Baştankara kitabının baştan sona eleştirisi / Mehmet Aslan

Baştankara kitabının baştan sona eleştirisi / Mehmet Aslan

23 Kasım 2018 - 439 kez okundu.

 
“Edebi zenginliklere sahip genç yazarları keşfetmeyi amaçlayan ve Kitapçılar Federasyonu, Avrupa Yazarlar Konseyi ve Yayıncılar Federasyonu tarafından organize edilen Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü; bu yıl seçilen 12 ülkeden genç yazarları ödüllendirdi.” (1)
 
PEN Türkiye Merkezi, Zeynep Oral başkanlığında, Metin Celal, Suat Karantay, Çiler İlhan, Tarık Günersel’den oluşan seçici kurul, Türkiye’den ödülü Sine Ergün’ün Baştankara adlı kitabına verdi.
 
Sine Ergün’ün Bazen Hayat adlı ödüllü öykü kitabını okumuş, eleştirmiştim... Eleştirimde yazarın iyi bir yazar, öykülerinin de güzel öyküler olmadığını göstermiştim... Baştankara ödüllendirilince, kitabı edinip, okudum. Bazen Hayat eleştirimden farklı olmayan bir sonuç çıktı ortaya. İşte eleştirim...  
 
YAZARIN DİLİ ANLATIMI
Cengiz Gündoğdu, yazında dil konusu için şöyle der; “(...) dil, yazar için hem araçtır, hem amaçtır. Bu anlamda diyalektik bir işlevi vardır dilin. Dil araçtır. Yazar, dil aracılığıyla nesnel gerçekliği yaratacaktır.(...) bozuk bir dille yansıtılamaz dünya. (...) Dil amaçtır. Yazar, dilin boyutlarını, kullanım alanını genişletecektir.” (2)
 
Bu açıdan Sine Ergün’ün diline baktıkta, dilin bu diyalektik işlevini göremiyoruz öykülerinde. Ne gerçekliği yansıtabilmiş, ne de dilin (Türkçenin) boyutlarını, kullanım alanını genişletebilmiştir.
           
Peki, ne görüyoruz Sine Ergün’ün dilinde... Sorun... Evet, pek çok sorun görüyoruz. Ben burada sadece öne çıkan sorunları göstermeye çalışacağım.
           
Sine Ergün’ün dili, “dedi”, “dedim”, “dedi”, “dedim” veya “diyor”, “diyorum”, “diyor”, “diyorum” biçiminde ilerleyen bir dil...
           
“Ne yapacağız, dedi Orhan. Birbirimize baktık. Çocuk mu yapsak, dedi, güldü, biz de. Bir keresinde hamile kalmıştım, dedim, Eee dedi Derya, ne oldu? Yok, dedim, zaten olmayacakmış.” (s.31)
           
“Bir yandan Duru’nun ağzına köfte koyarken, Eee, diyor Burcu, sen neler yapıyorsun, Aynı, diyorum, gece böyle geçecek belli ki, iş güç, diyorum zorla, oturdu ama hala uğraşıyor. Senin hiç burada kalacağını düşünmemiştim, diyor, benim hakkımda düşünmüş en azından, hepten kaybetmiş değiliz birbirimizin izini, Ben de, diyorum. Umut ne yapıyor, diyor, bir köfte daha koyarken Duru’nun ağzına, Ayrıldık, diyorum, çok oluyor. Niçin, diyor, (...) Anlaşamıyorduk, diyorum. O kadar yıl, diyor, iç geçiriyor, yalnızlık zor değil mi, Bilmem, diyorum, alıştım, Hadi, diyor, (...) inat etme, Kızım, diyor (...)” (s.67)
           
(…)
           
 Sine Ergün’ün öykülerinde çok keyfi bir anlatım var... Onun anlatımında herhangi bir estetik yasallık bulmayız... Canı nasıl isterse öyle yazar... Onun yazarlığı, piyano çalmasını bilmeyen, bilmediği için de tuşlara gelişigüzel basan, çıkan sesten hoşnutluk duyan birine benzer. Öyle anlaşılıyor ki, seçici kurulumuz da duydukları bu sesleri bir başyapıt olarak görüp ödüllendirdi.
           
