Aziz Nesin Yaşar Kemal ve Melih Cevdet Moskova’da... Aziz Nesin'in konuşma metni

Aziz Nesin Yaşar Kemal ve Melih Cevdet Moskova’da... Aziz Nesin'in konuşma metni

27 Haziran 2018 - 1119 kez okundu.

Moskova, 1965 yazında, Türkiye’den üç yazarı ağırlıyordu. Aziz NesinYaşar Kemal ve Melih Cevdet Anday, dört Rus edebiyat dergisinin 29 Haziran - 1 Temmuz tarihleri arasında düzenlediği Asya ve Afrikalı Yazarlar Semineri’ne katılmak için Sovyetler Birliği’nin başkentindeydi. 

Aziz Nesin’in "Yazar, Halk, İktidar" başlıklı konuşmasını yayınlıyoruz:
 


Değerli dinleyiciler, değerli dostlar

Sunumuma dört anekdot anlatarak başlayacağım. Karakterleri bakımından tamamen farklı bu dört anekdot dört farklı halka aittir. Hangileri olduğunu şimdilik söyleyemeyeceğim ancak dinledikten sonra yaratıcılarının hangi halklar olduğunu hemen anlayacağınızı tahmin ediyorum.

İşte birinci anekdot:

Bir kuş ailesi başka bir kuş ailesini pazar günü öğle yemeğine davet etmiş. Pazar günü gelmiş, saat on iki olmuş. Misafirler yok. Bir saat geçer, iki saat geçer, misafirler yine yok. Ancak akşama doğru teşrif etmişler.

- Neden bu kadar geciktiniz? - diye meraklanmış ev sahibi.
- Görüyorsunuz ya, hava çok güzeldi. Biz de yürüyelim dedik.

İkinci anekdot:

Son moda bir etek giymiş bir kadın otobüse binmeye çalışmaktadır. Ne var ki, arkadan düğmeli etek biraz dardır, kadın adımını bile atamamaktadır. Düğmelerden birini çözmeye çalışırken arkasında duran adam kadını kucaklayıp basamağa çıkarıverir. Kadın öfkeyle bağırır:

- Ne hakla beni kucaklıyorsunuz?

Yolcu sakince cevaplar:

- Peki siz ne halka pantolonumun düğmesini çözmeye çalışıyorsunuz?

Üçüncü anekdot:

İkinci Dünya Savaşı’nın son yılları. Naziler büyük bir şehri yakıp kül etmiştir. Yıkılmış bir evin karşında, anasını babasını yitirmiş bir çocuk oturmaktadır. Açlık ve soğuk yüzünden eziyet çekmektedir. Ama gözleri çukurlaşmış bu küçük varlık o kadar çok acı görmüştür ki, korku duygusunu artık kaybetmiştir. Yavrucak yıkıntılara bakıp hüngür hüngür ağlamaktadır. Tam o anda annesinin söyledikleri aklına gelir: Eğer bir insanı şiddetli bir biçimde korkutursan ağlamayı kesebilir. Oğlan arkadaşından rica eder:

- Beni korkutur musun?

Son anekdot:

Bir zamanlar bir köylü yaşarmış. Köylünün çok seneler değirmene buğday taşıyan bir eşeği varmış. Bir sabah eşeğe çuvalları yükleyen köylü eşeğin kulağına eğilmiş ve:

- Sen çok akıllı bir eşeksin. Uzun süredir değirmene gidiyorsun. Herhalde artık yolu benden daha iyi biliyorsundur. Bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum. Evde oturmak istiyorum. Hadi sen değirmene tek başına git, akıllı eşeğim benim.

Ve eşek yola koyulmuş. Akşam olmuş, sahibi eşeği bekliyor ama hayvan ortalarda yok. Ertesi sabah telaşlanan köylü akıllı eşeğini aramaya koyulmuş. Yolda herkese akıllı eşeği nasıl değirmene gönderdiğini ama eşeğin geri dönmediğini anlatıyormuş. Öyküsünü bitirirken de insanlara:

- Benim akıllı eşeğimi görmediniz mi? - diye soruyormuş.

Köylünün karşısına bir muzip çıkmış:

- Eşeğini gördüm, şehre gidiyordu.

