Az Önceki Oda şiir kitabı üzerine...

Az Önceki Oda şiir kitabı üzerine...

27 Mart 2018 - 2471 kez okundu.


Moda.

"Maddenin dışında her şey müziktir."
Seni övmekte ağır gelen bir şey var artık.
Sokaklarda bir teraryum taşıyorum.

Bir damladır ilk paylaştığım bölüm Az Önceki Oda adlı deryadan.

Değişik bir isim. Kitapta bu tamlamayı taşıyan bir başlık yok. Ama içerik o kadar yakın, o kadar bildik ki sanki işte az önce okudum, az önce yaşadım, az önce yaşandığına tanık oldum dedirtiyor her dizesinde. O oda hem bize ait hem başkasına hem şaire. Belki hepsi aynı oda.

Çok değil hemen az önce çıkılan bir oda olabilir. Yıllar önce yaşanılan bir oda olması da mümkün elbette. Kendi yaşam alanı olabilir yani insanın... Özlenen... Her santimetrekaresi ile anımsanan. Ya da bürokrasi sarmalında girilip, çıkılıp, dönülüp o çarktan kurtuluş için son kez girilen odadan önceki oda... Bıkılan, bir kez daha gidilmek istenmeyen... Sonunda belki ferah bir nefes ile nihayet bitti dedirtebilen... Dönülüp bakılsa hep aynıdır belki orası geçen zaman dışında.

Oysa bir önceki odaya artık şiirle dönmek mümkün. 

Şiire girilip, şiire doyulup ve boğaza bir yumru, yüreğe bir taş oturmuş gibi olmak ve o ağırlığın baskısıyla çıkılmak istenmeyen, kalmak da mümkün olmayacak bir oda...

Çok yoğun, çok özel, çok güzel şiirler ve şiirsel metinler var seksen sayfalık Az Önceki Oda’da.

Yayın yönetmeni Yavuz Türk, Editör Cihat Duman, Kapak ve İç Tasarım Volkan Gündüz, Kapak Görseli ZastolskiyViktor ve Şubat 2018 tarihli Mikyas Basım Yayın’dan bir Poetik Kitap. Her sayısı numaralandırılmış ve elimdeki sıfır on beş rakamlarını taşıyor. İzin, “Şair halamın kullanımına!”

“Kalbim!” diyor Ozan Can. “Kalbim!”  Kalbim diyorum okurken ona, ağır bu şiirler, kalbim, nasıl dayandın? Çünkü akılla kurulu dizelerin tamamı aslında kalbin her atışıyla damlamışlar kitaba.

Bir pınarın başı sanki o duyarlı kalp. O kalpten kaynayıp, akanlar ise Az Önceki Oda’da birikmiş. O sular kaynağına dönmeyecek olmanın kahrını da sırtlanmış ve kavuşmak istediği de büyük sular, denizler, okyanuslar... Buharlaşsa bile bize dize olarak yağacağını imliyor her duygu ‘Az Önceki Oda’da.

Girdim. İç ve doy diyordu bir yanı, iç ve kan, diğer yanı doymayacaksın ilk okuyuşta, yeniden okumalı yeni tatlar bulmalısın çünkü yeni ve gizli taamlar sakladım Az Önceki Oda’ya... Gördüm. Çünkü o odaya girme iznimi imzasıyla verdi şair. O odayı kullanma hakkımı da.

İnsan girdiği bir odada önce tanıdık yüzler, sonra tanıdık eşyalar arıyor. Belki paniklememek için, belki yad yaban sayılmaktan ürktüğü için. Biraz da insan çok yabancılık çekiyor tanıdığı, bildiği kişi ve şeyler yoksa girdiği son ortamda. Ama Az Önceki Oda öyle değildir, -öyle değildi- oradan gelinmiş, orası bilinmiş, orası tanınmıştır. Görülmedik, bilinmedik, anlaşılmadık hiçbir şey yoktur Az Önceki Oda’da.  Ama buna rağmen Az Önceki Oda vuruyor insanı, içindeki huzur, huzursuzluk, mutluluk, mutsuzluk, bilme, bilmezlik, görme, görmezlik vb. duygu ve durumların sayısız sayısal halleri dokuz tablo tek perdeye sığmış ve bütünün öncüsü, içeriği, içkini olan bu tablolar tek ve bilinen Az Önceki Oda içinde ise her biri karşısında durulup izlenecek, kendi kendine konuşmayı cesaretlendirip, yüksek sesle konuşur ve seslendirirken bulduracak insanı. Ben öyle yaptım.