Sine Ergün’ün öykülerinde ne olay ne de durum betimlemesi var. Onun öykülerinde, hep belli belirsiz bir ortamda yan yana gelmiş, belli belirsiz karakterlerin karşılıklı konuşmaları var. Bu konuşmalar duygudan, düşünceden yoksun tek düze bir tonda ilerler.
           
Usa uygun olmayan, kötü bir anlatımı var Sine Ergün’ün. Tatsız, kuru, tekdüze. (…)
           
“Ne ki” sözcüğünü pek seviyor yazarımız... İki de bir, “Ne ki” sözcüğüyle karşılaşıyoruz...
           
“Ne ki uğultu vardı” (s.13)
“Ne ki bunu ansımadılar.” (s.17)
“Ne ki bu denli (...)” (s.28)
“(...) ne ki kimse boyayı teklif etmeyecekti.” (s.29)
“Ne ki bu sessizlik başkaydı.” (s.30)
“(...) ne ki günlerdir (...)” (s.31)
“Ne ki dönüşü olmayacaktı, (...)” (s.33)
“Ne ki ağzımdan çıkmak yerine içimde dolanıyor, (...)” (s.33)
“Ne ki dünyanın en eski bilgisine vakıf olacak denli zeki değildi.” (s.34)
“Ne ki tam değil.” (s.37)
“Ne ki zamanla hiç de öyle olmadığını anladım.” (s.43)
“(...) ne ki hayatından memnuniyetsiz bir ifade yapışmıştı yüzüne.” (s.43)
“(...) ne ki ikisi de İnanç kadar tuhaf değildi.” (s.43)
Bu böyle sürüp gidiyor kitap boyunca...
 
İŞLEDİĞİ KONULAR
Sine Ergün’ün işlediği konuların hiçbir derinliği yok... Sığ... Kabuk... Kabuğu kaldırdığımızda, orada insana, yaşama ilişkin hiçbir şey bulamıyoruz. Bütün öykülerinde ölü insan ritimsizliği var. Düz... Hiç birinde yaşam belirtisi yok. Ruhsuz... Etki gücü (katharsis’i) zayıf, okurda her hangi bir duygu uyandırmayan öyküler.
 
Tekilde kalan öyküler yazmış Sine Ergün. Hiçbir öyküsü tekili aşıp genele, her insanı ilgilendirecek bir boyuta yükselememiş.
           
Soralım... Yazar, bir şeyi neden anlatır... Okura insana, yaşama ilişkin bir şeyi göstermek için. Sine Ergün’ün böyle bir derdi yok... Anlatıyor bir şeyleri, ama neden anlatıyor, neyi gösteriyor anlattıklarında, belirsiz...
           
(…)
           
Şimdi özetle ödüllü yazarımızın ele aldığı “özgün” konulardan bir kesit okuyalım.
 
“Sizin Gibiler” öyküsü... Bu öyküde, kişi otobüsle kente gelir. Otele gider. “Bir gece” kalacaktır. Odasına girer girmez uykuya dalar... Otel çalışanı telefon ederek, kişinin otelden çıkmasını ister. Kişi çıkmak istemez. Otel çalışanı ısrar eder. Son çare kapının kilidi kırılır. Kilidin kırılma sürecinde bile uykuya dalan kişi, kapı kırılıp içeri girildiğinde onu “bir şekilde” gitmiş bulurlar.
           
“Uzun Yol” öyküsü... “Kadın” ile “adam” yürüyerek “uzun bir yolculuğa” çıkar. “bilinmez zaman” geçer, “sayılmaz günlerce yürürler”... Yamaçta “ufak bir kulübe” görürler... Kulübe “Kadının eviydi. Adamın eviydi.” “Elleri damarlanacak denli zaman” geçer... Adam bir ses duyar. Buzdolabını açar. Buzdolabından “tortop olmuş bir adam” çıkar. Çıkar çıkmaz “serzenişte” bulunur.
           
