Başka Bir Kadın / Meriç Kırmızı

Başka Bir Kadın / Meriç Kırmızı

04 Aralık 2017 - 538 kez okundu.


 
İstanbul’un eski bir semtinin eski bir kooperatif sitesinde kitaplarla dolu, kutu gibi küçük dairesindeki yaşamından bunaldıkça, kırmızı el çantasını alışkanlıkla hazırlayıp, otobüsle Ankara’ya doğru yola çıkardı. Arada bir başka bir kentte bir başkası olmak için bu beş saatlik otobüs yolculuğuna katlanırdı. Bu başkası, giyim kuşamına özen gösteren, makyaj bile yapan, varlıklı biriymişçesine geride bıraktığı güzel günlerinin izlerini belli belirsiz taşıyan Ankara’nın merkezi bir semtindeki basit, ama güvenli bir otelde kalıp, Cumartesi gecesi milongaya (tango gecesi) giden bir kadındı. Şimdi AŞTİ’ deki alaturka bir kahvede Türk kahvesi içip, dönüş otobüsünü beklerkenki durumundan ya da artık sevemediği İstanbul’daki gece çıkmaktan korkan, çoğunlukla evde çalışıp, zaman geçiren, gereksiz harcamalardan kaçınan kendinden uzak biri. Zamanla bu Ankara kaçamaklarını (dışarıya karşı her zaman bürokratik bir işlemi izlemek gibi haklı, yalan da olmayan bir gerekçesi olurdu) bir oyuna çevirmişti: Varlıklı bir bohemi oynamanın yanında, hep aynı otelin aynı odasında kalarak, kendine Agatha Christie süsü vermek.
 
Bu kez Cumartesi sabahı koyuldu yola. Öğleden sonra iki gibi Kızılay’a varınca önce “edebiyatçı ağabey”iyle buluşup, havadan sudan, kedilerden ve sahte yayın dünyasından konuştu; ona kendisine emanet edilmiş imzalı bir şiir okuması kitabını verdi. Akşamüstü otele geldiğinde, resepsiyondaki tanıdık kadından oda kartını aldı.
 
- Form doldurmamı istemiyor musunuz?
- Hayır, daha önce de kaldığınız için gerek yok.
 
Onu her zaman bahşiş konusunda ikircimde bırakan oda gösterme işi de yapılmayınca, rahatladı. Çantasını boşaltıp, giysilerini dolaba astı. Duş yapıp, biraz dinlendikten sonra milonga için getirdiği, annesinin armağanlarından biri olan, yavruağzı renkteki kolsuz, dar ve kısa elbiseyi ilk kez giydi. Dolabındaki uygun kloş elbiseleri tüketince, dar elbiselerin tangoya uygun olmadığı önyargısından vazgeçmişti. Yalnız, açık rengi ve dar kalıbıyla bu elbise gün geçtikçe büyüyen poposunu fazla açığa çıkardığı için biraz düş kırıklığına uğradıysa da yedek elbisesi olmadığından yapacak bir şey yoktu. Nasılsa burada başka biriydi o...
 
