Ben İbni Sina... Prof. Gülümser Heper'le romanını konuştuk...

Ben İbni Sina... Prof. Gülümser Heper'le romanını konuştuk...

05 Ekim 2017 - 733 kez okundu.






Yazar Profesör Dr. Gülümser Heper İbni Sina'nın hayatını romanlaştırdı. Ünlü Türk doktoru İbni Sina’nın yaşadığı tarihi kesitle bir tıpçı olarak mesleğini seçme aşaması, mesleğini sevip ilerlemesine etken olan olaylar soluk kesici biçimde anlatılıyor. Biyografik romanın tüm özellikleri başarıyla yansıtan kitap, bir roman olmanın özelliklerini de başarıyla taşıyor.

Tarih, tıp, Müslümanlık, İslamiyet üzerine tartışmalara da neden olacağını umduğumuz romanın yazarı Gülümser Heper’le Ahmet Yıldız konuştu.

 
- İbni Sina üzerine biyografik romanınız çıktı… Bu romanı size yazdıran neden neydi?

Öncelikle kitabı tanıtım imkânı verdiğiniz için sonsuz teşekkür ederim. Çünkü insanüstü bir emek verdiğimi düşünüyorum, bağışlayın.

Kitabı yazdıran en önemli güç, “hekimlerin efendisi" İbni Sina’ya biz Türk hekimlerinin borcunu ödemekti. Biz hekimlerin bu borcu ödemek için yeteri çaba harcamadığını düşünüyorum.

Zira adını bir hastaneye vermek onun ruhuna saygı için yeterli değildir. O ruha saygı onun gerçeğini resmetmek, bilimde yakaladığı başarının ardındaki kişiyi saf haliyle görebilmek ve ona o ruhu veren toplumsal dinamikleri bilmekten yani İslam felsefesini bilmekten geçer. Az da olsa bana kısmet oldu. Ne büyük bir onur.



İbni Sina'nın romanını yazmamın bir diğer nedeni, İslam Felsefesinin o dönemde Tıbba ve bilime bakışını resmederek, günümüzde Modern Tıp olarak tanımlanan tıbbın ruhunu nasıl kaybettiğini anlatabilmekti.  
Kaybettiğimiz İslam felsefesinin değerleriyle birlikte bilimde saygınlığımızı nasıl kaybettiğimizi ifade edebilmekti.

Hıristiyan dünyasının başlangıçta kabul etmekte zorlandığı Yunan felsefesinin İslam felsefesiyle harmanlanmasının mucizevi sonuçlar doğurduğu o dönemin gerçeği olan İbni Sina’nın yaşamından bir parça sergilemekti.

Bütün dinlerin çıkış felsefesinde yücelttiği insanın saf bir şekilde korunduğu sürece tüm dünyanın bir sofrada buluşabileceğini, aynı mekânda kardeşçe bilim üretebileceğini anlatmaktı. Kaybettiğimiz nice değerlerin ardından bir yandan gözyaşı dökerken bir yandan da kendimize gelmek için bir ışık yakmaktı.
Tabii ki bir diğer temel amaç her yazarın amacı gibi iyi bir eser çıkarabilmekti. Değerlendirmeyi okurlarıma bırakıyorum…
 
- Günümüz tıp çevrelerinde İbni Sina'nın önemi nedir ve ne kadar tanınıyor?

İslam Dünyası’nda Dünya Tıbbını etkileyen çok sayıda isim arasında öne çıkan iki isim vardır. Birisi İbni Sina diğeri ise Razi’dir.

Farklı görüşler olmakla birlikte Razi’nın hekimliği ön plandadır.

Ancak İbni Sina’nın hem hekimliği hem de filozofluğu ön plandadır.

Batı dünyası İbni Sina'yı “Avicenna” olarak tanıyor. İbni Sina’nın Avrupa’nın önemli Tıp Fakültelerindeki etkisi Orta Çağ’ın ilerisine taşmış, erken modern zamana kadar uzanmıştır.

El-Kanun isimli kitabı Razi’nin kitaplarından daha çok tercih edilen bir kaynak olmuştur.
 
- Kitabıyla ilgili birinci kaynak var mı?

Ne yazı ki İbni Sina’nın orijinal klinik kayıtlarını içeren ve El-Kanun’a eklenen belgeler kayıp olup, yalnızca 1593’te bir Arapça kitapta yaşatılan kayıtlar mevcut.



Gülümser Heper

 
-  İbni Sina’nın ne gibi çalışmaları vardı?

Onun çalışmaları günümüz tıbbına etkiye kadar uzanır. Onun araştırma tekniği olan "çift-kör" çalışma diyerek isimlendirilen mukayeseli çalışma tekniği günümüzün en değerli araştırma, çalışma yöntemidir.

