Ayşegül Tözeren tipi polemikçilik veya eleştiride niteliksizliğin zavallıca ifşası / Alper Erdik

Ayşegül Tözeren tipi polemikçilik veya eleştiride niteliksizliğin zavallıca ifşası / Alper Erdik

15 Ekim 2018 - 1135 kez okundu.

Gerçek Edebiyat’ta, geçtiğimiz ay yayımladığım ve Ayşegül Tözeren adlı kişinin, edebiyat eleştirmeni sıfatı ile kaleme aldığı eski makalelerinin derlenmesinden oluşan kitabını konu ettiğim Ayşegül Tözeren Tipi Eleştirmenlik veya Edebiyatta Eleştirisizliğin Eleştirel Tahkimi başlıklı yazım, muhatabından daha önce onun yoldaşlarını rahatsız etti. Sosyal medya denilen mecrada bir araya gelen bu kitle; ulusalcı, ihbarcı, eril dil sahibi, nefret dolu, öfke yüklü gibi lafızları benim için hoyratça kullanırken, Tözeren araya girip bunları sakinleştirdi ve gerekli cevabı uzun uzun yazacağını söyledi.

Tabii… Ne de olsa yazarın Edebiyatta Eleştirinin Özeleştirisi adlı kitabı burjuva medyasından sol yayınlara kadar her alanda bunca olumlu tepkiyle karşılanmışken, birinin çıkıp seriyi bozması olacak iş değildi. Üstelik bunu yapan da kimdi ki, dahası bu cüreti nereden edinmişti?

Beklenen yazı veya cevap, Evrensel dergisi kapatıldıktan sonra, dayanışma maksadı ile pek çok sayısını edindiğim; ancak içinde okunacak bir şey olmamasından kaynaklı uzun zamandır almadığım yeni e dergisinin Ekim 2018 tarihli nüshasında, "Alayına İSYAN!" başlığıyla geldi.

Yazar, Gerçek Edebiyat adlı bir sitede, şöyle şöyle bir yazı yayımlandı, diyerek başlıyor cevabına. İsmimi, dört sayfalık metinde tek bir kez zikretmiyor. Ya beni kendisine muhatap görmüyor ya da öznesiz postmodern edebiyat ürünlerine hayranlığını kendi yazdıklarında da somutlaştırıyor. Her şeyden önce, Tözeren’in bu nezaketsizliğini bir kenara not etmek gerekiyor. Herhalde muhatabının adını anmamak, en ateşli tartışmalarda bile çok görülmüyor.

Buna ne neden oldu, bilemiyorum. Yazar, farklı bir sese tahammül edemedi, anlıyorum; ancak kendisine hakaret, küfür, iftira etmeyen birine karşı bu nefreti de çok mantıklı göremiyorum.


ETKİSİZ ATAK

Her neyse, bunları bir kenara bırakırsak; cevap geliyor, hazır olun diyerek, kendisini sevenlerde ve itiraf edeyim bende de beklentiyi hayli yükselten Ayşegül Tözeren’in bu kadar zayıf ve etkisiz ataklarla hücum edeceğini düşünmemiştim. Telaşla ve kontrolsüzce, metnimden cımbızladığı ve tahrif ederek okuruna sunduğu alıntılarla bir yanıt teşkil etmeye çalışmış yazar.

Hemen söyleyeyim, olmamış. Geçmişte Fikret Başkaya, Gün Zileli gibi solun dokunulmazı sayılan ve bunu asla hak etmeyen kişilerle dövüşmüş biri olarak şunu belirteyim ki, Tözeren’i bu kadar deli eden eleştiri yazım aslında epeyce yumuşaktı. Öyle olmasaydı zaten, yazarın ikinci raundu görmesi imkânsızdı.

Ayşegül Tözeren, benim kendisinden şair ve eleştirmen olarak bahsetmeme takılmış. Şair sıfatını Ekşi Sözlük’ten almışım. Şiirlerini görmediğim birine şair demem büyük hataymış.

Önce şunu söyleyeyim: Hürriyet’te, Cnn Türk’te ve pek çok farklı yerde de şair ve eleştirmen olarak bahsediliyor Ayşegül Tözeren’den. Kendisi bunların hiçbirine itiraz etmiyor ancak sırf bana vurabilmek için, şair falan değilim aslında, vaktiyle görsel şiirle uğraştım, diyor. Ben ona şair derken, zaten onun bu beyanından yola çıkmıştım. Kendisinin uğraşısını yok saymamaktı amacım; yoksa üretimlerinin niteliğini bilmiyorum, doğrudur.

