Babamı Beklerken / Ahmet Yıldız

Babamı Beklerken / Ahmet Yıldız

14 Haziran 2012 - 25919 kez okundu.

1983 yılının 17 Kasım'ı, Erzincan'ın ünlü soğuğunun insanın burnunu yaktığı bir Cuma günüydü. 

“Herkes ayağa kalksın!” diye mahkeme salonuna doğru bağırdı bir ses. Hangarın içine bir sürü güvercin doluşmuş gibi kanat patırtılarını andıran gürültüyle kararı dinlemek için ayağa kalktık. Askeri havaalanındaki hangardan bozma sıkıyönetim mahkemesindeydik. Örgüt arkadaşlarım, avukatlarımız ve her duruşmaya, uzak kentlerden, evladımız bu kez tahliye olur umuduyla kalkıp gelmiş ailelerimizle birlikte koca salonda bilmem kaçıncı duruşmanın ara kararını bekliyorduk. Mahkeme başkanının, omuzlarını daha da geniş gösteren üniformasının apoletlerini gererek, "Yattıkları süre isnat edilen suçu karşıladığı veçhile tahliyelerine..." diyerek saymaya başladığı isimlerin arasında benim ismim de vardı. Salonda mırıltılardan oluşan büyük bir uğultu oldu. Sayısını unuttuğum duruşmalardan sonra en sonu, tahliye olanların içinde hayal meyal ismimi duymuştum.

Askeri darbede tutuklanmamın üzerinden neredeyse üç yıl geçmişti.

Önce hiçbir şey olmamış gibi dondum kaldım. Sonra gövdem geriye döndü. Arka sıralarda, yargılananlardan daha kalabalık olan ailelerin arasındaki babamla göz göze geldim. Yumruğumu havaya kaldırdım. Uzaktan onlarca anne babanın arasında yalnızca yana düşmüş başını ve gülümsediğine inandığım gözlerini gördüm. Elini kaldırmamasına, beni selamlamamasına, sevinç gösterisi yapmamasına şaşırdım önce. Ama babamın, çocukları tahliye olamamış diğer ailelerin yanında bunu yapmak istemediğini anladım; ben de başımı önüme eğdim.

Tahliye olamamışların aileleri, başları önde olarak her biri bir yana dağılmıştı. Tahliye olanların aileleri ise mahkeme kapısının iki yanına dizildi. Kapıdan çıkarken iki saniye kadar konuşabildik. Kelepçeli ellerimi kaldırarak, askerlerin itiş kakışları arasında, "Nizamiyenin kapısında bekle baba!"  diye bağırdım. O da bağırarak bekleyeceğini söyledi.

Ertesi gün cumartesiydi ve pazarın da birleşmesiyle bir hafta sürecek ramazan bayramı tatiline giriliyordu. Darbeci generaller dini bayramlara önem veriyorlardı. Yaklaşık üç yılın sonunda anlamının bile ne olduğunu unuttuğum özgürlüğüme kavuşacaktım. On dokuz yaşında tutuklanmış ve yirmi iki yaşında özgür kalacak bir genç için özgürlüğün, yani dışarısının, çölden sonra girilen yemyeşil bir bahçe kadar anlamı olmalıydı. Ama dışarıya çıkmak, annemin babamın sıcak yuvasında olma isteğinden başka bir anlama gelmiyordu benim için şimdilik.

Pusata bürünmüş iki askerin arasında, demir kutu diye adlandırdığımız cezaevi aracına bindik. Tahliye kararını duyunca, yıllardan sonra ilk kez ellerim kelepçesiz dışarı çıkacağımı ummuştum. Yine kelepçelemişlerdi. Aldırmadım. Babama verdiğim söze odaklanmıştım ben. Bir an önce nizamiyenin kapısında onun yanına ulaşmalıydım. Askerlere saati sordum. Öğle saatindeydik. Karardan sonra artık özgürdüm, tutuklu değildim. Ama askerlerin tavırlarında bir değişiklik yoktu. Yine aynı soğuk, aşağılayıcı tavırdaydılar.

