Anadolu üzerine hesapların tarihi / Mehmet Tanju Akad

Anadolu üzerine hesapların tarihi  / Mehmet Tanju Akad

27 Mart 2013 - 5278 kez okundu.

Bir toplum ya da bir inanç tarih sahnesinden silinmedikçe son hesaplaşma yapılmış sayılmaz. Aslında bu bile kuşkuludur. Roma imparatorluğunun son hesabı kapatıldı mı? Tartışılabilir. İnkaların hesabının kapatıldığı bile söylenemez. Tarihin kapanmış sayılan defterleri tekrar açtığı kaç kere görülmüştür. Günümüzde Meksika köylü direnişçileri Aztek figürleriyle, Yahudiler Kanaan ülkesi üzerindeki 2500 yıllık iddialarıyla ortaya çıkmıyor mu? Şiiler -her ne kadar bunların tezleri çok başka şeylerin yerine konulmuş sembollerse de- Kerbela'nın hatırasıyla boğuşuyor. Ortodoks kilisesi patrikliğini arıyor. Belki tarihin esrarlı -sanatçı ve savaşçı- halkı Etrüsklerin hesabı kapanmış olabilir. Bilebildiğim kadarıyla bilim adamları dışında onların defterlerini karıştıran yok.

 

Bugün ülkemizde görülen hesaplar buzdağının görünen kısmı bile değildir. Çoğu TC vatandaşı neyin hesabının görüldüğünü bile anlamıyor, ya da anlamazlıktan geliyor. Kaldı ki bizde öyle eski hesapları görme alışkanlığı pek yoktur. Görülen, bizim üzerimize yapılan başka hesaplardır. Vekilleri aracılığıyla yürütüyorlar.

 

1000, hatta 1500 yıllık tarihimize bakınca istikrarsızlığımızın birçok nedenini görüyoruz. Sürekli farklı kültürlerle karşılaşıyor, onları sindirmeden yeniden başka etkilerle yoğruluyoruz. İslam kültürünü yüzeysel olarak aldık. Kendi sentezimizi yapmadığımız için daima ikilik konusu oldu. Daha doğrusu Sünni gelenek, ne Türklerin Aleviliğini ne de Sünni ritüellerin dışında nefes alma alanı yaratmak isteyen ve İslam'ın bir başka Türk yorumu olan Bektaşiliği kerhen kabul etti, aslında sadece tahammül etmek zorunda kaldı, bazen edemedi.

 

Kimi zaman da sarhoş Bektaşi ile komikleştirip önemsizleştirme yoluna gitti. Mevleviliği bile ancak içini boşaltarak vitrin süsü olarak rafa koydu.

 

Bunların üzerine gelen Batı kültürü işleri büsbütün karıştırdı ve esasen felsefesiyle değil, pratik halleriyle benimsendiği için istenilen zihin gelişmesini yaratamadı. Geçmişimizi ararken herkes bir başka yanı görmezden geldi.

 

Kimisi Anadolu'nun has uygarlıklarını reddetti, kimisi de İslamiyetin şu veya bu yorumunu. En büyük trajedilerimizden birisi Anadolu'nun Rum ve Ermenilerini yitirdikten sonra Sünni bağnazlığın ve ayrılıkçılarının Batının denetiminde güç kazanmasıdır. Bu topraklar Hector'un, Mithradiedes'in, Nika isyanındaki kan banyosunun, boğdurulan şehzadelerin, yollarda telef olan asker ve sürgünlerin, gözü kin bürümüşlerin darağacına gönderdiği insanların, faili meçhullerin lanetini yaşıyor.

 

Tüm bunlarla gerçek bir hesaplaşma yapılamıyor, çünkü kini olanlar yabancıların yedeğine girdikçe geçmiş de günlük siyasete alet ediliyor. Zaten gerçek hesaplaşma nedir ki? Hesabını zorla kabul ettirenin tezlerinden başka bir şey değildir. Bu nedenle görülmeye çalışan her hesap, yüzyıllar boyu kapanmayacak yeni defterler açıyor.