Tözeren, okuduğumu anlamadığım iddiasıyla sürdürüyor yazısını. Edebiyat selfie’si kavramsallaştırmasını ve bunu yaparkenki amacını idrak edememişim. Yazarın kitabı için, “Edebiyatımızın selfie’si gibi güncel ve kimseyi dışarıda bırakmayan bir kabullenişle teşkil edilmesi açısından da bir hayli samimi.” demiştim yazımda. Tözeren, selfie sözcüğünü, cezaevinde üreten Murat Saat’in, dışarıdakilerin olanaklarına sahip olmadığını, yazarın gösteri veya gösteriş edebiyatı dediği sektörün, sosyal medya olanaklarını bile pazarlama stratejisine çevirdiğini anlatmak için kullandığını söylüyor.

Doğrudur. Tözeren’in edebiyat selfie’sini çekmeli cümlesi, başka amaçlarla yazılmıştır, yazar ne diyorsa odur. Ancak benim kurduğum cümle için de aynısı geçerlidir, ne yazmışsam odur. Selfie denilen şeyde, bilindiği üzere, en önde çekenin sureti oluyor. Ayşegül Tözeren de bu selfie’de, selfie’yi çektiğinden, başta yer alıyor. Burada, güya eleştirdiği edebiyat piyasasına dâhil, ideolojik, politik ve kültürel düzlemlerde gösteri edebiyatı’ndan kopuşunu gerçekleştirememiş olduğunu düşündüğüm Ayşegül Tözeren’e ince bir gönderme yapmıştım; anlamamış. Anlamayınca da dönüp bana hakaretamiz laflar etmiş.


"TÜRKİYE EDEBİYATI" TARTIŞMASI

Tözeren anlamıyor; ama benim anlamadığımı iddia ediyor. Örneğin, ben şöyle yazmışım: “Tözeren’in, Hüseyin Cöntürk’ten mülhem bugüne taşıdığı bu tartışma, bir yanıyla dil devrimi yapmaya çalışan genç Cumhuriyet’in kültür politikalarına negatif göndermeler taşırken; öte yandan dilin kötü, anlatının ‘iyi’ olabileceğine göz kırpan postmodern teorilere de olumlu anlamda kapı aralıyor.” Kendisi ise buna, kitabının hiçbir yerinde, dil özensiz olabilir, gibi bir iması olmadığı şeklinde yanıt veriyor.

Yukarıdaki alıntı, Tözeren’in, Nurullah Ataç ve Fethi Naci gibi eleştirmenlerin dil konusundaki titizliğini gereksiz bulduğunu söylediği satırların devamıdır, önce bunu belirtelim. Yazar, oradan Cöntürk’e geçiyor ve Ataç’la Naci’nin bu hassasiyetini taşımayan bu eleştirmene olumlu atıf yapıyor. Ben de tam burada, dil konusunun eleştiride önemsenmemesini yanlış bulduğumu, bunun ister istemez postmodernist yazının meşruiyetine dayanak olabileceğini, söylüyorum. Tözeren, dilin kötü kullanımını destekliyor, demiyorum. Kapı aralamak deyiminin ne anlama geldiğini öğrenmesi için, Tözeren’e, TDK Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü’nü öneriyorum.

Ayşegül Tözeren, sonrasında, “Türkiye edebiyatı” meselesine geliyor. Yazımda şöyle demiştim: “Tözeren, Türkiye edebiyatı diyor elbette; çünkü Türk edebiyatı derse, kendisine ezen ulus şovenisti derler!” Ne söylediğim açıktır. Ülkemiz solunun Kürt milliyetçiliğinin peşinde boncuk aramaya başladığı yılların bir hediyesi olan bu Türkiye edebiyatı lafı, benim kulaklarımı tırmalıyor. İşin politik kısmı falan bir tarafa, kavramın oluşturulurkenki yanlışlığı bile bunu kullanmamak için yeterli sebebi içeriyor.