Şimdi, önceki duruşmalara gidip gelirken hiç istemediğim bir şeyi, araçta ayağa kalkıp tavana yakın yerlerdeki küçük pencereden dışarı bakma isteği duyuyordum. Düz yolda yalnızca duru gökyüzü, bir yokuşta ya da inişe gelindiğinde evler, caddeler görünüyordu. Evinin balkonunu yıkayan bir kadın gördüm. Yaz güneşinin kavurduğu bir saksı hala balkon demirine asılıydı. Ağaçlar çırılçıplaktı. Yapraklarını dökmüşlerdi. Kışa girmiştik ama daha değil kar, tek bir yağmur damlası bile düşmemişti kente. Dağlardan esen rüzgar, kupkuru, güneş gibi yakan bir soğuğu sarıyordu insan bedenine.

Yıllardır kelepçeye bileklerim alışmıştı. Şimdi ise kilolarca ağırlıkta geliyordu. Tahliye olduğum halde kelepçelenmemi anlayamamış, gittikçe içerlemeye bile başlamıştım. Ama serbest kalacak olmamın sarhoşluğu ve yanımda, bu duruşmada da tahliye olmamış arkadaşlarımın eğik başlarını, dizlerine koydukları kelepçeli bileklerinin arasında yere, boşluğa bakan gözlerini gördüm. Kim bilir kaçıncı kez bindiğim bu demir kafes birden bir kasise girdi. Demirden yapılmış oturacaklar bu sarsıntılarda acı veriyordu. Bu acıyı bile bu denli güçlü ilk kez duyumsuyordum. Gövdem sinirlerimi uyarıyordu artık. Dünya zevklerine dönüyorum, diye düşündüm. Tahliye istekleri reddedilmiş arkadaşlarımın eğilmiş, düşünceli başlarına takıldı gözlerim. Ama dışarısıyla ilgili düşüncelerim bilincimde karıncalanmaya devam ediyordu.

Önce babamla buluşmalıydım, eve, yaşama dönebilmek için. Şimdi nizamiyenin kapısında bekliyordu babam. Sonra birlikte eve dönmeyi annemin dizlerine başımı koyup uyumayı, televizyon izlemeyi düşledim. Küçük kardeşimi çok özlemiştim. Onun çilli burnuna dokunmak istedim birden. Sonra kendi yaşamımı nasıl sürdüreceğimi düşündüm. Üç yıl önce, sınıfından alındığım fakülteye dönmenin düşünü kurdum.

Demir sandık kaba bir fren yaptı; düşüncelerimden uyandım. Koğuşuma gidip eşyaları teslim etmek, evrakları almak, arkadaşlarımla vedalaşmak gibi hızla yapmam gereken işler vardı. Onları düşünmeliydim.

Koğuşlara tahliye haberi bizden önce gelmişti. Bir sınavın sonucunu öğrenme isteği gibi merakla beklenirdi tahliye haberleri. Koğuşun kapısında, tahliye olamamış arkadaşlarımla kimse fazla ilgilenmedi. Ama benim çevremi sardılar. Cebimdeki üç beş kuruşu komün temsilcisine emanet ettim.

"Paranı bize bırakma... Dışarıda neyin kaç kuruş olduğunu bile bilmiyoruz. Bu para sana daha çok gerekli. Memleketine gitmek için yol parası, yolda yemek parası gerekli..."

"Nizamiyenin kapısında babam bekliyor. O beni alacak. Bunlar size daha çok lazım."

Diğer tahliye olanlarla ilgilenenlerin çıkardığı gürültüde bir an alt kattaki tahta ranzamda üç yılın tozuna bulanmış, sararmış, yıpranmış, modası geçmiş giysilerimle yapayalnız kalmıştım. Ranzama son kez uzanıp ellerimi başımın altına koydum, üst ranzadaki bir budağın ezberlediğim damarlarına gözlerimi diktim.

 

Buraya tam üç yıl önce tıkılmıştım. Üniversitedeki eğitimime devam ederken evde, iki arkadaşımla, generallerin aleyhine bildiriler basmış, mahalledeki ortaokul ve lise öğrencilerine dağıttırmıştım. Doğrudan generalleri hedef alan bu sert bildiri, kentte büyük etki yapmıştı. Polis gözaltında ve işkence tezgahındaki onlarca insanı bırakarak bildirileri basıp dağıtanların peşine düşmüştü. Darbeden sonra kentte yapılan en önemli eylemdi bu.