“Gördün mü sen eşekteki aklı! Köyde kalmak istememiş, şehre gitmiş,” diye düşünmüş köylü ve başlamış şehre giden yolu adımlamaya. Orada yine akıllı eşeğin görüp görmediklerini sormuş herkese.

Ve yine karşısına muzibin biri çıkmış:

- Gördüm!
- Nerede?
- Hükümet konağında.
- İyi de eşeğin orada ne işi var ki?
- Bilmiyor musun yoksa, senin eşek şehre gelir gelmez aklıyla herkesi büyüledi. Onu vali yaptılar!

Köylü çimenlik bir alana çıkmış, bir parça ot koparıp hükümet konağına gitmiş. Odasını girip valinin yanına yaklaşmış ve önünde taze otları sallamış. Bir yandan da kurnazca gülümseyerek:

- E hadi, hadi yürü, bırak artık numara yapmayı. Beni kandıramazsın. Derini değiştirmişsin, insana benzemişsin, madalyalar takmışsın, vali masasına kurulmuşsun ama eski dostumu, yaşlı eşeğimi hemen tanıdım. Hadi kalk artık, eve gidelim. İki çuval buğdayı ne yaptığını sormuyorum bile. Vali olmak için rüşvet olarak verdiğini biliyorum.

Vali şakayı seven biriymiş. Anında vaziyeti kavramış ve köylünün saflığından istifade ederek:

- Gidelim gitmesine ama devletin bana ihtiyacı var, - demiş.

- Devlet bu makama başkasını bulur nasıl olsa, ama ben bu kadar akıllı eşeği bir daha hayatta bulamam. Elbette, vali olmak senin de hakkın. İşin doğrusu, bu iş senin için az bile. Burada kalırsan terfi edeceğin kesin. Ama biz ne yaparız? Değirmene buğdayı kim götürecek? Uzun lafın kısası, nazlanma, hadi, doğru köye!

Vali bu saf köylüyü artık başından savmak istemiş.

- Al bu üç altını, pazara git ve kendine başka bir eşek al. Beni de devlete bırak!..

Köylü üç altını almış ve sevinçle pazara koşmuş. Orada yine herkese başından geçenleri anlatmış. Ve yine karşısına muzip çıkmış.

- Hey allahım, sen ne yaptın be adam! Vali seni kandırmış. Bu kadar akıllı bir eşeği arasan bulamazsın. Sana tavsiyem, pazardan dişi bir eşek al, sonra da valiye götür. En azından sayesinde bir döl alırsın!1


Bu gülütleri sırf mizahçı olduğum için değil, Türk öyküsünün en önemli niteliğinin anlaşılmasına yardımcı olsun diye anlattım. Bu dört gülütün hem biçim, hem de içerik bakımından birbirlerinden kuvvetle ayrıldığı apaçık. Zira farklı ülkelerde doğmuşlardır, farklı halklara aittirler.

Birinci anekdot, kuş ailesi hakkındaki yani, Amerikan gülütüdür. Bu mükemmel gülüt insanı gülümsetmekte ama biraz olsun bile düşündürmemektedir. İçinde toplumsal bir şey yoktur. Zeka dolu bu gülüt refah içinde yaşayan, doyasıya gülebilen insanlara aittir.

İkinci anekdot, düğmeli olan, muhteşem bir Fransız gülütüdür; bir miktar moda eleştirisiyle ilgilidir. Ama bu tip gülütün ömrü kısadır.

Üçüncü anekdot, hüngür hüngür ağlayan çocuk, Polonya gülütüdür. Fikrime göre, “kara mizahın”, “gözyaşları içinde kahkahanın” mükemmel bir örneğidir. Bu, büyük acılar görmüş insanların mizahıdır. Gülüt acı bir gülümsemenin yanı sıra derin düşüncelere dalma isteği uyandırmaktadır.

Dördüncü, eşekli anekdot Türk gülütüdür. Gülütün kahramanı olan köylü, Nasreddin Hoca yani, Türki halkların dahisidir. Bu gülüt gerçekliği temel alan sert ve acımasız bir sosyal eleştiridir. Gülmek karnı tok, refah içinde yaşayan, yarın endişesi olmayan insanların ayrıcalığıdır. Ancak baskılar yüzünden yüzyıllardır acı, muhtaçlık ve yoksulluk çeken insanların da gülmeye ihtiyacı vardır.