İbni Sina’nın eserleri Avrupa’da 17. Yy dahil Tıp Fakültelerinin eğitiminde değişmez kaynaktır.  İbni Sina Avrupa’nın Rönesans ışığının yandığı dönemde eleştiriler almakla birlikte özellikle sağlam klinik tecrübeleriyle hep var olmuştur. Kanadalı bir hekim ve profesör olan Sör William Osler bir konferansında onu “Dünya tarihinde yazılan en ünlü Tıp kitabının yazarı” olarak tanımlamış, aynı zamanda onun öğretmen, felsefeci, hekim ve alim olarak tanımlamıştır.

İbni Sina’nın klinik hekimlik uygulamaları ise bugün bütün Modern Tıp kitaplarının içerisinde eritilmiş bir şekilde hep vardır, var olacaktır.

Bir diğer önemi ise şu an Alternatif Tıp olarak isimlendirilen tıbbın içerisinde halk hekimliğinin bir parçası olarak yerinden hiçbir şey kaybetmemiş olmasıdır.
 
- Klasik ve yanlış anlaşılabilir bir soru: İbni Sina Türk mü?

İbni Sina’nın Arap olmadığı mutlak. O dönemin yazılı iletişim geleneği üzerinden eserlerinin çoğunu Farsça yazması sosyolojik bir gereklilik. Türkçe eserleri bilinmekte. Doğru bir mantık silsilesi yürüttüğümüzde, dil üzerinden yapılan onca kavgaya rağmen saf bir Türkçeyle eser çıkarabilmek için Türk olmak bir zorunluluk. Ancak benim dikkat ettiğim en önemli şey şu: O’nun hekimliği Uygur Türklerinin asırlardır devam eden hekimlik uygulamasının bizatihi kendisi.

Zira iletişimin son derece sınırlı olduğu bir dönemde tıbbıyla bir halkın içerisinde erimek için onlardan olmak gereklidir.

Tabii ki Türk olduğunu düşündüren bir diğer faktör onun yaşam şeklidir. Klasik Arap ve Fars yaşam kültürüyle barışık değildir. Babasının İslam’ın yayılması döneminde diğer Türkler gibi İslam’ın içerisinde muhalif olan İsmaililik'i seçmesi bu yüzdendir. 
 
- Roman hayli tarihsel bilgi (devletler mezhepler olaylar) içeriyor. Hangi tarihi kaynaklardan yararlandınız?

Çok fazla kaynak diyorum. Mübalağa yapmıyorum.

Ancak farkında olduğunuz üzere ben bir tarih kitabı yazmadım. Dönemin tarihi gerçeklerine ve Tıbbi uygulamalarına bağlı kalarak bir kurgu roman yazdım.

Bu romanda gerçek olan tarihtir, yaşanılan olayların hemen çoğu kurgudur. Kaynak belirtmemem kaynaklara saygısızlıktan değil genel bilgiler olmasından.

Örneğin romanın temel konusu olan İbni Sina’nın Buhara’dan yola çıkarak yolculuk yapması,  Bağdat’ta eğitim alması tamamen kurgudur, böyle bir kaynak yok yani.

Yine hastanenin içerisindeki yapılan tüm tıbbi uygulamalar ve dersler bir kurgu. Romanda İbni Sina’yı böyle anlatarak halka ulaşmak temel amacımdı zira. 
 
Romandaki tedavi sahneleri nefes kesiyor. Bunlar gerçek mi? Okuduğunuz kaynaklar var mı yoksa siz mi yarattınız…
 
Hemen tamamını o dönemin Tıbbi uygulamalarına bağlı kalarak ben yarattım.
 
- Romanda Bağdat'ta dünyanın ilk hastane binasının olduğu hatta birkaç tane daha olduğu yazıyor? Bu doğru mu romanın gidişine göre mi? Bugünkü Bağdat'ın halini düşününce…

Dünyanın ilk hastahanesinin Bağdat’ta kurulduğu doğrudur. Aynı anda birçok hastahanenin kurulduğu da doğrudur. Bu hastahane, saf haliyle bir İslam eseri olmaktan ziyade kitapta da belirttiğim üzere Cundişapur’daki tüm kültürlerin temsili olan üniversitenin devamı niteliğinde.

Tıbbın branşlaşması bir İslam mucizesidir. Bağdat ise Abbasi halifesi El-Mansur’un verdiği isimle dört kapılı bir şehirdir; adı Madinat al-Salam’dır yani Barış Şehridir.
 
- Tıbbın bin yıl önce Doğuda hayli modern hale gelmiş olduğu anlaşılıyor romandaki ameliyat tedavi sahnelerinde… Bugünkü duruma nasıl düştük…

Batı’da hastaların içine cin girmiş muamelesi yapılarak çuvallarla Thames nehrine atıldığı; doktorların dinsel otoriteler tarafından linç edildiği, diş çekicilerin hekimlik yaptığı, sağlık hizmetlerinden sadece varsılların faydalandığı, sokakların pislik, sefalet, hastalık anlamına geldiği bir çağda, İslam tıbbı bugünün çoğu modern ameliyatlarını yapacak bilgi, tecrübe ve insani değerlerine sahipti.