Generallerin sabahın köründe devletin emrindeki televizyon binasını ele geçirerek yapmış oldukları darbe ilanından sonra okullardan, fakültelerden, işyerlerinden insanlar polisçe alınıyor, nereye götürüldükleri, ne zaman dönecekleri belirsiz bir biçimde ortalıktan kayboluyorlardı. Kulaktan kulağa duyulan korkunç işkence yöntemleri konusunda efsaneler yaratılıyordu. Şu veya bu biçimde bir derneğe üye olmuş, politikaya bulaşmış ülkenin tüm gençlerini potansiyel olarak suçlu ilan eden ve onlara ateş kusan sıkıyönetim bildirileri, darbeci generallerin ülkenin dört bir yanına dağılıp alanlarda ağızlarından tükürük saçarak yaptıkları konuşmalar, sindirilmiş, susturulmuş bir toplum yaratmıştı. Böyle sinik bir toplumun içinden, polisler, kısa bir soruşturma sonucu bildiriyi basıp dağıttıranın ismine yaklaşmışlar ve birinci şüpheli olarak belirleyip fakültedeki sınıfıma gelmişlerdi. Önce bildiri dağıtan liseli gençlerin peşine düşmüş, çoğunu yakalamış, kimisinin ailesini tehdit ederek evde kurdukları masada konuşturmuş, bildiriyi veren benim eşkalimi saptamış, sonra dernekler masasında öğrenci derneği üyeleri arasında sıkı bir fotoğraf taraması sonucu işi bitirmişlerdi. Bölüm başkanının solgun bir yüzle dersin ortasında gelip herkesin korku dolu bakışları arasında "Seni polis çağırıyor" demesiyle, polislerce elmanın dalından koparılması gibi yaşamdan koparılıp karanlık bir bilinmezin içinde aylarca kaybedilmiş, en sonu bir topçu tugayının merkezindeki bu özel (ne asker ne sivil!) cezaevine tıkılmıştım.

Burası, toprak üstünde dört kat, altında iki kat bir binaydı. Binlerce askerin yatıp kalktığı koğuşları, tugayın yönetildiği büroları vardı. Darbeden sonra gelen emirle, bodrum katında yıllardır terkedilmiş odalar ilaçlandı, farelerden –güya– temizlendi, mazgal deliklerine bakan duvardaki küçük pencereler, mazgaldan ışık aldığı halde demir parmaklıklar takıldı. Koğuşlar, Karadeniz bölgesinden toplanıp tutuklanmış gençleri, Tokatlı ve Sivaslı silah kaçakçılarını beklemeye başlamıştı.

Üç yıl önce işte bu bodrumdaki koğuşlara tıkıldığımızda ne olup bittiğini bile anlamamıştım. Birinci yıl kimse arayıp sormadı. Ailemizle bile görüştürülmedik. Gazete ve kitapla büyümüş bizlere gazete ve kitap okutulmadı, televizyon izlettirilmedi.

Ama ilk günlerde, polisin gece yarıları gelip tekrar işkenceye alma olasılığının korkusundan işkence hücrelerinden kurtulduğumuz için sanki bir kır evine gelmiş gibi safça bir rahatlama vardı halimizde. Bütün bir bölgenin devrimcilerini ve tüm siyasi kişiliklerini tanımış olma, bu tanışma coşkusu zaten epey zamanımızı almıştı. Ama nasıl bir kapana kısıldığımızı anlamamız uzun sürmemişti.

Şimdi, yıllardır yattığım ranzamda artık burada yaşadıklarımın çok gerilerde kaldığını anlıyordum. Ama yine de çevremde sanki kendileri tahliye olmuş gibi koşturup duran arkadaşlarımın bir sessiz filmdeki gibi görüntülerinin arasında, yaşadığım olaylar gözümün önünden gitmiyordu. Tahta kaşıkların kısa sürede mikrop deposu haline gelip nasıl herkesin ağzını tuhaf yaralarla kapladığını, demir kaşık almak için yaptığımız açlık grevlerini, gece sekizden sonra tüm koğuş kapılarının korkunç şangırtılarla kapanıp sabah yediye kadar tuvaletler bölümüne gitmemizin yasaklandığını, sıkışanların ayakkabıların içine tuvaletlerini yaptığını, büyük ihtiyaç için plastik kova, küçük ihtiyaç için bidon almayı bir dizi direnişle kazandığımız günleri anımsadım. Temizlik nöbetinde çok bok kovası, sidik bidonu temizlemiştim.  Yaz günleri özellikle bana tebellaş olan tahtakurusu ailesiyle dost olmuştum. Kışın ayda bir gelen banyo sırasını beklerken koltuğumun altında parmağımın arasına gelen tombiş bitle ilk tanışıp panikle yere attığım anı anımsadım.

