Artık böyle mektuplar yazılmıyor...

05 Mayıs 2017 - 2395 kez okundu.

Artık böyle mektuplar yazılmıyor...

Pek Aziz ve Muhterem Hanfendi,

Sonsuz Panayır’ınızı derin alakayla okudum ve size bu kitap hakkındaki his ve düşüncelerimi söylemek ihtiyacıyla hemen kaleme sarılıyorum. Beni, aramızda hüküm süren çeyrek asırlık bir sükütu böyle tepeden inercesine bozmaya sevk eden heyecanın ne kadar kuvvetli ve samimi olacağını –bu suretle– kolayca tahmin edeceğinizden eminim. Onun için, size “Aman ne de güzel yazmışsınız, ne canlı tipler yaratmışsınız, elinize aldığınız hayat parçasını ne korkunç bir realizmle tahlil etmişsiniz” filan tarzında sözler söylemek lüzumunu duymuyorum.

Zaten Sonsuz Panayır diğer bütün eserleriniz arasında o kadar yalnız, o kadar kendi başına, öyle bambaşka bir eser ki, onu methetmek veya onun aleyhinde bulunmakla sizi ne memnun etmiş ne de kızdırmış olacağıma ihtimal verebiliyorum. Seviye Talip’ten, Handan’dan, Ateşten Gömlek’e kadar –Zeyno’nun Oğlu da dahil olmak üzere– bütün o uzun romanesk romanlar “cycle”nin zincirinde bu daha kalın veya daha büyük bir halka değil, bu büsbütün ayrı, büsbütün başka hassasiyetin, başka bir muhayyilenin ateşinde eritilip döğülmüş, şekillerini sizin ellerinizden başka ellerden almış, irili ufaklı bir takım canavar örnekleri koleksiyonu. Hatta, bütün kuvvetinizle azizleştirmeye çalıştığınız Ali Bey dahi, o “refoule” adam, o içinden pazarlıklı ihtiyar bekar, eski bir tabire göre, o fasık-ı mahrum haliyle bu koleksiyonun insana en çok şüphe veren parçalarındandır. Hikayenin sonuna kadar ne yapacağı, neye karar vereceği bir türlü anlaşılamıyor. Fukaranın ve talihsiz kızcağızların imdadına koşarken bile muammalı çehresinde ne bir baba, ne bir büyük kardeş şefkatinden eser görülüyor. Daima ettiği iyiliklerin karşılığını bekler gibi bir tavrı var.

Gerek Ayşe, gerekse Safinaz’la muamelelerinde, onun içindir ki, gizli ve ayıp bir maksat taşıyan kimselere mahsus bir tereddüt, bir aksaklık, hatta bir şaşkınlık seziliyor. (Eğer Safinaz tatlı bir sözle gönlünü çelmesini bilseydi Ali Bey çoktan o kadar korktuğu şeytana uyacak ve onu kocasından ayırtıp kendine alacaktı).

Gene bütün kuvvetinizle sevgiye ve iyiliğe doğru çekmek istediğiniz Ayşe’ye gelince, size şimdiden esefle haber vereyim ki kendi gibi zeki ve kurnaz ve hassaten daha çok para kazanan bir delikanlıya varmak fırsatını bulunca o zavallı silik Burhan’ı bir eski terlik gibi fırlatıp atacak tıynette bir mahalle kızı olmak vasfını romanın sonuna kadar hiç kaybetmeyen korkunç bir “arriviste” tipidir.

İnsan eski bir kariniz sıfatıyla Sonsuz Panayır’da Aygır Şaşırtmaç’tan bu sıska kıza kadar bütün o “grotesque” mahlükların geçit resmini seyrederken daldığı kabustan sıyrılmak için imdadına eski romanlarınızın, için için ilahi bir ateşle yanan “sentimantale” kadınlarını, asil yürekli, idealist ve kahraman erkeklerini çağırmak ihtiyacıyla kıvranıyor. Nereye gitti onlar? Belki siz de bilmiyorsunuz. Belki tekrar önünüze çıksalar kim olduklarını siz de hatırlamayacaksınız. Onları bir başka küreden inmiş etsiz kemiksiz şeffaf birtakım varlıklar zannedeceksiniz. “Bunları ben mi yarattım, hangi hamurdan?” diyeceksiniz.