Neden Almanya edebiyatı, Rusya sineması, Yunanistan müziği gibi söylemler yok da Türkiye sineması, Türkiye edebiyatı var; anlamak mümkün değil! Neden Mayakovski’den Rusyalı şair diye bahsedilmiyor da Nazım, Türkiyeli ozan gibi saçma bir sıfata hapsediliyor? Niye kendimizi, dilimizi, edebiyatımızı bu aptalca tartışmalarla yoruyoruz?

Ben, bu konuda ulusçu, etnikçi, mezhepçi bir tavır takınmıyorum. Türk dili ile üretilen edebiyat yapıtlarının, Türk edebiyatı alanına dâhil olduğunu, olması gerektiğini düşünüyorum. Bu ürünleri ortaya çıkaranın Muşlu mu yoksa İzmirli mi, ana dilinin Kürtçe mi yoksa Çerkesçe mi olduğuna bakmıyorum!

Türkiye edebiyatı, yanlış bir başlıktır, dediğim için, Ayşegül Tözeren, beni dayatmacı, baskıcı buluyor. Neyi, kime, nasıl dayatmışım; böyle bir yetkim ve gücüm mü var ayrıca? İnsanların etnik kökenlerine, hadi Kürtçü solcuların anlayacakları şekilde söyleyeyim, Kürt olmalarına, Kürt dili ile yazmalarına laf mı etmişim? Söylediğimiz şey basit: Diyarbakırlı ve Kürt bir genç, Türk dilinde yazmışsa, yazdığı Türk edebiyatına dâhildir, Türkiye edebiyatı gibi komikliklere gerek yok; hepsi bu, bu kadar.


KOMİKLİKLERİ

Ayşegül Tözeren’in komiklileri ise bitecek gibi değil, şöyle devam ediyor: “Ayrıca yazıyı yazan, Öztürkçeci bir tavır göstermeye çalışırken, zayıf metnini süslemek için Türkçe karşılığı kolayca bulunabilecek sözcükleri, eski dildeki biçimiyle kullanıp duruyor…”

Öztürkçeci bir tavrı, yazımın neresinde göstermeye çalışmışım, bilemedim. Tözeren, yine, kendini haklı çıkarmak için, başka sözcük bulamıyorum, uydurmuş. Türk edebiyatı / Türkiye edebiyatı bahsi, ne şekilde Öztürkçeciliğe evrildi, anlamak zor. Ayrıca, yazarın “eski dil” dediği şeyin ne olduğunu da çözemedim. Eski yazı var tamam da eski dil ne?

Tözeren devam ediyor ve kendisinin Murathan Mungan övgülerine yönelik yazdığım eleştirilere geçiyor, daha doğrusu övgülerinin arkasında durduğunu söylüyor, upuzun alıntılarla bunu yineliyor. Yazarın burada, postmodern edebiyatla ilgili olumsuz söylemlerime içerlediği görülüyor; Tözeren, bunları yeteri kadar temellendirmediğimi iddia ediyor, ayrıca, Mungan’ın nasıl yazacağına karışamayacağımı belirtiyor.

Solun, dünyada ve ülkemizde, tasfiye edilirken en çok kullanılan araçlardan birinin kültür ve sanat eserleri olduğunu bilmezden gelen bir solcu eleştirmen olabilir mi? Ayşegül Tözeren’deki şu pişkinliğe, gevşekliğe bakar mısınız? Postmodern edebiyatın neden kötü olduğunu anlatamıyor, diyerek beni eleştiriyor! Esin ve cesaret kaynağı olarak Oya Baydar’ı gösteren birinden başka türlüsünü beklemek de tuhaf aslında, kendimizi yoruyoruz.

Ayşegül Tözeren’e cevap değil ama geleceğe not düşmek için söylemiş olalım. Tezgâh adlı bir dergide, geçen ay, Ayrıntı Yayınları’nın kurucularından birinin, seksenlerden bu yana postmodernite yayımladık, son bir iki yıldır sol içerikli kitaplar basıyoruz, demesi manidardır. Otuz senedir, eski solcuların, liberallerin, muhafazakârların,  yabancı devlet vakıflarının, Sorosçuların, foncuların, sağ hükümetlerin el ele yok ettikleri, bitirdikleri bir ideolojiyi basıyormuş artık Ayrıntı Yayınları! Ayşegül Tözeren’leri yaratan bu iklim bir günde oluşmadı yani, bilmem anlatabiliyor muyum?

