sol Parti içinde Türkiye’yi “anomali” ilan eden bir “Çalışma Çevresi”ne değinerek bitirelim.

 

Birinci örnek, unutulmaz Brecht’in başrolü oynadığı bir sahnedir: Bu büyük kırıcı, 1938 yılında, büyük bir belirsizliğin ve imhanın eşiğinde, Skovsbostrand’daki evinde, konuğu Walter Benjamin ile konuşmaktadır. Nazizm ve Hitler çılgınlığının Alman halkını tüm hücreleriyle ele geçirmiş olduğu zamanlardır; Brecht, notlar alan dostu Benjamin’le Goethe üzerine konuşurken sinirlenmiş ve şunları söylemiştir: “Almanlar boktan bir halktır. Hitler’den hareketle Almanlar hakkında bir genelleme yapılamaz demek doğru değil. Bende de kötü olan ne varsa Alman’dır.”  Benjamin’in notlarında var.

 

Brecht, 1938 yılında başka ne söyleyebilirdi?

 

Ama, zaman ve mekan hep akar. Bertolt Brecht, 1956’da Doğu Berlin’de öldüğünde, adı bile “Alman” bir cumhuriyetin yurttaşıydı: Alman Demokratik Cumhuriyeti.

 

Zaman akışkan bir kurgudur.

 

Benzer bir vurguyu Türkiye solunun belki bazen gereksiz yere hırçın, çokça yaramaz, ama kıvrak zekalı ve iyi kalpli bir çocuğu için yapamaz mıyız? 1980’lerde ve 1990’larda “Ben Kürt’ün yükselen başına, özgürleşmeyi aradığı, başkaldırdığı için hayranım” diyen, şimdilerde ise yeni yaşına hapishanede giren bu Türk devrimcinin, bazı Kürt politikacılarına yönelik “Türk halkına, aydınına ve onun cumhuriyetçi, aydınlanmacı, sosyalist geleneğine hakaret ederek bir yere varamazsınız, evdeki bulgurdan da olursunuz, AKP Türk halkını temsil etmiyor” mealindeki uyarıları, anlamsız mı? Aramızdaki politik mesafe, bu saptamaları yanlış kılar mı?

 

*

 

Asıl önemlisi: 1938 ve 1956’daki iki Brecht ile 1980-1990’ların ve 17 Şubat 2013’ün Yalçın Küçük’ü hiç mi benzerlik taşımıyor?

 

Tarih akıyor ve devrimciler, sadece sosyalizmde ısrarlı kalabilirlerse, etnik ve dinsel tuzaklardan kaçınabiliyorlar.

 

Ama Avrupa ve solu da kaynıyor. Türkiye’yi NATO, AB ve BM Barış Gücü kuvvetlerine davetiye çıkararak “demokratikleştirmekte” ısrarlı olanlarla kaynıyor. Örneğin kimilerine göre Almanya  çölündeki bir vahada, Sol Parti’de, Türkiye’yi ve onun sosyalist devrimcilerini sıfırlayan kararlar alındığı gözleniyor. “Çalışma grupları” oluşturuluyor.

 

Belli ki Avrupa solundaki yeni Gorbaçovlar ve Ufuk Uraslar, Türkiye coğrafyasında etnik boğazlaşma (“yüksek yoğunluklu içsavaş”) başladığında NATO ve Barış Gücü birliklerini göreve çağıracaklar. Sol Parti’deki bazı çirkin hesaplara ve bu parti içindeki kökleri Türkiye’ye uzanan sayısız Gorbi’ye ve bunların “stratejik hedeflerine” bir başka zaman değiniriz.

 

Biz, Bertolt Brecht’i ve bizden uzaklaşmayı maalesef bazen sol politika sayan Sevgili Hocamız Yalçın Küçük’ü, özellikle içeride bir yaş daha gençleştiği şu günlerde, Türkiye’yi artık sadece sosyalist bir hükümetin bir arada tutabileceği saptaması eşliğinde, aklımızda taşıyoruz. Sevgimizi ve nefretimizi saklayanlardan değiliz. Yalçın Küçük, bizler için, en azından benim için, son tahlilde, bir sevgi ve sorumluluk simgesidir; aramızdaki ayrımlar ortak bir zeminin bulunmadığı ve bulunamayacağı anlamına gelmiyor. Biz, ayrılmak için birleşenler değil, birleşmek için ayrılanlar sınıfındanız; bu, herhalde Lenin Okulu’nun da özetidir.

 

Büyük resimdeki büyük çürümeyi görüyoruz. Türkiye’nin tarih sahnesinden silinmesi için bütün kaleleri teslim aldığını düşünen piyasa diktatörlüğünü ve onun şu sıralardaki öncü partisi AKP’yi tanımıyoruz; hiçbir biçimde tanımayacağımızı da ilan ediyoruz. Dolayısıyla sosyalizm düşmanı AKP’yle “iş bitirenlere” buradan sesleniyoruz: Yırtarız, yaptığınız bütün anlaşmaları yırtarız; AKP Türkiye halkının temsilcisi değildir, onunla oynaşmalarınızı kabul etmeyiz. Recep Tayyip Erdoğan’la Jürgen Habermas’ın birbirine yakıştığı doğrudur; bu zihniyetlerin imza atacağı bir anayasayı bize ve sosyalizme açılan Türkiye aydınlanmasına kabul ettirmeniz mümkün değildir. Jürgen Habermas’ın ne bıraktığını görmek isteyen Yugoslavya’ya bakabilir.

 

Eklemiş olalım: Siz, Türkiyeci ve enternasyonalist  Türk devrimciliğini en iyisi hiç hafife almayın! Nasıl 90 yıl önce bize dayatılan gizli ve açık anlaşmaları yırttıysak, bugün Türk ve Kürt halklarına emperyalizme hizmetkârlık dışında bir gelecek biçmeyen tüm anlaşmaları, Türkiye’yi bir anomali olarak gören ve onun sosyalist geleceğini ortadan kaldıran tüm uzlaşmaları da yok sayarız.

 

İmzacılardan mutlaka hesap sorarız.

 

Türkiyeci bir sosyalizmin gücünü hafife almayın.

 

Osman Çutsay

(www.insanbu.com)

(Yalçın Küçük'e özgürlük" kampanyası: imza:la)

  

Gerçekedebiyat.com