Tek bir gülüt üzerinden bir halkın öykücülüğünün genel niteliklerini tam anlamıyla vermek imkansız elbette.

Sunumumda eşek hakkındaki bu gülüte yer vermemdeki amaç Türk öykücülüğünün en önemli özelliğini somut bir örnek üzerinden açıklamaktır. Türk öykücülüğünün en önemli özelliği toplumsal bir yönelime sahip olmasıdır; benim anlattığım Nasreddin Hoca gülütü için de bu geçerlidir. Doğduğu günden bugüne dek Türk öyküsü her zaman toplumsal bir temele yaslanır, kusurlu yanları ortaya çıkarıcı, eleştirel bir tınıya, açık ve yararlı bir amaca sahiptir, her zaman okuyucuya bir fayda sağlamaya uğraşır ve en önemlisi, her zaman gerçekçidir. İçindeki fantazi, alegori ve sembolik unsurları gerçekliğin açığa çıkarılması hedefine hizmet eder. Hatta romantik veya lirik olanın ağır bastığı öykülerde bile her zaman gerçekçilik, yararlılık özellikleri, düşünmeye zorlama çabası vardır. Bütün bunlar Türk yaşamındaki tarihsel, toplumsal ve ekonomik şartların eseridir.

Türk öykücülüğünün yanı sıra Türk yazını, sanatı ve bir bütün olarak kültürüyle de ilgili olguları doğru değerlendirebilmek için ülkenin bütün önemli özelliklerini dikkate almak gerekir. Bilinen bir gerçek: Halklar birbirine benzemez. Şimdi dile getireceğim iki özellik bizi diğer halklardan ayırmakta, kültürümüzün ve yazınımızın karakteristik özelliklerinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olmaktadır.

Birinci özelliğimiz, geçmişte üç kıtada hükmeden büyük bir imparatorluk olan Türkiye’nin günümüzde geri kalmış ülkeler arasında olmasıdır. Bu tarihsel gerçek ister istemez Türkiye’yi ve yazınını gelişmede geri kalmış diğer halkaların yazınından ayırmaktadır.

Genel olarak çağdaş Türk yazını, özel olarak da öykücülüğü, klasik ve halk yazınlarının asırlık geleneklerini kendine mal ederek ve diğer yazınların etkisine maruz kalarak tamamen yeni, orijinal, adeta bir kaynak gibi fışkıran bir yaşama kavuşmuştur. Günümüzde Türkiye’de, endüstri çağı yaşamını henüz bilmeyen Türkiye’de bütün yazının ve özellikle de öykücülüğün çeşitliliği, gücü, gelişmiş ülke yazınlarıyla aynı seviyede duran yüksek ustalığıyla herkesi şaşırtmasının sebebi budur.

Söz konusu olan yazınsa ülkemizin dikkate değer bir başka özelliği de şudur: Türkiye kırk beş yıl önce emperyalizme karşı ayağa kalkmış ve ulusal kurtuluş savaşında zafer kazanmış bir ülkedir. Ne var ki, buna rağmen, kırk beş yıl sonra bile sosyalist gelişme yoluna girmemiştir. Bu durum bütün Türk yazınını ve özel olarak da öykücülüğünü toplumsal mücadele aracı haline getirmiştir. Yaklaşık olarak 1937 yılından sonra iktidarın Türk yazarlara karşı tutumunda büyük değişiklikler gözlenmektedir.

Bu çok önemli ve pek çok şey hakkında ipucu veren bir durumdur. Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılı ve Atatürk’ün öldüğü 1937 yılı arasındaki dönemde Türk yazarların durumu, 1937 yılından bugüne dek gelen dönemdeki Türk yazarların durumundan kesin olarak ayrışmaktadır. 1937’den önce yapıtlarının değeri arasında fark gözetilmeksizin bütün yazarlar iktidar tarafından kelimenin tam anlamıyla el üstünde tutulmuş, rahat bir yaşam sürmeleri için gerekli koşullar oluşturulmuş. Yazarlar Atatürk’le aynı masanın etrafına oturmuş, sohbetlerine katılmışlar. Yazarlar elçilik, bakanlık, devlet dairelerinde idare üyeliği yapmış, yüksek ücretli diğer görevlerde bulunmuşlardır.