Taşınmak en çok çocukları yaralar demiştim bir zamanlar bir dost sohbetinde, insan kendinden biliyor yaşadığı yerden ayrılmanın hüznünü... O kısacık yaşamın anılarından kopmanın acısı yanında yeni bir yere, insanlara alışmanın tedirgin eden güvensizliğini...

Çok sonra baktığım boşanma davalarında velayet hakkını düzenlerken en çok buna dikkat ettim, çocuklar doğdukları evde kalacaklarsa daha az yaralanır diye bir umutla...

Az Önceki Oda içinde taşınma ve göç ve yolculuk, yol, araçlar, insanlar, kalabalıklar arasında özlenen tınılar, yüzler bir alt metin olarak hep var. Oda’nın temel eşyası anımsanan bu kişiler ve şeylerden yansıyanlar ve şairin unutmadıkları, unutulmasın dedikleri.

Bir Önceki Oda her sayfasında, her şiirinde yoğun bir dün ve gün muhasebesi yapıyor.

Dün Günlerinde Son Durum şiiri ise en belirgin hesabı çıkarıyor okura. Doğuyor, ölüyoruz, arada devlet bizi çok seviyor! Yaşıyoruz, “Durmadan artar bir ağacın az öncesi.” demeye kalmadan daha ölüyoruz ve sonra “Durmadan azalır ölenin az sonrası.”

On yıldır sigarayı bırakmamış olsam hemen bakar ve doğrulardım Hatırlanmak Her Şeyi Başka Bir Şey Daha şiirindeki sigara paketinde bulunan üretim yeri İzmir yazısını...  Ama önceleri Torbalı yazardı da diyor şiir ve onu kendi anılarımla doğruluyorum... Tabi benim bilgim yerli üretim için, sonra her şey ve hepsi özelleşti, oralarda da artık yabancı isimli tütünler sarılıyor kâğıda ve paketler onlarla doluyor sanıyorum...

Torbalı ilçesinden yaşam kesitleri İzmir ve sonra İstanbul ile çoğalıyor ve yaşanan yerlerin, yaşanan insanların, eşyaların şiire sızdıkları aşikâr. Torbalı’dan çıkıp sağa, sola dönülerek, düz gidilebilen yerleri de gidilmeyen yönleri de anlatan şiiri o şehirde -güzel-yaşanmışlığın kanıtı olarak görüyorum.

O şehirdeki odası çocukluk odasıdır şairin, o odanın penceresinden tanımaya başlamıştır dünyayı...

O şehirdeki Atatürk Heykeli’nin başına gelenler kadar rant ekonomistlerinin arkeolojik kazıdan kazanmanın simgesi olarak Atatürk heykeli yerine şehirde tam merkeze konumlandırdıkları Metropolis’li Kadınlar heykellerinin ve resmi törenlere uygun olmayışları yüzünden yeni bir meydan, yeni bir Atatürk heykeli yapılması kadar bir kentin simgeleriyle oynamanın yerel yönetimlerde siyasi değişimleri ve orada yaşayanlar için önemini anlıyorum okudukça...  Elbette heykellerin akıbetini merak ediyor, her birinin yok olma ya da gerçekleşme halini içimde hissediyor ve şimdi kent meydanında her şey kaldırılıp ışıklı bir tuğra yer alışıyla şairin kalbinin duyduğu anımsama mutluluğunu silen hüznü kadar acısını da içimde duyuyorum...

Bize otomasyon dünyasında bir rol biçen bu dünyada her işimizi -devletle ve özel tekellerle olanları doğal olarak- e-devlet üzerinden yapma dayatılınca... Bir köşede hiç bilmediğimiz bir sayısal dünya, diğer yanda hep ve tek ve sonsuz olduğu bildirilen tanrı arasında kalıyor insan.

Başaramadığımız her şeyde olduğu gibi “Allah kahretsin!” diyoruz her internet kopuşunda, sayfalar sürekli kapalıysa, çalınmışsa, bilgisayar göçünce, elektrik gidince... Dünya duruyor çünkü o zaman, sistem kapalı uyarıları veriyor hayat bize... Biz de çaresiz kapalı sitemi kahretsin için tanrıyı çağırıyoruz göreve... Başka umarı kalmayan için bir deşarj hali, çünkü çoğu kez şarj da bitiyor teknolojide ve ömürde.