Sağlık hakkı ise insan olmanın getirisi olarak düşünülmekteydi. Bugüne nasıl düştük sorusunu cevaplamak için bir çağın sosyolojik, siyasi, kültürel analizini yapmak ve kafamızı duvarlara vurarak hep birlikte ağlamak isterim.  
 
- Romanda İbni Sina'yı yetkin bir hekim yapan çevreye, hekimlik deneyimlerini ve hocalarını da anlatarak çok yararlı bir yapıt ortaya çıkarmışsınız. Romanı ne zaman bitirdiniz. Hemen yayınlayabildiniz mi?

Keşke bu soruyu sormasaydınız derim; zira anlatırken yine ağlayabilirim. Benim üzüldüğüm şey şu: Ben çok daha iyi bir eser çıkarabilirdim, önümdeki engel Türk edebiyat dünyası ve yayınevleriydi diyebilirim.
Zira tüm yayınevleri yayın pazarlamakla mevcut ve eğer yazan kişi popüler bir kimlik değilse ve ardında AB fonları, meşru, gayrimeşru tarikatlar, cemiyetler, kurumlar yoksa yüzünüze bile bakmıyorlar.

Romanı teslim alan bir editör bir yıldan fazla beklettikten sonra “Keşke hazretin İsmaili olduğunu yazmasaydınız” dedi. Düşünün bir kez! Tarihi gerçekleri değiştirmeyi bir yazardan istemek nasıl bir ihanettir!

Bir diğer editör sadece yemek kitabı yazmıştı ve kitabın ne olduğunu bile algılamadı. Bir diğeri bir yılı aşkın süre bekletip kendince kitabı küçültüp sürümden kazanmak istedi.

Birisi bir yıl beklettikten sonra “savaş sahnesiyle başlayalım” diye bir öneri getirdi.

 İnanın serseme döndüm ve çok üzüldüm. Ben bu süre içerisinde kitap üzerinde hakimiyetimi kaybettim. Yayınlansın artık diyerek kitabı oluruna bıraktım. Her koşulda eserime saygı gösteren ve elinden geldiği ölçüde kitabımı destekleyen Boyalıkuş Yayınevi’ne teşekkür ederim. 

- Türk edebiyat yayıncılığı hakkında bir hekim olarak düşünceleriniz nelerdir?

Anadolu’da bir söz vardır, der ki “baba eder, oğul öder.” Yayınevlerinin hatalarını Türk edebiyatı ödedi. Yoksa topraktan hikâye fışkıracak kadar zengin bir ülke burası. İnsanlar pıstı, kenara çekildi, meydan AB fonlarından desteklenen, parlatılan, bu topluma ihanet ederek prim toplayanlara kaldı.

Yazarın amacı insana ulaşmak, ulaşmanın yolu yayınevleri. Zaten okuyan insan az. Yayınevlerinin temel sorunu daha çok kazanmak. İşte bu yüzden emperyalizm para fonlarıyla edebiyatımıza sahip çıktı.

Bizler yazarlar olarak zaten kendimizi geliştirmekle meşgulüz. Olmadık, olmaya çalışıyoruz. Bizim gelişimimiz toplumun gelişiminden bağımsız değil. Bireyin ahlakının da bilgisinin de yeteneğinin de çok önemi yok. Önemli olan toplumun ahlakı, bilgisi ve yeteneği. Yazarını da öyle çıkarır. Zulüm yazmaya engel değildir; insana ulaşmaya engeldir. Siyasi çöküşler yazar çıkmasını engellemez, kültürel çöküş engeller. Velhasıl bu çöküşü el birliğiyle hızlandırdık. Yazık…Çok yazık…
 
- Başka çalışmalarınız var mı?

Evet, var. Ben hikayeciyim, kendimi böyle tanımlarım. Yayınlanmış bir hikâye kitabım var. İkincisi kısa süre sonra çıkacak. Yazmak benim için kendimi ifade etme şekli. Yazarken dünyanın en mutlu insanı oluyorum. Yazmak doğurmak gibi bir şey. Sancılı, çok sancılı bir süreç. Doğurduğunuzdan birkaç ay sonra yine edebiyata gebesiniz. Umarım kendimi daha geliştirebilirim. Edebiyat kutsal bir alan. Umarım onun kutsallığına zarar vermeden daha çok, daha kalıcı eserler çıkarabilirim. 

Teşekkürler…

-Esas ben binlerce teşekkür ederim.

Ahmet Yıldız
GERCEKEDEBİYAT.COM