Devam edelim. Tözeren, Mungan bahsinden sonra, şunları ekliyor: “Bu bölümün ardından, ‘doğrudan alıyorum’ diye başlayan bir bölüm var, sanki kitaptan bire bir, ‘doğrudan alıntı’ yapılmış gibi. Hâlbuki bu bire bir alıntı değil, kendi anladığını benim ağzımdan gibi yazmış.” Öncelikle, benim ağzımdan gibi, ne demek acaba? Ne dediğini anladık Ayşegül Tözeren’in, onda sorun yok; ama kurduğu cümle pek bir tuhaf.

Mesele ise şu: Ben, Tözeren’in kitabında bulunan, doksanlı yılların edebiyatı ile ilgili bölümden yola çıkarak şöyle bir cümle kurmuşum yazımda: “Doğrudan alıyorum: Kürtler, Ermeniler, Rumlar metinlere giremiyordu, diye şikâyet ediyor.” Burada ne gibi bir yanlış, hata var, bilemedim. Bakın, yazar, kitabının altmışıncı sayfasında, doksanlar öykücülüğünün şu şekilde eleştirildiğini belirtiyor: “Gecekonduların, yoksulların, kenar mahallelerin öyküleri, edebiyatın kör noktasında kalmaktadır. Dolayısıyla Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların söyleyişine metin dilinde pek rastlanmaz.”

Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların söyleyişine metin dilinde rastlanması için, bu unsurların, metinlerde yer alması gerekir. Yazar, yine yazdıklarımı tahrif etmesin diye baştan belirteyim ki, ben bu tartışmada bir taraf değilim; ama Tözeren’in bu eleştirileri desteklediğini, kitabından ve söyleşilerinden biliyoruz. Ben de bunu, evet, anladığım şekliyle aktardım. Bunda kızacak bir şey yok. Doğrudan almakla doğrudan alıntılamanın aynı eylem olmadığını da yine hatırlatmak isterim yazarın kendisine. Doğrudan alıntılamadım, doğrudan aldım.


MÜEBBET EDEBİYATI

Bundan sonra, sıra, Ayşegül Tözeren’i en kızdıran noktalardan birine geliyor. Tözeren, kitabının dördüncü bölümünü, müebbet edebiyatı dediği veya uydurduğu türe ayırmıştı. Ben de bundan bahsetmiştim, bahsetmese miydim? Şöyle demiştim: “Eleştirmen, burada, kitabın temasına ancak yardımcı olabilecek bir izlekle; Pkk üyesi üç kişinin, (Mahmut Yamalak, Mahmut Baran, Rojbin Perişan) cezaevinde yazma maceralarına odaklanıyor. Edebiyatın, yazarı geleceğe taşıma, onun için bir sonsuzluk yaratma işlevine sahip olduğunu ve bunun da bu üç Pkk mensubunun yazma uğraşıyla örtüştüğünü anlatıyor. Tabii ki de bu örgütün ismini telaffuz etme gereği duymayan Ayşegül Tözeren, ne kadar da duyarlı ve insani yönü ağır basan bir aydın olduğunu, bütün okurlarına bir kez daha hatırlatıyor(!)”

Açıkçası, bu satırların önünden veya arkasından, çok da eleştirel şeyler yazmamıştım. Ancak bu kadarı bile Tözeren’i çıldırtmış ve benim bu söylediklerimin, “edebiyat içre ihbarcılık” olduğunu söylemiş. Bildiğim kadarı ile bu ihbarcılık saçmalığını, yazara, yoldaşı Sibel Öz armağan etti. Öz ve Tözeren’in, bu konudaki ortak refleksleri de, 2015’te, birlikte derleyip yayımladıkları ve F Tipi cezaevlerinde kalan ve müebbet hapisle cezalandırılmış bazı kişilerin öykülerinden oluşan Korkma Kimse Yok adlı kitap üzerinden şekilleniyor herhalde.

Ayşegül Tözeren, bu tespiti ve aslında suçlamayı yapıyorsa, öncelikle kimi kime ve neden ihbar ettiğimi anlatmakla mükellef. Ne demek ihbarcılık? Böyle bir ithamla işin içinden sıyrılmak ne kadar da kolay. Tözeren üç isim zikretmiş kitabındaki makalede; ben de merak edip kim bunlar diyerek baktım sadece. Ve tahmin ettiğim üzere bunların üçü de Pkk mensubu çıktı. Ben de bunu yazdım, bu kadar.