Bunları düşünmek istemiyordum şimdi. İnsan beyni kötü anıları hemen unutma eğilimindedir. Ama böyle alt ranzada, karanlıkta bir an yalnız kalmak, işte,  belki de karamsar düşüncelerimi su yüzüne çıkarmıştı.

Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Kapıdan beliren uğultuyla ayağa fırladım. Tüm tutuklu arkadaşlarım başıma toplantılar. 

"Hadi, kağıtların tamamlanmış, gidiyorsun." dediler. 

Vedalaşırken arkadaşlarımın gözyaşları omzumu ıslatmıştı. Kapıdan çıkarken onların umutsuz ve hüzünlü bakışlarını görecek durumda değildim.

Kimisi gerçekten seviniyordu, kimisi ise gizli bir kıskançlıkla anlamsızlaştırdığı gözleriyle büyük bir boşlukla bakıyordu. Bazıları ise bir memur gibi uğurlama görevini yapıyordu. Birazdan koğuşa, tutukluların günlük yaşamına geri dönecekti; akşam yemeği için karavanalar ısıtılacak, masalar hazırlanacaktı. Ya da ranzaya uzanıp gözlerini tavana dikecek kaçıncı duruşma olduğunu bilmediği duruşma tarihinde asla gerçekleşeceğine inanmadığı tahliyesini bekleyecekti. 

En sonu sırtıma iteleme ve vurma karışımı darbelerle cezaevinin dış avlusunda kendimi buldum. Günışığı gözlerimi kamaştırdı. Gökyüzü geniş mi genişti. Ama iki pusatlı asker bekliyordu beni yine. Bu kez kelepçe takmadan iki yanımda yürüyorlardı. Çakıllarda yürüyen ayak seslerimiz duyuluyordu yalnızca. Arkadaşlarım, yüzlerce genç, kocaman doğanın içinde bir delikte yutulup kalmışlardı. Sonra bir cemseye bindirildim. İki asker ve ben vardım yalnızca. Şoförün yanına ise bir teğmen oturmuştu.

Cemsenin arkasından, gittikçe geride kalan o büyük binaya baktım uzun süre. Artık her şey geride kalmıştı. Dışarısının egemenliği sarmıştı benliğimi. Babamı, onunla buluşmayı düşünüyordum yalnızca. Hüzünlü, duygulu, betimlenemez bir durumdaydım. Üzerimde, benim olmayan, bol gelen bir palto, yerlerde sürüklenen ispanyol paça eski bir pantolon, boya rengi anlaşılamayan ayakkabılar vardı. Saçlarım üç numara kesilmişti. Mahkemeye giderken tıraş olmuş yüzüm zayıf ve solgundu.

Birden kentin içine geldiğimizi anladım. İki yanda dükkanlar olan bir caddeden geçiyorduk.

"Nizamiyeden çıktık galiba!" dedim, yerimden kalkarak.

Tüfeğinin namlusuna küreğine dayanmış rençber gibi çenesini dayamış askerlerden biri omzuma basarak yerime oturttu. Bu kez şoförün göründüğü cama parmaklarımla vurdum.

Cemse biraz sonra Cumhuriyetin kuruluş yıllarından kalma, kırmızı kiremitli iki katlı hükümet binasına benzer bir binanın önünde durdu. Biraz bekletildikten sonra önde oturan teğmen geldi:

"Hadi, iniyorsunuz..."

Cemseden şaşkın ayaklarımla atladım. Dizlerimin üzerine düşer gibi olurken yerdeki pusatlı asker kolumdan tuttu. Binanın kapısında "Erzincan Askerlik Şubesi" yazıyordu. 