“Ot ve Hayal Kırıklığı” öyküsü... Anlatıcı, Edgar adlı arkadaşından söz açar... “Edgar’ın en büyük hayali kar görmek”tir. “Kar neye benziyor,” “Dokunması nasıl bir duygu,”... Zaman ile uzam değişir... Anlatıcı şimdi karlı bir uzamdadır... Elindeki “insan yüzüne” benzeyen kartopuna bakıp, Edgar’ın sorularını yanıtlar; “boktan duygu, dokuncası kara”... Ardından yere atar kartopunu...
           
“Kemerlerin İstilası” öyküsü... Bir gazete haberi biçiminde yazılan bu öykünün konusu şöyle... Bir Salı günü, büyük bir gürültüyle kente kemer yağar. Kent kemerlerin altında kalır. Kentte yaşam “felç” olur. Kimi olumlu, kimi olumsuz bakar bu duruma. “Kemerle Mücadele Birimi” kurulur. Kemerler toplanıp temizlenir. Kemerlerin “kimler tarafından yağdırıldığına dair bir sonuca” varılmaz...
           
Kitapta yer alan diğer öykülerde işlenen konuların bu konulardan aşağı kalır yanı olmadığını söylemeliyim...  
 
KARAKTERLER
Sine Ergün’ün öykülerinde karakter çizimi yok... Daha çok, kişilik özellikleri belirsiz veya olumsuz; kişiler, adam, kadın bir de anlatıcı var... Öykülerdeki kişiler, adam, kadın, anlatıcı vd. gerçekte yazarın kendisidir. Çünkü hiçbir karakteri diğer karakterlerden ayıran ayırıcı yön bulmayız. Hepsi aynı biçimde konuşur. Daha doğrusu konuşturulur... Oysa gerçekçi öykülerde karakterler, kişiliklerine uygun olarak konuşurlar... Sine Ergün’de böylesi bir uygunluğa rastlanmaz... Yazarımız, karakterlerine bir şeyleri söyletir öykülerde ama konuşulanlardan o karakterlerin diğer karakterlerden farklı olan ayırıcı özellikleri anlaşılmaz.
(…)
Öykülerdeki karakterlerin genel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Yaşamından hoşnutsuz, uyuşuk, tembel, bencil, sessiz, kişiliksiz, heyecansız, tuhaf, soğuk, ahlaki yönden zayıf, içkici, “gizemli”, rahat, yaşamda herhangi bir ereği olmayan, bunalımlı, evcil, toplumdan kopuk, kendine, insana yabancılaşmış karakterler...


           
Yazarlık, insan araştırmasıdır... Sine Ergün insanı anlatamamış... Çünkü insanın duygularını anlatmayı bilmiyor, başaramıyor anlatmayı...
           
İnsan, hem doğal hem toplumsal bir varlıktır... Yazar, insanı anlatırken, onu toplumdan soyutlayarak anlatmamalı. (…) Sine Ergün’ün öykülerinde bu temel ilke uygulanmamış... Onun öykülerindeki karakterler toplumdışı. Toplumdan soyutlanarak anlatılmış... (…) Bu nedenle, bu toplumun insanını göremiyoruz Sine Ergün’ün öykülerinde.
 
NEDENSELLİK NESNELERİN BİRLİĞİ
Sine Ergün’ün öykülerinde, nedensellik, nesnelerin birliği yok... Nedensellik, nesnelerin birliği kurulamadığından, bir belirsizlik çıkmış ortaya.
           
“Sizin Gibiler” öyküsünde, otel çalışanının, otelde bir gece kalmaya gelen kişiye ısrarlı bir biçimde “çıkın” demesinin nedeni nedir...
           
