Ben ve Omar Vignole

Ben ve Omar Vignole

07 Temmuz 2012 - 5880 kez okundu.

Cemal Süreya’nın Abdülkadir Bulut’u “kasabalı bir Lorca” diye tanımlaması o dönemin genç şairleri arasında günlerce tartışılmıştı. Bazısı bu tabirin ‘övgü’den çok ‘küçümseme’ içerdiğini, bazısı da tam tersini savunuyor, Cemal Süreya’nın gençlere daima sempatiyle baktığını, gençlerle yan yana durmaya özen gösterdiğini öne sürüyordu. Nitekim Hilmi Yavuz’un “Cemal Süreya onun için ‘kasabalı Lorca’ demişti: ben ‘Anamur’lu Aisopos’ diyorum” tabiri bu tartışmaya zarif bir göndermedir.

 

Taşralılık revaçtaydı o sıra. Başta Pablo Neruda olmak üzere; İspanyol, Latin Amerika şairlerinin hemen hepsi taşralıydılar, kendilerini ‘taşralı’ diye tanımlamaktan adeta gizli bir haz duyuyordular.

 

Tartışmalar çabuk küllendi bu yüzden. “Kasabalı Lorca” yakıştırması da fikir haznemizin taltif hanesine kaydedildi.

 

Akabinde gençler Dünya şairlerinden benzerlerini aramaya koyuldular. Ben uzaktan izliyordum bu “çaba”ları. Ankara’ya yabancıydım daha. Şiirlerim yeni yayımlanmaya başlamıştı. Bilgi birikimim yok denecek kadar azdı, ama deli gibi okuyordum...

 

Kimdi hatırlamıyorum. “Hüseyin Türk şiirinin Omar Vignole’sidir,” dedi. Omar Vignole mi? Bir sessizlik oldu, masadakiler imâyla bakıştılar. Adnan Azar, “Evet, Hüseyin şiirin Vignole’sidir,” dedi omzumu tıpışlayarak. İçim kabardı, nasıl heyecanlandım anlatamam.

 

Çok geçmedi. Pablo Neruda’nın Yaşadığımı İtiraf Ediyorum’unu (Çev. Ahmed – Burhan Arpad, 1975) okuyordum. Neruda, “Buenos Aires’te çok ilginç Arjantinli bir yazarı tanımıştım. Adı, Omar Vignole’ydi.” diyordu:

 

“Bu Vignole, Arjantin’de bir zamanlar çiftçilik yapmış, Buenos Aires’e gelirken de beraberinde bir inek getirmişti. Bu inek onun yakın dostu idi. Sık sık boynuna taktığı bir iple şehrin sokaklarında dolaştırırdı. O günlerde İneğin düşündükleri ve İneğim ve ben adlı kitapları yayınlanmıştı. Pen Klübün dünya kongresi ilk defa Buenos Aires’e geldiğinde, Victoria Ocampos başkanlığında toplanan yazarlar, Vignole’nin ineği ile kongre salonuna gireceğini düşünerek, korkuyorlardı. İlgili makamlara böyle bir tehlikeden söz ederek, ilginç dostumun geviş getiren arkadaşı ile kongrenin lüks toplantı yeri olan Plaza oteline gitmemesi için caddeleri kapatmasını sağladılar. Oysa, bu çabalar bir sonuç vermedi. Kongrenin en önemli bir anında, ünlü yazarlar klâsik edebiyatla modern edebiyat arasındaki ilişkileri tartışırken, benim iri-yarı dostum Vignole yanında hiç ayrılmadığı ineği olduğu halde salona girer. Herkesin şaşkın bakışları arasında hayvan bir de bağırmaya başlamaz mı, sanki konuşmalara o da katılmak istermiş gibi. Vignole ineğini bir kamyona yükleyerek, yayalara kapatılmış olan caddelerde polis kontrolünü atlatmış ve salona girmeyi başarmıştı.”

 

Bende şafak attı. Şuara taifesinin takıldığı kahveye damladım. Yaşar Miraç, Ahmet Erhan, Behçet Aysan, Adnan Azar, Akif Kurtuluş, Haydar Ergülen; hemen herkes oradaydı. Bir damla kan pıhtısı gibi masaya oturdum. “Kimdi lan,” dedim, “Hüseyin Türk şiirinin Omar Vignole’sidir diyen...”

 

Aradan çeyrek asır geçti. Ateş soğudu. Ama o sahne, arkadaşlarımın o anki bakışlarındaki taaccüp ve sinsi ışık, aklımda hâlâ ellenmeden durur. Dün akşam Düello’yu tekrar elime aldığımda, dünyanın en uzak rüzgârları, Mayaların o ‘teosofik’ sessizliği, bütün sağanak yağmurlar, pampalarda, kanyonlarda yankılanan içli göçmen şarkıları, aklımdan kalbime ağdılar yine:

 

neruda, neruda

senden sonra da

özgür yaşayacak

burcu burcu

leylakların yurdu

arokanya.

           

Bizi bir araya getiren Şiir’di. Türkiye’nin etnik bir denklemi gibiydik adeta. Yaşar Miraç safkan bir Laz’dı; Ahmet Erhan Adana’dan çok Mersin fellahlarına yakın görürdü kendini, Behçet Aysan’ın İstanbul levantenlerine, Makedon mültecilerine has bir duruşu vardı; Haydar Ergülen yanlışlıkla Eskişehir’de dünyaya gelmiş bir Sakson gibiydi; Şükrü Erbaş kendi deyimiyle maalesef bir Yozgat’lıydı. Salih Bolat, Ergül Çetin arada bir meclise dahil olurlardı, renk vermezlerdi.