"Asker kaçağı olarak görünüyorsun..." dedi teğmen, binanın iç avlusuna girdiğimizde.

"Ama ben üç yıldır zaten askerlerin arasındayım.." diyecek oldum, konuşamadım. Gerçeğin ağırlığı buzdan bir kitle gibi başıma düşmüştü.

"Ama ben öğrenciyim..." dedim kollarımı yanlara açarak.

Yana açılmış sağ kolumun bileğine şak diye bir kelepçe geçirdi teğmen, üst katlara çıkan dönerli merdiven tırabzanına ustaca diğer yanını geçirdi kelepçenin.

"Üç yıl mahpusluktan sonra iki yıl da askerliğe dayanamam..." diyecektim, birden başıma yıldırım gibi bir ağrı girdi, gözlerim karardı, konuşamadım. Aptalca bir konuşma olurdu zaten.

Teğmen, tırabzanın demirine bağladığı kelepçeyi çekerek, bir köylünün eşeğini kazığa bağlaması gibi sağlam olup olmadığını kontrol ediyordu.

"Bayramı burada, şubenin nezaretinde geçireceksin muhtemelen, bayramdan sonra birliğine gönderecekler, evrakların bu saatten sonra yetişmez..." dedi yavaş ama soğuk, ezberlemiş bir sesle.

"Babam bekliyor beni nizamiyede ama..." dedim, bu kez. Belki durumu babama iletecek birisi çıkardı.

Teğmenden ses çıkmadı. İnce kemikli yüzünde tüy bitmemişti ama tıraş olmuştu. Koşuyormuş gibi kapıdan çıkıp gitti. Yarın bayram tatili başlıyordu. İşini bitirmişti, görevini yapmıştı. Akşamı, eve gitmeyi, tatili, karıcığını, kayınvalidesini düşünüyordu artık.

*

Küçük girişin iç avlusunda bir merdivene kelepçelenmiş biçimde, perişan halde, çaresiz kalakalmıştım. Karşı duvara asılmış duvar saatine baktım. Saat akşam dördü gösteriyordu. Babamın nizamiyenin kapısında beni beklediğini düşündüm yeniden. Paniğe kapıldım. Kelepçeli elimi kurtarmak istedim ama elbette boşunaydı. Yetiştiğim basamağa bir elim demire kelepçeli oturdum. 

Bir kaç sivil memur, memurlaşmış, silahsız bir kaç asker, ellerinde bir takım evraklarla girişin etrafındaki odaların kapılarından girip çıkıyordu. Merdivene kelepçelenmiş bir insan burada hiç yokmuş gibi üst katlardaki bürolara koşar adım geçip gidiyorlardı. Uzaydan gelmiş birisi gibi yanımdan geçenlerin kılık kıyafetine bakıyordum. Yeni doğmuş bir çocuğun gözlem gücünü kullanıyordum sanki. Kimsenin uzun favorileri yoktu, bıyıkları yoktu, saçlar kısalmaya başlamıştı, ispanyol paça pantolonu kimse giymiyordu. Sonra aptalca şeyler düşündüğüm için kendime kızdım. Oturduğum yerden kalktım. Saat dört buçuğa geliyordu. Her şeyden habersiz babamın, nizamiyenin kapısında sabahtan beri umutla beklediğini düşündükçe hepten kahroluyordum. Bir hafta boyunca burada hücreye tıkılacağım gerçeği değildi içimi yakan. Babamı düşürmüş olduğum bu berbat durumdu. Gözlerim doldu. Taş avluda soğuktan ve sinirden titriyordum. Şaşkın bir durumdaydım. Hüzün aklımın önüne geçmek üzereydi. 

Merdivenden inen bir subayın gözü bana takıldı. 

"Sen niçin kelepçelisin? Kim seni buraya kelepçeledi?" dedi. 

Derdimi anlatacak birisini bulmanın sevinciyle:

"Bugün tahliye oldum. Ama askerlik sorunum varmış..."

Subay çıkış kapısına kadar yürümüştü. Giderayak soruyordu.

"Babam nizamiyede bekliyor... En azından ona haber versek..." diye bağırdım arkasından.