 

Son zamanlarda en çok merak ettiğim konulardan birisi belli İslami kesimlerin niçin bu kadar çok işbirlikçi çıkardığıdır. Gerçi Haçlı Seferleri sırasında da böyle bir eğilim göze çarpmıştı. Birçok topluluk Haçlı baskısına ve zulmüne uzun süre boyun eğmişti. Bu anlamda o kadar şaşırtıcı değil ama geçmişte örneklerin olması tecessüsümü zail etmiyor. Acaba dinlerin kurumsallaşma biçimlerinin bunda etkisi olabilir mi? Merkezi bir hiyerarşiye bağlı olmakla gevşek bir ilişkiler ağı arasındaki fark mıdır? Yoksa işin özü inançta değil de o inançlara sahip olan toplumların farkı mıdır? Her halükarda, işbirlikçilerin batının yeni dünyada İslam alemine ikinci hatta üçüncü sınıf toplumlar seviyesinde bir yer ayırma girişimlerini görmemiş olmaları imkansızdır. Müslüman kimliğinin bu alışverişte kazanması olanaksızdır.

 

O halde işbirlikçiler ne kazanıyor?

 

 

İŞBİRLİKÇİLER NE KAZANIYOR?

 

Çok yıllar önce (ben de bir zamanlar çocuktum), İzmir'e gittiğimiz bir yaz komşu azınlıkların sohbetine şahit olmuştum. Biri iş anlatıyor, diğeri ikide bir soruyordu "Ne kazanazaksin?" Yıllar geçti. İstanbul'da iki komşu (matbaa) işyerinin sahipleri Çarşamba günü ciddi bir kavga ettiler, Cuma günü ise kapının önünde samimi sohbete dalmış kahvelerini yudumluyorlardı. Çok şaşırdığımı görenler "sen de öğreneceksin ticarette küslük olmaz, herkesin herkese ihtiyacı vardır" diye beni aydınlattılar. Diplomaside olmadığını biliyordum ama ticarette olmadığını da böylece öğrenmiş oldum. Sonraları siyasette de olmadığını anladım. Bu nedenle ticaret ve siyasetle iştigal etmiyorum. Olanları yok saymak kolay değil ama bunu yapamamanın eksikliği tamamen bende. Hiç değilse kusurlarımı biliyorum.

 

Frontal lob'un 79. sayısının sonunda "en çok yağmalatan en çok oy alır" ve bunun devamı olarak da "en çok yağmalatan en çok dış destek sağlar" gibi iki önermeyle bitirmiştik. Aslında işin özeti bundan ibaret. Gerisi ayrıntıdır (ama ayrıntılar kimi zaman çok önemli olabilir - o başka şey).

 

Ülkeyi iç ve dış yağmaya açmanın ekonomik kazancı tüm değerlerden üstün tutulmaktadır. Bunların yurt veya din sevgisi göstermeliktir. Marşlar söyleyerek yurtseverleri katledenler ve ilahilerle insan yakanlara göz yumanlar ve tüm yakın tarih boyunca solcuları tasfiye edenler günümüzdeki azgın gericiliği ve teslimiyeti hazırlamışlardır.

 

Aralarında ne yaptığının, daha doğrusu girmiş oldukları yolun nereye çıkacağının farkında olmayanlar ("onlara ne desek"ler) de vardı belki ve bunlara acımaya gerek yoktur. Bilinçli işbirlikçiler yaptıklarının ödülü olan iktidar nimetlerini kaptılar. "Onlara ne desek"ler ise çırak çıkıp ortada öylece kalakaldılar. Kullanılanlar yerlerini yenilerine bırakmak zorunda kaldı. Bırakmakta direnenler cezalandırılıyor. Bunda hukuk aramayın.