 

Ali Cengizkan, Yunus Koray, bizden bir kuşak önde Gültekin Emre, İ. Mert Başat, Ahmet Telli, Hüseyin Atabaş, Azer Yaran Türkiye Yazıları “entelijansiya”sındandılar, uzak otururlardı, dergilerine şiir vermiyoruz diye kızarlar, veririz diye de ödleri kopardı. Mehmet Taner ve Enis Batur’la bir veya iki kez paylaştık aynı masayı, o da Ece Ayhan’ın sağlık sorunları nedeniyle. Ahmet Erhan’la hemen her gün buluşurduk, ya Zafer Çarşısı’nı arşınlardık ya Hat Kitabevi’ni. Behçet Aysan’la Yaşar Miraç tanıştırmıştı bizi. Yeni Türkü’nün çıkma arifesinde evine çay içmeye uğramıştık birlikte. Adviye Aysan o daracık, köhne evde bir Mona Lisa gibiydi: yahşi ve gülümser.

 

Pablo Neruda hepimizin idolüydü. Yaşadığımı İtiraf Ediyorum; şeceresi eski Portekiz, İspanyol gemicilerine, yerlilere, Mayalara sarkan bu taşralı şairin seyir defteri hepimizin adeta kutsal kitabıydı. Şili’nin ülkemizde bu kadar sevilmesinin, adına şiirler, kitaplar yazılmasının, Lorca’nın, bütün bir İspanyol, Latin Amerika edebiyatının Türk şairlerine eş değerde hüsnü kabul görmesinin saikası belki de yek başına Pablo Neruda’dır: çizdiği o taşralı şair profili. 

 

Sadece Behçet Aysan’ın değil hemen hepimizin bu kıtaya, Che Guevara’ya, Allende’ye, Şili’ye dair birçok şiiri vardır. Ama kaderi onlara, o devrim anıtlarına en çok yakışan Behçet Aysan’dır. Anadolu onun Küba’sı, Arokanya’sıydı. Ne diyordu “Tentürdiyot” şiirinde?:

                       

kerpiçler suya değince, ardıçlar

yıldızlar kadar uzakta toprak

savrulunca havaya bir avuç kül

çiğnedim ölüler eti ve safran.

                       

şehre, bir tentürdiyot

lekesi yayılıyordu.

 

taşradan geliyorum, taşradan…

 

Taşra ‘dışarılık’ demektir. Metropollerin dışında kalan her yer: şehirler, kasabalar, köy ve mezralar. Osmanlılar indinde taşra Bîrun hazinesinin mükelleflerinin ikâmet ettiği coğrafyaydı: Mısır, Suriye, Anadolu, Balkanlar.

 

70’li yılların lügatinde ise “kır”ın öbür adıydı, “kır gerillası”nın müstakbel vatanı. Doğrusu ya, ne zaman Neruda’nın, Lorca’nın bir kitabını, Behçet Aysan’ın Düello’sunu elime alsam bu sözcük fikir haznemde hep o yılların mecazıyla ete kemiğe bürünür.

 

Taşra sözcüğü Erzincan’da yayımlanan Le poète travaille (Şair Çalışıyor) yüzünden tekrar tedavüle girdi. Tartışmanın ilk muhasibi Turgay Fişekçi, ‘hukuk’ okumanın verdiği özgüvenle Fransız dilini koruma yasalarını hatırlatıyordu dergi sahiplerine. Tuğrul Tanyol’un tavrıysa Osmanlı atalarını aratır cinstendi, Erzincan’da çıkan bir dergiye Fransızca bir sıfatı ‘komik’ buluyordu.

 

Enis Batur “kaçın kurasıdır”, aristokratların, Jön Türklerin handikaplarını bilmez mi, Turgay Fişekçi’ye de, Tuğrul Tanyol’a da basıyordu tokadı. “Sınıfta canı sıkılan dışarı çıkmak istiyor. Sınıf boktan ve gerçekten çok can sıkıcı, en sıkı arkadaşlar dışarıda, eskiden taşrada şiir mi olurdu” diyordu: “Şair Çalışıyor demek bana kalırsa yetmezdi, sert bir isim gerekirdi: bulunmuş.”

 

‘70’li yılların devrimcileri, şairleri iyi bilirler: Pablo Neruda’nın en iyi çevirileri Hilmi Yavuz’undur, kimileri bestelenmiş, kimileri mitinglerde yüzbinler tarafından terennüm edilmiştir. Le poète travaille münazarasını okurken, onun şeref hanesine başka neler konulabilir diye düşünmekten alamadım kendimi. Murat Belge’yle, Özdemir İnce’yle, Enis Batur’la restleşmeleri dahil, nevi şahsına münhasır ne bir çıkıntı vardır, ne bir red veya kabul. Abdülkadir Bulut’a isnat edilen “kasabalı Lorca, Aisopos” yakıştırmasında da bütün fesatlık Cemal Süreya’ya aittir. Hilmi Yavuz Cemal Süreya’ya itiraz edeyim derken onun “Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir”inin gayyasına düştüğünden bîhaberdir: “Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı’nın kasabalısı-.” Ezcümle: Gebze adresli bir şiir dergisine ad seçilen “Ağır ol Bay Düzyazı” dizesi de bu şiire aittir.

 

Hasan Şimşek’in memleketinde yaşıyorum nicedir. Bir ineğim olmadı ama Omar Vignole olmayı gerçekten denedim. Katledilmeden iki yıl önce bir kültür şenliği nedeniyle Adana’ya geldiğinde Behçet Aysan’a da söylemiştim bunu. Kahkahası hâlâ kulaklarımda...

 

 

Hüseyin Ferhad

 

 

Gerçekedebiyat.com