Subay bunu duyunca birden durdu. Geri dönüp hızla merdivenleri çıktı. Biraz sonra da bir asker geldi.

"Albay seni bekliyor yukarıda ama senin kelepçenin anahtarını bekliyoruz; kilitleyen teğmen unutup cebine koymuş!" dedi. 

Biraz sonra kapıda bir cip durdu. Gelen, beni buraya kelepçeleyen teğmendi. Hızla ve hırsla kelepçeyi açtı. Yazıcı askere teslim edip cipine binip gitti.

Askerlik şubesi başkanı albayın odası girişteki avlu kadar büyüktü. İçerisi insanı tuhaf bir biçimde yumuşatan sıcaklıktaydı. Karnı şişman bir kömür sobası çıtırtılar çıkarıyordu. Tertemiz masanın arkasında mavi beresini omzundaki apoletin arasına sokmuş, beyaz yüzlü, çelebi tipli birisi sigara içiyordu.

"Gel bakalım... Seni ne yapacağız şimdi biz?" dedi.

"Komutanım babam bekliyor beni nizamiyede..."

"Asker kaçağısın. Askerliğini yapmamışsın daha..." dedi.

"Nasıl yapabilirdim komutanım? Zaten üç yıldır tugayın içindeydim..."

"Suçun neydi senin? 

"Ben suçsuzum... Daha ceza verilmedi. Mahkemem sürüyor..."

Komutan sigarasından derin bir duman çekti. Tavana doğru üfledi. Biraz daha yüksek sesle, ama suçlamadan, sanki biraz da utanarak:

"Herkes suçsuz olduğunu söyler. O halde üç yıl niçin yatırdılar seni?"

"Ben öğrenciyim. Okuluma devam etmek istiyorum... Suçsuzum ben. Okumak istiyorum. Haksız yere yattım ben..."

"Memleketin neresi, hangi okul bu?" dedi.

Okulumu ve doğduğum yeri söyledim.

"Daha kimliğin bile yok senin...  Jandarmaca asker kaçağı olarak aranıyorsun tüm yurtta..."

"Nasıl kaçak olabilirim, üç yıldır burada, tugayın içinde kalıyorum ben..." dedim.

"Biz askere gidip gitmediğine bakarız senin, arama durumuna düşmüşsün belge götürmediğin için şubene..." dedi.

Sonra hızla burnunu iki yandan parmağının tersiyle sildi. Duvardaki saate baktı. Ben de baktım. Beşe çeyrek vardı. 

"Babamın annemin yanına gitmek, hiç değilse bayramı ailemle geçirmek istiyorum... Üç yıldır hapisim ben..." dedim babama bir an önce ulaşmak için kartal kesilerek. Özgürlüğün kokusunu almıştım.

Albay konuşmadı. Evraklara başını gömmüştü.

"Bayramdan sonra bana öğrenci belgesi getirebilir misin?" dedi, birden.

"Getiririm... Getirmesem kendim gelirim..."

"Kaçmazsın değil mi? Benim de başımı belaya sokmazsın değil mi?"

"Nereye kaçacağım...  Ben eve gitmek istiyorum, okuluma devam etmek istiyorum, yaşamıma kaldığım yerden devam etmek istiyorum; suçsuzum ben... Üstelik kimliğim bile yok..."

Yağlı saçlarını küçük parmağının ucuyla yukarıdan kaşıdı.

"Sana on beş günlük izin kağıdı veriyorum. Kimlik yerine de geçer. On beş gün sonra öğrenci olduğuna ilişkin belgeyle gelmeyi başarırsan kurtarırsın, yoksa nereye kaçarsan kaç seni bulup askere götürürüz!" dedi.

Hazırolda bekleyen yazıcı askere evrakları hazırlattı. İmzaladı. Titreyen, inanamayan, ürkek ellerimle özgürlük belgemi aldım. Şimdi aklım hep nizamiyenin kapısında bekleyen babamdaydı.

Elimde belgeyle merdivenlerden benden önce inip çıkanlar gibi hızla indim. Bir an önce nizamiyenin kapısına ulaşmalıydım. Caddeye çıktım. Bacaklarım kuş gibiydi. Ellerim sanki yoktu. Caddenin ortasında belediyece dikilmiş meyve fidanına benzer bitkiler kurumuştu. Kent sıcak bir yazdan yorulmuş da kışın gelmesine sevinmiş gibiydi. Karşıda daması olan bir taksi duruyordu. Koşarak onun yanına gittim.