Şansına bu gidişinde yan odada bir çift kalıyor olmalıydı, çünkü yüksek sesli konuşmaları ve kadının şuh kahkahaları açık seçik kulağına kadar geliyordu. Bir ara kitap okuması öyle bölündü ki kadının kahkahasını aynen yineleyip, yan odaya paslamayı düşündüyse de, kendini daha hoşgörülü olmaya zorlayıp, bundan vazgeçti. Tam kadının yapış yapış “Aşkım”ları arasında Bizim Büyük Çaresizliğimiz’deki bir sahneyi anımsatan kaba inleme sesleri gelmeye başlamıştı ki, artık dayanamayıp, odadan kaçtı. Hem kendisinin, hem de onların gizliliği (mahremiyet) için; Kadri Gürsel cezaevi çıkışında karısını özlemle kucaklar ve öperken, gamzeli gülümsemesiyle kızarıp, kafasını çeviren genç asker gibi. Yakındaki bir lokantada tek başına yemeğini yerken, normalde hiç yapmadığı bir şeyi yaparak, çevre masalardaki konuşmaları dinledi. Önündeki iki kadının konuşmasından pek bir şey anlamadı, ama yüzü ona dönük olan kadının ortak bir tanıdıklarının bir tutumunu burçlarla açıkladığını duyunca o an, o yerde bu burç olayını birden çözüverdi: iletişimi kolaylaştırmak ve güvenilir kılmak için ortak bir gönderme (referans) düzeninden başka bir şey değil. Arkasındaki kalabalık grupta ise, yaşlı bir kadın Angelina Jolie ve Brad Pitt’le ilgili güncel haberleri sıralarken, şaşkınlıkla, “Her bir çocuklarının ikişer dadısı varmış!” dedi ve bu dadı bolluğunu haklı göstermek istercesine, kişisel yorumunu da ekledi: “Biri eğitim, biri bakım için herhalde?”
 
Yemekten sonra oteline döndü ve tango gecesinin başlamasını bekledi. Şanslıydı, müzikleri kötü olmayan, yüksek katılımlı bir milonga oldu. Art arda dansa kaldırıldı, aylardır dans etmemenin acısını bir gecede çıkarırken, iyi dans edebilen, alımlı bir kadın kimliği iyice törpülendi. Öyle ki ertesi sabah otelin boş kahvaltı salonunda dinginlikle kahvaltı ederken, Abba’nın “Dancing Queen” adlı parçası çalınca, yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Pazar gününü yalnızca ‘zengin’ değil, aynı zamanda kültürlü de olduğunu kanıtlamak ister gibi, önce CerModern’de Japonya’nın Tohoku Bölgesi ile ilgili bir fotoğraf sergisini gezdi. Ardından, Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda Michael Haneke’nin “Mutlu Son” filmini izledi. Neden bunca karamsar filmler yapıyor bu adam? Bütün bunlardan önce Kuğulu Park’ın karşısında yer alan kahvedeki sabah kahvesi ve gazete alışkanlığını da aksatmadı. Ankara havası sabah soğuktu, ama Ekim ortasında açık kahvede hala oturulabiliyordu. Hava sıcak soğuk demeden, bu kahveye gelirdi, çünkü kahvenin karşısındaki park manzarasını ve arkasındaki kitapçının üçüncü katındaki gözlerden uzak ve temiz tuvaletlerini (filtre kahve ve çikolata birleşimi bağırsaklarını hızlandırdığından) beğeniyordu. Kahvesini içip, gazetelerini okuduktan sonra tuvalette işini görürken, yandaki kabine başka kadınlar ve çocuklu bir anne girip çıktı. Klozete oturmuş, sabırla gitmelerini beklerken, buralarda ne otelde, ne de tuvaletlerde gizliliğin olmadığını düşündü. Japonya’da ne güzel, tuvaletlerde su ve kuş sesleri çıkaran düğmeler vardı.
 
Günün geri kalanını tam istediği gibi geçirince, içten içe planlama yeteneğiyle böbürlendi. Sinemadan çıkınca, kafası izlediği filme takılmış olarak otele yürüdü. Bu akşam yemeğini önceki gece tangoda birkaç kere dans ettiği biriyle yiyecekti. Özenle hazırlandı ve yedi buçukta buluşacakları kahveye gitti. Yemekteki sohbet sırasında, birbirleriyle tango dışında hiçbir ortak noktaları olmadığını anlasalar da, düş kırıklıklarını incelikle maskelediler. Belki birlikte çok güzel dans etmeleri yeterdi. Odasına döndüğünde oyunu bozulmuş, “başka biri” kimliği biraz berelenmişti. Yine de, eşlikçisine bir teşekkür notu gönderdi.
 
Pazartesi sabahı uyandığında balkabağı arabası sönmüş Sindrella gibiydi. Aynaya baktığında kendini gördü.   

MERİÇ KIRMIZI
GERCEKEDEBİYAT.COM