Tözeren, istediği kadar çırpınsın, ihbarcı desin; Türk edebiyatının bütün sorunu, Pkk’lıların cezaevinde yazma uğraşının zorlukları mı ki bunu bize aktarıyor ve bayıla bayıla okumamızı bekliyor? Okumuyoruz ve reddediyoruz. Ayrıca, bizim bunu söylememizden rahatsız oluyorlarsa, ya bu işlere soyunmasınlar ya da yaptıklarının, cesaretle arkasında dursunlar. Öyle ilk eleştiride korkup da beni suçlamaya girişmeleri çok zavallıca bu yazarların.

Bu cezaevi ve müebbet edebiyatı bahsini sürdürmekte ısrar ediyor Tözeren. Diyor ki: “Mesele, yazıyı yazan bilir mi bilinmez, vahşi kapitalizmin sonuçlarından biri, hapishanelerin fabrikaya dönüştürülmesi fikridir. Birçok ülkede, tecritteki insanlar bilgisayar, cep telefonu parçalarının üretiminde kullanılıyor. Mahpusun yaptığı bilgisayarı, cep telefonu kullanırken, hangi sebepten içeride olduğundan rahatsızlık duyma, ama edebiyat yapmaya kalktığında karşı çık…”

Ayşegül Tözeren, keşke eleştirime vereceği cevapta bu kadar acele etmeseydi. Yine nitelikli bir yazı yazamazdı; ama en azından bu kadar da düşürmezdi kendini. Üç cümlede hepi topu, bu kadar saçmalanır mı?

Ben hangi ülkenin hangi suçtan yatan hangi mahpusunun yaptığı telefonu, bilgisayarı kullanıyorum? Cezaevlerindeki insanların emeklerinin sömürülmesini olumladığım nereden çıktı? Diyelim ki yazarın bahsettiği fabrika hapishaneler Çin’de, Endonezya’da; burada Pkk’lılar mı yatıyor?..


ZIRVA SÖYLEMLER

Bu zırva söylemler bir yana yazarın kapitalizmden bahsetmesi falan da çok ilginç. Ayşegül Tözeren birden solculuğunu hatırlayıvermiş görünüyor. Edebiyat eleştirisi diye onlarca makale yaz, birinde bile kapsamlı bir sistem sorgulaması yapma, postmoderniteyi olumsuz bağlamda konu etme, sosyalist alternatiften, devrimci mücadeleden bahsetme; sonra birden kapitalizme laf söyle. Hoş, olumlu bir gelişme aslında bu yazar için; benimle polemiğe girmenin böyle de bir marjinal faydası varmış demek ki.

Ayrıca, F Tipi hapishaneler ve buradaki mahpuslarla, onların yazma edimiyle ilgili olarak bana laf ederek, Tözeren yine baltayı taşa vuruyor. RadikalGenç adlı eki hatırlayanlar vardır; 2006 yılında, F Tipi’ne karşı, o tarihlerde sürdürülen ölüm orucu direnişi ile ilgili bir; 2007 ve 2008’de, tecritte bulunan ve çok ciddi sağlık sorunları yaşayan, devrimci-sosyalist gazeteci ve şair Erol Zavar ile ilgili iki yazım, bu yayının arşivindedir. Tözeren, o tarihlerde ne yapıyordu, bilemiyorum; ama ben mücadele ediyor ve yazıyordum.

Bu ucuz işler ve söylemlerden sonra, Tözeren, Gezi’yle ilgili cümlelerime geliyor ve yazımdan şunları alıntılıyor: “O dönemki duvar yazılarının edebiyatı zorladığını ve artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini söyleyen Tözeren, o duvar yazılarındaki apolitik ironiyi, solun geleneksel değerlerinin tahrifini falan elbette umursamıyor.” Bunlara karşılık da şöyle diyor: “Gezi’deki duvar yazılarını ya görmemiş ya da yine okuduğunu anlayamıyor. Üzgünüm, ironiden anlamayan nesle aşina değiliz.”


GEZİ...