1937’den sonra Türk yazarların durumu keskin değişimlere uğramıştır. Türkiye’deki bütün ünlü ve önemli yazarları hapishanelere doldurmaya, sürgüne göndermeye, polis sorgusundan geçirmeye başladılar. İş öyle bir raddeye vardı ki, yazarın önemi, değeri hapiste kaldığı süreyle ölçülür oldu.

Bugün Türk yazınını uluslararası arenada tam da ülkesinde acıyı ve aşağılamayı tadan bu yazarlar temsil etmektedir.

Temelsiz konuşmadığımı göstermek için birkaç örnek verecek, bazı yazarların adını anacağım. Şair Yahya Kemal Türkiye’nin tam yetkili elçisi olarak uzun yıllar Avrupa devletlerinin başkentlerinde yaşadı, bakanlık yaptı. Yaşamının son yıllarını lüks bir çevrede sessizlik ve huzur içinde geçirdi. Şair Abdülhak Hamit, romancı Yakup Kadri elçi ve bakan sıfatıyla tam bir refah içinde yaşadı. Ruşen Eşref, Hamdullah Suphi, Falih Rıfkı Atay, Reşad Nuri Güntekin, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç ve pek çok diğerleri yüksek mevkilerde görev yapan yazarlar oldu.

Şimdi de 1937’den sonraki yazarların durumuna bakalım.

Dünyaca ünlü Türk şairi Nazım Hikmet on üç yıl hapis yattı ve on üç yılını da vatanından uzakta geçirdi. Muhteşem öykücümüz Sabahattin Ali uzun yıllar hapiste yattı, ölümü faşist bir katilin elinden oldu. Ünlü romancımız Kemal Tahir on üç yıl dört duvar arasında eziyet çekti. Yetenekli öykücü ve romancı Orhan Kemal’in hayatı ağır koşullar altında ve sürekli iş arayışlarıyla geçmektedir. O da hapse düşmekten kurtulamamış ve dört buçuk yılını demir parmaklıkların ardında geçirmiştir. En iyi şiirsel Türk öykülerinin yaratıcısı Sait Faik yaşamı boyunca iş bulmakta zorlanmış ve annesinin desteğiyle yaşamak zorunda kalmıştır. Ünlü şairimiz Orhan Veli büyük yoksulluk çekmiş ve çok genç yaşta tüberkülozdan ölmüştür. Şair Rıfat Ilgaz öğretmenlikten uzaklaştırılıp hapse atılmıştır ve şimdi onda da ileri derecede tüberküloz vardır, korkunç bir yoksulluk içinde yaşamaktadır. Burada aramızda olan ünlü romancı Yaşar Kemal de zorlu yaşamın, işsizliğin tadına bakmıştır. Yine burada bulunan şair Melih Cevdet Anday, birkaç kere mahkemelik olmuş, zor günler geçirmiştir. Kendimden bahsetmeyeceğim. Bu kadar acı örnekleri tümüyle sıralayarak zamanınızı almak istemiyorum.

Buraya kadar söylenenler şu soruyu akla getiriyor: Eğer 1937’den önce iktidar Türk yazarlarını kelimenin tam anlamıyla el üstünde tuttuysa 1937’den sonra Türk yazarları kendilerini nasıl oldu da bambaşka bir durumda buldular? Bu soruya cevap verebilmek için, belli ki, ayrı ayrı her yazarın kişiliğini bilmek gerek. 1937’den önce rahat içinde yaşayan bütün yazarları dalkavukluk, ikiyüzlülük ve iktidarla oynaşmakla suçlamak adaletsizlik olurdu doğrusu. Bizim neslimizden iktidarın hoşuna gitmeyen bütün yazarların yasaları çiğneyenlerden oluştuğunu düşünmek de en az o kadar yanlış olurdu.