“Buraya biriyle buluşmaya mı geldiniz, buluşmak bu otelde yasaktır.(...) buraya gelecek birine benzemiyorsunuz.” Diyor otel çalışanı... Bu iki gerekçenin somut karşılığını göremiyoruz öyküde... Kişinin otelde biriyle buluşacağına veya ne tür kişilerin bu otelde kalacağına ilişkin bir iz (bilgi) göremiyoruz.
           
Yazarımız bu öyküyü, diğer kitaplarındaki pek çok öyküde olduğu gibi, nedenselliği kurmadan “bir şekilde” bitirmiş... “(...) Pencereden çıkmış olmalı, dedi ses. Öteki, Nasıl, diye sordu. Bilmiyorum, dedi, önemli olan çıkmış olması.”
(…)     
“Uzun Yol” öyküsü... Bu öyküde toprak renkten renge bürünür... “(...) etrafının gümüş topraklarla çevrili olduğunu gördüler.” “Önce patika, sonra bütün toprak hiç görülmemiş bir kırmızıya döndü. (...) Kırmızı toprak, onulmaz bir siyaha döndü, gökyüzü ise göz alıcı beyaz.”
           
Bu renk dönüşümlerinin nedenini, anlamını bulamıyoruz öyküde...
 
(…)
           
“Çocukken bir kuş öldürdüm, dedi adam, ben öldürmedim, arkadaşım öldürdü, arkadaşım da değildi, o gün beraberdik işte.” (s.16)
           
Gerçekçi öykülerde anılan her şeyin konu içinde bir nedenselliği olur... Sine Ergün’ün öykülerinde böylesi bir nedensellik yok. Öldürülen kuştan neden söz ediliyor, bilemiyoruz. Yok, bir işlevi de, nedenselliği de...
           
Bu öykü, şöyle biter... “Adam”la  “Kadın” günlerce yürüdükten sonra “ufak bir kulübe”ye varır... “Elleri damarlanacak denli zaman” geçer... Sonra bir gün, “Ses. Tekdüze vuruş.” duyar adam... “Buzdolabının kapısına yöneldiğinde içinde tortop olmuş bir adam bulacağını biliyordu. Ne kadar da uzun sürdü, dedi buzdolabından –çıkan- adam serzenişte, can havliyle çıkmaya çalışırken, donacaktım.”
           
Usu zorlayan bir durum... Acaba diyorum, Sine Ergün bizimle alay mı ediyor...
           
“Kapanmasın” öyküsü... Bu öyküde, birkaç arkadaş bir araya gelip, Derya’nın evini boyarlar... Derya’nın boya için seçtiği renk siyahtır. Evin siyaha boyanması öykü boyunca anlatılır.
           
Gerçekçi yazarlar, anlattıklarını bir nedene dayandırırlar... Sine Ergün’de böylesi bir zorunluluk yok. Ne evin boyanması bize bir şey gösteriyor, ne de seçilen siyah boya.
           
Gelelim nesnelerin birliğine...
Sine Ergün’ün öykülerinde ne nesnelerin birliği, ne de bu nesnelerin bir işlevi var. Gelişigüzel, işlevsiz nesnelerle yazmış öykülerini.
           
“Uzun Yol” öyküsünde; “yol”un, renkten renge dönüşen “toprak”ın, renklerin, öldürülen “kuş”un, “yıldızların”, “kulübe”nin, “Buzdolabı”nın, buzdolabından çıkan “adam”ın konunun bütünlüğü içinde işlevi, anlamı nedir... Yok...
           
“Kapanmasın” öyküsünde, “evin boyanması”, “siyah boya” nesnelerinin herhangi bir işlevi yok öyküde...
           