Araya bir parça atıyorum: Ben de çok üzgünüm, eleştirmen sıfatıyla, Gülten Kışanak’ın, Selahattin Demirtaş’ın kitaplarının tanıtımını yapan solcu sıfatlı reklam yüzlerine de biz aşina değiliz.

Gezi’deki duvar yazılarını ben de herkes gibi gördüm elbette. Gezi’yi, Gezi sürecini de çöpe atmadım. Konuyla ilgili Azizim Sanat dergisine geçtiğimiz yaz başında verdiğim röportaja bakabilir, dileyen. Benim eleştirim, Gezi’deki, söylediğim gibi, apolitik ironi ve solun geleneksel değerlerini tahrif eden duvar yazılarına, daha doğrusu, bunları sahiplenenlere idi. Örnek mi: “Mustafa Keser’in askerleriyiz!”, “Faşizme karşı bacak omuza”.

Yazımda Bahri yerine Bedri, Urfa yerine Diyarbakır, yazmışım; Fethi Naci ile Nurullah Ataç’ın sıralamasını karıştırmışım. Tözeren bunları hatırlatıyor. Eleştirinin özü ile ilgili olmasa da bu maddi hataları düzeltmiş olalım ve devam edelim. Ayşegül Tözeren’in gönlü olsun maksat.

Yazar, yine çok büyük bir tespit yaptığını zannederek atılıyor. Ben kendisine, eleştirisinde risk almadığını söylemişim. O da bunun aksini ispatlamak için kitabından alıntılar yapıyor ve Semih Gümüş ve Ömer Lekesiz’le ilgili olumsuz tespitleri olduğundan bahsediyor; yani bu iki isme eleştiri yönelterek çok cesur davrandığını bana ispat etmeye çalışıyor. Benim bu isimlere bulaşamayacağımı, korkacağımı iddia ediyor.

Ayşegül Tözeren, maalesef, henüz, kiminle dans ettiğinin farkına varamıyor. Semih Gümüş’ün ve dahi Ömer Türkeş, Doğan Hızlan gibi abilerin eleştirmenliği ve yazarlığı ile ilgili, pek çok yazımda değini vardır. Bunlar bir yana; Semih Gümüş’ün Orhan Pamuk cilalamaları dışında bir misyonu ve işlevi olmadığını anlattığım daha geniş bir eleştirim de yazdığım iki internet sitesinde mevcuttur.

Semih Gümüş veya bir başka kişiden neden korkalım ayrıca? Benim herhangi bir yayınevinden, dergi sahibinden, site yöneticisinden bir beklentim yok ki eğilip büküleyim, eleştirilerimi saklı tutayım. Bırakın Gümüşgilleri, solda yer alan kişi, yapı, grupların bile kendi içinde bir şebeke haline geldiğini öğreneli çok oluyor. Hepsinden uzağım ve mutluyum.

Ömer Lekesiz’e gelince; adını dahi duymadım, ne iş yapar, bilmiyorum.

Bu bahsi kapatmadan, tekrar pahasına da olsa şunu söyleyelim; Ayşegül Tözeren, Lekesiz ve Gümüş’ten, şu sebeple söz ediyor: Bunların biri liberal, biri de muhafazakârmış ve kendisi de bunlara laf edecek kadar cevvalmiş. Tözeren’in cesaretine hayran oldum(!). Ama kendisiyle çelişmesine de üzüldüm: Hani Ayşegül Tözeren edebiyatta sicile bakmazdı, hani önemli olan yazının kendisiydi; oldu mu yani şimdi?

Aklıma geldi: Tözeren, sosyal medya hesabında, iki seçimdir Hdp’ye oy verdiğini ama Hdp’nin İstanbul’da gösterdiği vekil adaylarının Kürt olmamasının düşündürücü olduğunu yazmış. Ben edebiyatta sicile bakmam, gibi laflar ne kadar afiliydi oysa. Edebiyatta bakmıyorsan siyasette niye bakıyorsun? Azıcık tutarlılık, azıcık dürüstlük… Çok mu zor bu işler?

Laf açılmışken açıkça söyleyeyim: Ben, edebiyatta da siyasette de günlük hayatta da sicile bakarım. Sicile bakmam, deyip sicil gizlice sicil kovalayanlardan da hoşlanmam.