Benim düşünceme göre, 1937’den sonra iktidarla Türk yazarların arasının iyi olmayışının ilk sebebi iktidarın toplumsal doğasında yatmaktadır. Bu kadar sık andığım 1937 yılı kısa bir tarihsel dönemden ibaret değildi. Mesele şu ki, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra cumhuriyetin kurulduğu Türkiye’de iktidar en başından itibaren halkçı bir nitelik taşıyordu, daha doğrusu taşımaya çalışıyordu. Daha sonra yerel burjuvazi emperyalizmle ittifaka gitti ve halka sırt çevirdi. 1953-1960 arası iktidarla halkı ayıran uçurum daha da derinleşti. Halktan uzaklaşan iktidar kaçınılmaz olarak aydınlarla çatışma içine girdi. Türk yazınını dünya arenasına taşıyan ve her türlü kovuşturmaya maruz kalan, işkence gören, hapislerde yatan yazarlarda iktidarın hoşuna gitmeyen şey neydi? İktidarın hoşuna gitmeyen tek bir şey vardı. Türk yazarları halklarını biraz fazla seviyorlardı, onu biraz fazla ateşle savunuyorlardı.

Türk yazarlarının durumu hakkında buraya kadar söylenenlerden aşağıdaki sonucu çıkarmak mümkün.

İktidarın halka yakın olduğu bir ülkede, ilerici yazarlar her zaman iktidarın yanındadır. Ve tam tersi, eğer iktidar halkçı olmayı bırakmışsa yazarlar bu iktidarla çatışma içerisine girerler. Herhangi bir ülkede yazarlar iktidardan baskı görüyor diyelim, iktidarın halktan uzak olduğunun ilk göstergesi işte budur. İktidarın halkçılığının düzeyi ilerici yazarların iktidara yakınlığının seviyesinde de kendini gösterir.

Sunumumu bitirirken ülkem ve halkım adına Asya ve Afrika’nın burada bulunan ve bulunmayan bütün ilerici yazarlarına sıcak bir selam iletmek istiyorum. Halklarından uzaklaşan bütün iktidarlara karşı mücadelemizde kardeşçe dayanışmamızı dilemek istiyorum.

(1) Aziz Nesin bu gülüte 4 Temmuz 1962 tarihli Vatan gazetesinde çıkan yazısında da yer vermişti. Bkz. Aziz NesinSanat Yazıları. Nesin Yayınevi, İst. 2011. S.385-386.

*
Derginin editörleri Aziz Nesin’in bildirisinin Rusça çevirisini değerlendirme yazısına ek olarak yayımlamışlar. Yaşar Kemal’in sunumundan ise sadece aşağıdaki üç alıntıya yer verilmiş:

“Sanatçının önünde şimdi şu soru var: Halka nasıl gitmeli, yaşamsal köklere nasıl inmeli! Bence bunlara gitmek diye bir şey olamaz. Bunların arasında yaşamak, bunlardan yola çıkmak gerek. Çağımızda sanatta yeniliğin tek bir kaynağı var. Bu kaynak sonuna kadar değerlendirilebilmiş değil. Kaynağın adı halk ve doğadır.”

Anadolu halk kültürünün zenginliği onun diğer kültürlerle olan etkileşiminden doğmaktadır. Taklitten değil, etkileşimden söz ediyorum. Her şeyden önce kendi kültürümüzün değerini bilmeliyiz, sonra da diğer ulusların kültürlerini. Bundan dolayı dünya bin parçaya bölünmez. Sadece bin farklı rengi kendinde birleştirir. Ve insanlık dağılmış olmaz. Tam tersi, parlak, çok renkli bir bahçe, bir bütün oluşturur.”

Bugün yerkürenin farklı uçlarında insanlar hastalıktan ve yoksulluktan ölüyor. Günde on iki saat aç biilaç, kavurucu sıcağın altında çalışıyorlar. Kendilerine değil, sömürücülere çalışıyorlar. Bunu bilen bir sanatçı bir kenarda öylece durup bekleyebilir mi? Bu konuda bir şey söylemeyecek mi! Bin türlü saçmalık hakkında öylesine kolayca konuşabilir mi!.. Böyle bir insana insan diyemem. Ona ancak kaçak diyebilirim. Ona hasta gözüyle bakarım.”

Çeviri:Mustafa Yılmaz  

GERCEKEDEBİYAT.COM