"Beni nizamiyeye götürür müsün?"

Taksi uzun caddede yola koyuldu. Kenti Mars'ın yüzeyi kadar ancak ısıtabilen soğuk güneş artık kaybolmuştu. Akşamın hüzün verici, yalnızlaştırıcı koyuluğu çöküyordu yavaş yavaş. Üç yıldır içinde yaşadığım ama tek bir sokağını bile bilmediğim yabancı bir kentte yapayalnızdım. Sürücü biraz gecikmeyle de olsa vitesin önündeki taksimetreyi açtı. Cezaevine girmeden önce yoktu böyle bir şey. Pazarlık ederdik önceden. Generaller ilk iş olarak halka şirin görünmek için taksimetreyi zorunlu yapmışlardı. Birden cebimde beş kuruş bile olmadığı aklıma geldi.

"Taksi param yok ama, nizamiyede babam bekliyor beni..."

"Canın sağolsun ağbi..." dedi taksici.

Biraz rahatladım, ama askeri bölgenin çamlıkları arasından yol alırken yine bir korku düştü içime. Ya babam bekleyip umudu kesmiş, oradan ayrılmışsa. Hapisten çıkarken bile üzmüştüm babamı; bu acı koyuyordu. Üstelik bu yabancı kentte beş parasız ne yapacaktım? Panikledim. Cezaevine, arkadaşlarımın arasına dönmeyi bile özledim bir an. Peki taksiciye ne diyecektim? Arkadaşlarımın, üzerime para almam gerektiği öğüdünü anımsadım.

Nizamiyeye yaklaştığımızı gösteren levhanın yanından geçtik. Ellerimle koltuğu kavramış sıkıyordum. Virajları, direksiyonu büktüğü yere gövdesini de bükerek alıyordu sürücü. O da benim telaşıma düşmüştü. Uzaktan gri nizamiye kapısı göründü. Kapısında kimse yoktu. Kullanılmayan terk edilmiş bir yolda gibiydik. Tam kapıya yaklaşırken çam dallarının uzandığı kenardaki dar patikada başı öne eğik, cansız adımlarla yavaşça yürüyen bir adam gördüm. Babamı tanıdım.

"Babam bu! Burada durun!" diye bağırdım sürücüye. Fırlayıp babama sarıldım. Sırtındaki cılız kemiklere dokunurken babamın ağladığını duyumsadım. Ben de ağlıyordum.

"Çok beklettim seni..." dedim.

"Çok..." dedi babam. "İçeriye sordum en sonu. Zorla yanıt verdiler. Çıktı o çoktan dediler... Ne yapacağımı şaşırmıştım..."

"Asker kaçağı olarak askerlik şubesine götürdüler." dedim.

Sustu babam. Konuşamıyordu. Küfür etmek istiyordu belki ama yıllar onu sindirmişti; taksiciye baktı, sesini çıkaramadı. Taksiye bindik.

"Terminale..." dedi, sürücüye.

"Öğrenci belgesi getirebilmem için on beş günlük bir izin kağıdı verdi albay..." dedim, babama.

"Annen evde seni bekliyor yavrum..." dedi, babam. "Çifte bayram gibi bir şey oldu bu tahliye..." 
               



*

17 Kasım 1983'de bir Cuma gecesi, eski bir mersedes marka otobüs, Erzincan Trabzon yolunun Zigana’ya tırmanmaya başlayan keskin virajları arasında ağır ağır ilerliyordu. Buğulu camlarının arkasında tıka basa yolcu dolu olduğu belli oluyordu. Teypte çalan arabesk bir müzik, sürücünün, dışarıda gittikçe nemlenen keskin soğuğa aldırmadan yolcuların içtiği sigara dumanından kurtulmak için araladığı camdan, otobüsün ritmiyle birlikte açık araziye dalga dalga yayılıyordu. Bir virajı daha dönüp yol düzlüğe çıkınca keskin farların aydınlattığı bir alanda durduruldu. Askerler, bayram öncesi aramaları sıklaştırmışlardı.