Bana öyle geliyor ki, pek aziz Halide Hanımefendi, siz bunları da Şaşırtmaların, Safitürk’lerin, Nihad’ların, Sertman’ların ve şimdi kitap elimin altında bulunmadığı için adını hatırlayamadığım, sarhoş, kumarbaz karılarla, şımarık zengin kızlarının hamurundan yoğurmuştunuz. Zira, o romanesk romanlar serisini yazdığınız sıralarda İstanbul şehri gene bunların eşi mahluklarla lebalep dolu idi. İlk Meşrutiyet devrinin, ecnebi kapitalistlerine simsarlık eden ve kışın Nişantaşı’ndaki konaklarda, yazın Göztepe ve Erenköy köşklerinde vur patlasın çal oynasın ömür geçiren politikacıların, hele Birinci Cihan Harbi’nde Viyanalı şantözlerle Peşteli dansözlerin yatağına yüzlük banknotlardan çarşaf seren nice vurguncunun Şaşırtmaç’larla Safitürk’lerden ne farkı vardı? Bunlara katılmak talihinden mahrum kalmış bedbahtlar tıpkı Sonsuz Panayır’daki fukara memurlarla devlet düşkünleri gibi viraneliklerde açlıktan can vermiyor muydu? Ve bu facianın karşısında, Ali Bey cinsinden entelektüeller gene halvetlerine kapanıp lahavle çekmekten veya Tıngır (bu tuhaf adı da nereden buldunuz?) gibi muharrirler gazete köşelerinde üstü kapalı birtakım hicivler yazmaktan başka ne yapıyordu? Alem gene o alem, devran yine ol devran… Bir değişen varsa o da yalnız sizsiniz, sizin hayatı görüş ve anlatış tarzınızdır. Yani sizin sanatınızdır. O zamanlar, siz insanları oldukları gibi değil, olmalarını istediğiniz gibi görüyor ve öyle ifade ediyordunuz. Onun için çamuru elinize alır almaz –ne sihirdir ne keramet– ona derhal bir billur saflığı, bir billur şeffaflığı veriyordunuz. Şimdi ise çamur yığınlarını, hiç iğrenmeden olduğu gibi önümüze sermeye başladınız. George Sand’lıktan Zola’lığa, romanesk romandan naturalist, hatta surrealist romana bu ani atlayışı, ben son devir edebiyatımızın üzerine dikkat ve tecessüsle eğilinecek en ehemmiyetli bir hadisesi telakki ediyorum. Uzun bir edebi kariyerden sonra roman sanatında siz yalnız bir ekolden diğer bir ekole geçmekle kalmadınız, hayat telakkinizi, insanı görme metodunuzu da baştanbaşa değiştirdiniz. Hatta, daha ileriye gidip diyeceğim ki, son eserinizde hikaye ediş tarzınız, üslübunuz da tamamıyla değişmiştir.

Andre Gide’in bir sanatkardan beklediği ve kendisinin yıllarca yapmaya çalıştığı bir mucizeyi gerçekleştirmek şerefi, edebiyatta Cocteau ve resimde Picasso’dan sonra size nasip olmuştur. Bu münasebetle, eski bir kalem arkadaşınız sıfatıyla sizi tebrik etmeyi kendime tatlı bir vazife bilirim. Gene bu münasebetle size şunu da haber vermek istiyorum: Ateşten Gömlek’ten beri, Sonsuz Panayır’ınızla aramızda, ikinci defa olarak bir tevarüt vuku bulmuştur. Zira, ben de beş, altı aydır, hem mevzu, hem de isim itibarıyla Sonsuz Panayır’a oldukça eş Panorama adlı bir romana çalışmaktayım. Ancak, şu fark ile ki, ben, bizdeki sosyal, ahlaki entelektüel dramı ne yalnız bir köşeden görüyor, ne de sonunda her şeyi tatlıya bağlamak imkanını bulabiliyorum. Bu suretle Panorama baştan nihayete kadar bütün memleket ölçüsünde kapkara bir tablo halinde kalıyor. Çünkü, ben, ne Ali Bey gibi (halvetnişin) hakimlerin, ne de Bolluk’lu üslübunda (namuslu tüccarların) bu memleketi –kim bilir kaç zamandır- içinde bocaladığı ve bocaladıkça battığı maddi ve manevi bataklıktan kurtarabileceğine inanamıyorum. Bundan on beş yıl evveline kadar rasyonel bazı inkılap metodlarıyla –kendimize rağmen– ayağa kalkabileceğimizi umuyordum. Şimdi, bu devrin de geçmiş olduğunu, bu devrin de Tanzimat ve Meşrutiyet hareketleriyle beraber bir daha geriye dönmemek üzere tarihe göçtüğünü veya göçmekte olduğunu görüyorum. Gerçi, mahiyeti müphem bir istikbale doğru yürümekteyiz. Yaşadığımız asrın davalarından hiç birisiyle alakası olmayan ve münakaşası on dokuzuncu asrın ortalarına doğru çoktan hitama ermiş bulunan anakronik birtakım “siyasi mezhep” kavgaları ve bunun tabii bir neticesi olan kötü cinsten bir demagojik şamata bin bir beladan arta kalmış ve ömrünün sonuna ermiş küçük bir fikir ve inkılap ekibinin çıkarmaya yeltendiği nidayı çoktan boğmaya başlamıştır.

Kitabınızın başına peygamberce bir sözünü aldığınız genç İngiliz şairinin bizi dinlemeye davet ettiği uğultuyu, işte, ben bu şekilde işitmekte ve böyle yormaktayım. Bunun arkasından kulağıma daha başka sesler de gelmektedir. Bu da demin bahsettiğim fikir ve inkılap ekibi birbirini tamamıyla yiyip bitirdikten sonra memleketin terekesine el koymak üzere yaklaşan küçük kasaba eşrafının ayak sesleridir. Bunların ise sayıca iki binlerden ne kadar fazla, kafaca ne kadar daha dar, ruhça ne kadar daha karanlık olduğunu izaha hacet yoktur sanırım.

Doktor Adnan’a en samimi dostluk hislerimizin iblağı ricasıyla ellerinizden öperim, aziz muhterem Halide Hanımefendi.

Yakup Kadri

(Bu mektubumu yazım pek okunaksız olduğu için makinada beyaza çekmek ıztırarında kaldım. Affınızı dilerim.)


(İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul 1991, s.105-106)