Allah’ın Görev Tanımı başlıklı şiirde insan kitaplarda ve içinde tanımlı, olması gereken tanrıyı görüyor ve tanıyor ama gerçek dünyada oluşan kıyımlarda, gerçekleşen acılarda durdurmak konusunda tanımlı bir görevi olmadığını hissedip, çareyi acılara neden olanları yok etme görevi için çağırmakta buluyor.

Net ve kesin ifadelerle- ki kutsal kitaplarda da öyledir tanım-  görevler affetmek, bilmek, elbette sevmek, orada olmak (her şeyin öncesinde ve sonrasında, her yerde bir anda, bir gün mutlaka bir yerde ve bütün sonranın ev sahipliği ile) ve sormak olarak açıklanıyor.

‘Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda/ Annelere oğullarının cenaze tarihleri/Kaç yaşındaydı/Kaç gün oldu sorulduğunda/Polis kayıtları açıldığında.’ diyor dizeler...

‘Üzülmek, utanmak, ağlamak’ gibi olumsuzluklar görev tanımında değil tanrının,’ Ama bunları bir sosyal projeyle/Yoksullara dağıtmak. / Proje sahibine ödül vermek’ görevi tamamlıyor olum halini.

Sonra; ‘Sana tanımlı değil hiçbiri’ diyor, ‘Sevmediysen neden kötü ışığımda/Gün saatleri boyu oturdun? / Kimsenin öz annesi değilsin/ Bu merhameti sigortan karşılamaz.’ Öyleyse diyor şair devamında öfkelenmek görev tanımı kapsamında ‘Allah’ı göreve çağırıyorum/ Kahretsin!’

En çok bu şiirde içim sağaldı ve yine aynı şiirde içim daraldı... Bu kadar vurucu hissetmek de hissettirmek de ancak soran, sorgulayan bir yüreğin dili olmalı diyor okuyunca insan, ben öyle dedim en azından, şiiri hep öyleydi, biliyorsun zaten diyorum sonra.

O dili anlamak için yeni bir dil öğrenmek zorunda değiliz gerçi, şairin dili kendine özgü ve fakat okuyanı hemen kavrayan, aile kadar bildik, ülke kadar tanıdık ve o yürek kendi damarından akan sözcükleri bize şiir olarak pompalayan bir kaynak. Araya karışan birkaç yabancı sözcük var, yerinde, gerekli, öz budur diyor bir anlamda. Yadsımıyor okuyan. Bir dönüştürücü sözlüğe bakıyor hepsi, internet el altındaysa daha kolay elbette.

O kadar okumuş, o kadar özümsemiş ki okunanları her şiir bu birikimin ödülü gibi duruyor sayfasında. Okurun yapacağı tek iş onu oradan almak. İlk baskı, ilk kitap, az bulunur güzellikte ve tadı damağımda. Tadı damağınızda olsun istiyorsanız Şair Ozan Can Türkmen’in ilk kitabı olan ama sanki şiiri uzun süredir beklenen deneyimli bir şairin şiirlerine kavuşmuş gibi okunacak olan AZ ÖNCEKİ ODA e-devlet üzerinde değil tabi ki internet ortamında, bir tık uzağınızda.

Ama ben paylaşmayı bilir ve severim, kendime saklayacağım tat çok olsa da kitaptan bir damlayı daha size uzatacağım son söz olarak.

DÜNYADA SABAH
Sabah altı vapuru iskelesi
“Artık öyle bir şey beklemiyor.”

Dünyada ömrünü mesela
Plastik kaplar ve ucuz icatlar
Gündüz ve akşam ve aradaki zamanlar
Sürdürüp giden bir insan var.
Hiç başbakan seçmemiş,
Hiçbir şarkı öğrenmemiş başka sesinden
Anti- İkarus, herkes kadar mutlu
Düşmüş değildir ışığın içinden.

Yaşamanın bir yolunu bulmalısın
Kehanet seni kovdu, ağır
ağır ağrıların ağzındasın.

Ünsal Çankaya

GERCEKEDEBİYAT.COM

KİTABI EDİNMEK İÇİN