Tözeren yazdıklarımı çarpıtmaya ve okurunu aldatmaya devam ediyor. Şöyle: “Gerçek Edebiyat’ta çıkan yazıda, ‘ucuzluğu herkesin malumu Ali Lidar’a sayfalar ayırıyor.’ derken övmüşüm gibi gösteriyor.” Ben, Tözeren, Ali Lidar’a sayfalar ayırıyor, demişim ve onu, Lidar’ı över gibi göstermişim. İddia bu.

Peki, gerçekte ne demişim, ona bakalım: “Orhan Kemal Roman Ödülü’nü, dili, anlatımı, üslubu ve hatta yazdığı kitabın türü ile bile hak etmeyerek alan, edebiyat lobilerinin bayıldığı Seray Şahiner’e tek olumsuz laf edemiyor; ama ucuzluğu herkesin malumu olan Ali Lidar’a sayfalar ayırıyor. Lidar’a yönelik keskin tespitlerini temellendirmek için Özal dönemine kadar gidiyor.”

Şimdi iddia edilenle benim söylediğimin uzaktan yakından bir ilgisi var mı Allah aşkına? Bu nasıl bir düşkünlüktür böyle? Selahattin Demirtaş konuşunca gidip kitap okuyasım geliyor, diyen zavallı, edebiyatçı karikatürü, lobilerin prensesi Seray Şahiner kardeşini koruyacağım diye Tözeren’in yaptıklarına bakar mısınız? Yazık.

Bir iki lafız daha var; ama onları geçip sona gelelim, yazarın metnini bağlarken kurduğu son cümlelere geçelim. Şöyle: “Bu yazı ve benzerlerinin, sanki sol edebiyat bir ihale biçimiymiş gibi, biz aldık, tapusu bizdedir, tonunu umursamıyorum. Her türlü erk, kültür dünyasına böyle ayar vermeye çalışıyorsa da cevabımı, yazıya da alıntıladığım bir ifadeyle vereyim: ‘Alayına isyan!’”

Sondan başlayayım. Tözeren, bu alayına isyan, lafını Çarşı’dan almışmış. Benim bildiğim ülkenin yarısı bu cümleyi kullanır; ama tabii mesele Çarşı’ya selam çakmak. Hangi Çarşı’ya peki? Muhalif taraftar grupları Passolig’i protesto ederken koşa koşa gidip Passo çıkartan; Gezi’de çevreci kesilen; ama bir sit alanı olan Dolmabahçe vadisine zarar verecek yeni stadın yapılmasına karşı çıkan muhalif mimarları duymazdan gelen; Galatasaray’a Fetö operasyonu yapılsın, diyen Çarşı’ya elbette.

Bunları neden söyledim? Bakın, bu bile, Tözeren’in sicili hakkında bilgi veriyor aslında. Çünkü Ayşegül Tözeren tipolojisinin eleştirmenliği de edebiyatseverliği de solculuğu da böyledir: Yamalı ve dengesiz. Dışarıdan hoş görünür, boyalı ve parlak, iddialıdır; özünde ise basit ve biçimsiz. Bunu kendileri de gayet iyi biliyorlar ve bu yüzden işte, seviyeli bir eleştiri yazısına, nitelikli bir yanıt üretmek yerine; yazının sahibine, düşmanca bir tutumla saldırıyorlar.

İlk cümlelere gelince, sol edebiyatın tapusu bizdedir, tonunu umursamıyormuş yazar, öyle diyor. Umursamıyorsan neden bu kadar çırpınıyorsun, diye sorarlar. Bu bir kenara, ne yapmaya çalıştıklarını da ifşa ediyor aslında Ayşegül Tözeren. İyi kötü elimizde birazcık sol, birazcık edebiyat kalmış, onu da birilerinin alıp satmasına müsaade etmemeye çalışıyoruz, doğrudur. Mesele bu kadar basittir. Yoksa kişisel ne derdimiz olabilir?

Sanırım yeterli.

Eleştirmenlik namına elindeki birkaç kırıntıyı da bu kötü polemik yazısıyla tüketen Ayşegül Tözeren’i okuyan, ciddiye alan olur mu bu saatten sonra bilemiyorum.

Son olarak: O kadar atıştık, hatıra kalsın, gülümseyin Ayşegül Hanım, selfie’mizi çekiyorum.

Alper Erdik
GERCEKEDEBİYAT.COM