“Bundan Kimseye Söz Etmemiz Gerekmez, Değil mi?” öyküsünden... “Yer süt. Üstüne basmadan yürümeye çalışıyor. Olanaksız. Her yer süt. (...) Ayağına değen sütün yumuşaklığı hoşuna gidiyor. Küçük odada iki kişi yatıyor, (...) Biri de yerde, sütün içinde, çıplak. (...) Derisi neredeyse şeffaf, sütle bir olmuş. (...) Koltuğa oturuyor. Sütün içindeki varlığa bakıyor. (...) Mutfağa gidiyor, lavabonun içinde bir kedi, lavabo ağzına dek süt. Kedinin bir tek siyah başı görünüyor.”
           
Görüldüğü gibi, öyküde “süt” nesnesi geniş bir yer tutuyor... Peki, neyi gösteriyor bize “süt” nesnesi, diye sorduğumuzda, yanıt bulamıyoruz öyküde... Ne yazık ki işlevsiz, herhangi bir anlama bürünmüyor.
           
“Kemerlerin İstilası” öyküsünde, “kemer” nesnesi neyi gösteriyor, neyi simgeliyor... Belirsiz.


 
ZAMAN
Gerçekçi öykülerde, zaman, öznel-nesnel boyutlarıyla diyalektik bir ilişki içinde işlenir. Zamanın diyalektik kullanımı, öyküye boyut kazandırır.
           
Sine Ergün’ün öykülerinde zamanın kullanımı son derece sorunludur... “Uzun Yol” öyküsündeki zamanın kullanımı bu duruma örnektir.
           
Bu öyküde, “kadın” ile “adam” “uzun bir yolculuğa” çıkar... “günlerce” yürürler... “bilinmez bir zaman” geçer... “Sayılmaz günün sonunda” “ufak bir kulübe”ye varırlar... “Elleri damarlanacak denli zaman” geçer... Sonra bir gün, bir ses duyar adam... Buzdolabını açınca, içinden “tortop olmuş bir adam” çıkar... Buzdolabından çıkan adam, “donacaktım” diye “serzeniş”te bulunur...
           
Düşünün, karakterlerimiz “günlerce” yürüyorlar... “bilinmez bir zaman” geçiyor... “Sayılmaz günün sonunda” “ufak bir kulübe”ye varıyorlar... Burada, “Elleri damarlanacak denli zaman” geçiyor... Bütün bu geçen zamandan (yıllardan) sonra bile, buzdolabından sağ çıkıyor adam...
 
(…)
 
SON SÖZ
Hiçbir ödül, güzel olmayan bir yapıtı geleceğe taşıyamaz... Bir yapıtı geleceğe taşıyan, kalıcı kılan o yapıtta ele alınıp işlenen insani estetiksel sorundur. Bu insani estetiksel sorun, estetik yasallıklar ışığında yetkin bir biçimde o yapıtta işlenmişse, o yapıt güzel olur. Ancak böylesi bir yapıt geleceğe kalır.
           
Sine Ergün’e geldikte... Sine Ergün’ün öyküleri, belli bir izlek çevresinde biçimlenen öyküler değil. İzleksiz öyküler. Bunun nedeni, yazarın insani bir sorununun olmayışıdır... Dolayısıyla, böyle bir yazarı, böylesi öyküleri bırakın AB Edebiyat Ödülü’nü, Nobel Edebiyat Ödülü’nü de verseler geleceğe taşıyamazlar...
 
 
 
Kaynakça:
* Sine Ergün, Baştankara, Can Sanat Yayınları, 2016, İstanbul
1. Cumhuriyet.com.tr. 21.04.2017
2. Cengiz Gündoğdu’nun, İnci Aydın’ın Yol adlı kitabına yazdığı önsözden. (İnsancıl Yayınları, 2007, İstanbul)
3. Cengiz Gündoğdu, Eleştiri, İnsancıl Yayınları, Ocak 2017, İstanbul
 
-Bu yazı, Berfin Bahar kültür sanat ve edebiyat dergisi 248. Sayısında (Ekim 2018) yayınlandı.

 
Mehmet Aslan
GERCEKEDEBİYAT.COM