 

Gizli işgalin gerekleri yerine geldi. Tabii bu arada biz de çırak çıktık, çok bilmiş havamıza bakmayın, her şey dağılırken elimiz böğrümüzde, aval aval bakıp kaldık.

 

Yanlış yerden başladıkça tıkanıp kalıyoruz. Bunun birçok nedeni olabilir. Öncelikle zihin ayarlarımız bozuk olabilir. Mark Twain "zihninizin odağı bozuksa doğruları göremezsiniz" demiş. Biz her zaman görmek istediklerimizi görüyoruz. Birçokları daha fazla hayal dünyasında yaşıyor. Onlara göre iyi sayılabiliriz, daha iyi görüyoruz ama yeterince iyi değiliz. Halka da olduğundan daha fazla iyilik atfettik. Bu Fransız İhtilalinden kalan bir yanılgıydı. Solcular olarak halkın adına (dolayısıyla kendilerini meşrulaştırmış olarak), onlardaki potansiyel iyiliği yüzeye çıkararak politika yapacaktık.

 

Meğer kazın ayağı öyle değilmiş. Bu bizim hüsn-ü kuruntumuzmuş. Aramızda bunu keşfedenler olmuş ama bize söylemeden oyuna devam etmişler. Aklın sayısız kademesi var. Ortalarda bir yerde olmak yetmiyor. Solcuların en büyük zaafı akıllarını teorilerin cenderesine koymalarıdır. Ayrıca tekil akıllar de yetmiyor. Kolektif aklın oluşturulması gerekir. Kolektif akıl dehayı yener, ortalama aklı çok rahat yener. Kanıtını her yerde görüyoruz.

 

Daha başarılı bir kültürle karşılaşan her halk ikiye ayrılır. Bir kısmı işbirliğinden kazanç umar, diğerleri tepki gösterir direnir. Vaktiyle Romalılarla karşılaşan her halk bunu yaşamıştı. Şimdi Amerikalılar karşısında benzer bir ayrışmaya uğruyorlar. Yukarıda, bunun Anadolu ahalisine hiç de yabancı olmadığını gösteren örneklere değinmiş bulunuyoruz.

 

Moğollara yardakçılık edenlerden işgal altındaki mütareke İstanbul'una kadar bu kadar köklü bir işbirlikçilik geleneğine sahip olan ülkemiz için olup bitenler hiç şaşırtıcı değildir.

 

Şaşırtıcı olan benim ve bana benzeyenlerin saflığıdır!

 

Teslimiyetin bu kadar yaygın olacağını ve solun da büyük bölümünü kapsayacağını öngörememişiz. Demek ki zaten siyaseten yetkin değilmişiz. Bu kadar büyük hata affedilmez. Hata bile denemez, kategori dışı denir. Bir süre ancak amatör kümede oynarız.

 

 

KAZANMAK VE KAYBETMEK...

 

Bunları tanımlamak gerekir. Kim kazanıyor, ne kazanıyor, hangi süreçte, süreçler nasıl tanımlanabilir, vs...

 

Öncelikle şunu belirtelim. Kazanmanın haklı veya haksız olmakla veya iyilik-kötülükle ilgisi olmuyor. Kazananlar, giriştikleri mücadeleyi akılcı, sistemli, kararlı, kapsamlı, istikrarlı ve sürekli bir şekilde yürütenler arasında çıkıyor.

 

Bakın, bugün iktidarda olanlar, yürüyüşlerine 1950'lerin ilk yıllarında başlamışlardır. Onların yürüyüşlerini görüp uyaranlar oldu. Dikkat çekenlerin bir kısmı bu nedenle öldürüldü.

 

Kimse gafil avlandık diyemez!

 

 

BÜROKRASİNİN EZİKLİĞİ ve DURUM ÜZERİNE ÖNEMLİ BİR NOT...