İçi keskin ışıklarla ablukaya alınmış otobüs durunca, babama durmadan ailem ve kardeşlerim hakkında sorular soran, annesinin yanında bir köpek yavrusu gibi gevşemiş ben de doğruldum. Kapıdan girmiş soğuktan simsiyah yüzlü iki asker, herkese tek tek kimliğini soruyordu. Bir asker de elinde tomson makinelisiyle şoför bölümünde ayakta güvenliği sağlıyordu.

Önce yıllardır zaten askerlerin elinde olduğumdan benimle ilgili tehlikeli bir durumun olamayacağı düşüncesiyle rahattım. Ancak birden içime bir korku düştü. Kimliğim yoktu. Heyecanlandım. Sonra albayın verdiği izin kağıdının her şey için geçerli olduğunu anımsadım. Cebimden sarı kağıdı çıkardım.

"Kimliğim yok ama bu geçerli..." dedim, babama.

"Sus, sesini çıkarma..." dedi babam, sessizce.

Askerlerin yanımıza gelmesi bir yıl gibi geldi bana. Herkesin kimliğini tek tek alıyorlar, ellerindeki arananların isim listesiyle inceden inceye karşılaştırıyorlardı. Kimliklerini geri alanlar çevresindekilere, bakın, ne kadar kanunlara uyan suçsuz bir vatandaşız edasıyla bakıyor, sonra mutlulukla koltuklarına yayılıyorlardı. Hiç de sevimli davranmayan, herkese suçlu gibi bakan askerlere yılışanlar bile oluyordu.

"Sizin kimliğiniz?" diye gözleriyle camdan dışarısının karanlığına bakarak, burnu havada elini uzattı asker.

Elimdeki yarım saman kağıdını uzattım.

"Kimliğin yok mu?" dedi, asker.

Sustum. Asker de ilk kez karşılaştığı böyle bir izin kağıdı karşısında bir yere takılmış gibi uzun uzun inceledi. Sonra benim tabut kaçkını solgun yüzüme, üç numara kesilmiş saçlarıma, üzerimdeki büyük paltoya göz atarak, şüpheyle:

"Biraz bekleyin!" dedi. Sonra elinde kağıt dışarı çıktı.

“Kimliğin nerede?” dedi, babam.

“Gözaltındayken üç yıl önce polis almıştı, nasıl olsa ömür boyu çıkamayacaksın diye vermediler… Bu belgede kocaman bir albayın imzası var, her yerde geçer, merak etme…” dedim, yüzü sararmış, mum gibi olmuş babama. Yüzü, otobüs lambalarının zayıf ışığı altında kederliydi. Her şeyin büyüsü birden bozulmuştu; duygularımız, eve gitme hayallerimiz, babamın anneme oğlunu getirdiği anın mutluluğunu yaşaması.

Otobüsün motoru daha da hızlı çalışmaya başladı sanki. Gürültüsü gittikçe artıyor, koltukları titretiyordu. Camdan dışarı baktım buğuları silip. Başında mavi beresi, belindeki silahının kılıfından aşağıya deri ipler sarkan bir subay cipin önüne oturmuş kağıdı inceliyordu.

Birazdan, asker içeri girdi, doğrudan yanımıza geldi:

"Sen dışarı geleceksin... Bizimle kalacaksın..." dedi tüfeksiz elini bana gel gel yaparak.

Babam da doğruldu yerinden.

"Ben de geleyim, ne oldu ki?" dedi.

"Sen otur amca. Bu kağıdın gerçek olup olmadığını araştırmamız için karakola gidip telefon etmemez gerekiyor. Ama albay da yerinde yoktur. Resmi yerler kapalıdır..."

"Ne demek bu?" dedim. 

"Bayram sonrasına kadar bizim nezarette kalacaksın demek!” dedi asker kayıtsızca.

Ahmet Yıldız

(Nizamülmülk'ün Öldürülüşü, s. 111)

(Bu öyküyü ve diğer öyküleri Ahmet Yıldız'ın son kitabı Nizamülmülk'ün Öldürülüşü'nde okuyabilirsiniz.

Kitabı satın almak için tıklayınız..)

gerçekedebiyat.com