 

Bürokrasinin iç ve dış sermaye karşısındaki ezikliği yenilgisinin nedenlerinden birisidir. Yenilgiden kastımız bürokrasinin bir kesim olarak toptan yenilgisi değil elbette. Bunun anlamı da yok. Yenilip tasfiye olanlar iç ve dış güçler karşısında tam teslimiyete razı olmayanlardır. (Bu tasfiye aşamalar halinde meydana gelmiştir).


Diğer kesim bir yandan sürekli olarak solcuları ve yurtseverleri tasfiye ederken, kendisine düşman olanların kendi içerisinde yuvalanıp güç kazanmasını seyretmiş, birkaç adım atmış ama kararsızlığı sadece hasımlarını daha fazla cesaretlendirmekten başka bir işe yaramamıştır. Keza mülk sahipleri karşısındaki ezikliği nedeniyle, geçmiş on yıllar boyunca rejimin çürümesini engellemek bir yana, buna çok büyük katkıda bulunmuştur.

 

Böylece bin yıldır Anadolu'yu ayakta tutan bir kuvvet olarak değerinin (ve itibarının) çok büyük bir kısmını yitirmiş, ayrıca kamu mallarının  iç ve dış yağmasına göz yumarak halkın gelecekteki mücadele olanaklarını azaltmıştır. Tarımı yıkılmış, akarsuları satılmış, her şeyi yağma edilmiş bir halkın zor günlerinde çekilip toparlanması nasıl olacak? Halbuki geçmişte, birçok büyük askeri, siyasi ve ekonomik felaket karşısında bunu yapabilmişti.

 

Bürokrasinin bir başka büyük hatası da giderek serpilen yeni gücü küçümsemesiydi. Gerçi şu kesin. Emperyalizmin desteği olmadan bunlar iktidara gelemezlerdi ama bu bahane olamaz; tam tersine gaflet ve hıyaneti artırır. Kaldı ki bu kesim ekonominin ve devlet işlerinin günlük idaresinde hiç de tam yeteneksiz olmadığını göstermiştir. En azından eski rejimi çürüten kadrolardan çok daha yetenekli ve kararlıdır.

 

Şimdi, bürokrasinin süngüsünün düşmesine sevinmek mi gerekir yerinmek mi? Bu biraz da alternatifinin ne olduğuna bağlıdır. Etrafta ne gibi alternatifler var. Ya da ülkenin sokulduğu yolun dışında gerçek bir alternatif var mı? Bu bizim kaderimizi belirleyecek. Tüm bunlar bir boşlukta olmuyor. İslam dünyasının dört yandan sıkıştırılıp ülkelerin giderek emperyalizmin denetimine sokulduğu bir ortamda bu gelişme daha önemli oluyor.

 

Türkiye'ye yirmi sene önce asla yaptıramayacakları şeyler vardı.  Şimdi paşa çocuk oldu, ne denilirse yaramazlık yapmadan uyguluyor. Yaramazlık yapanları da şikayet ediyor. Bölgede sınıf mümessili olmayı umuyor ama nafile. Sadece kendi zararına kullanılacak.

 

Ülkemiz solcularının bir kısmının geçmişte kaderlerini bürokrasiyle ittifaka bağladıkları ne yazık ki bir vakıadır. Bunu engelleyemezdik. Zaten lafımızı dinletecek gücümüz de yoktu. Sadece bu konuda temiz olmanın vicdani rahatlığı içindeyiz. Tabii, bu onların aslında pek de solcu olmadıkları anlamına da gelmektedir. İşler ilerleseydi de sonları tasfiye olacaktı, sadece ilk adımda oldular o kadar.

 

Şimdi de çoğu solcu kaderlerini yeni iktidarın iyi niyetine bağlamış durumda. Onların kaderleri de diğerlerine bel bağlayanlardan farklı olmayacak. Sadece süreçler daha karmaşık olabilir; o kadar!

 

 

Mehmet Tanju Akad

(www.anafikir.gen.tr)

 

Gerçekedebiyat.com