Altmış beş metrede / Celal İlhan

Altmış beş metrede / Celal İlhan

27 Ocak 2013 - 3178 kez okundu.

                                        Erol’a
 
Makine mühendisi Kartal Bey, lojmanında, uykusunu bölen siren sesiyle açtı gözlerini.
 
Kararsızlığı, siren sesine az bir gecikmeyle katılan telefon sesiyle son buldu.
 
Temkinli, ağır çekim devinimlerle doğruldu yatakta.
 
Sokak lambalarından her gece odaya çağrısız dolan loş aydınlık, yerini kör bir karanlığa bırakmıştı. Almacı bulmakta zorlandı. Kulağına götürdüğünde, gözde elemanı teknisyen Ömer, “Elektrikler kesildi. Elektrikçi arkadaşlarla görüştük. Jeneratörlerde bir arıza varmış, devreye girmemişler. Bilmek istersiniz diye aradım,” diyordu.
 
Sık yaşadığı bir durum olmasına karşın duraksadı Kartal Bey.
 
Sağlıklı karar verecek kadar uyanık olmadığını düşündü.
 
Gitmesi, durumu yerinde görmesi gerektiğine karar verdi. “Geliyorum, arabayı gönder” diyerek telefonu kapattı.
 
Karısının yataktan kalkmadan, “Ne var yine, ne olmuş? Aman sıkı giyin, yine hasta olursun,” diye sızlanmasını, “Elektrik kesilmesi, ne olacak,” diye yarım yanıtladı.
 
 Lojmanlarda oturan teknik personel de en az işçiler kadar bu durumdan yakınmaktaydı. Gece yarıları sıcak yataklarından palas pandıras kaldırılarak, birkaç saat önce yorgun terk ettikleri, her şeyden çok gürültü üreten makinelerle yüz yüze gelmeyi kim isterdi ki? Bu lojmanlarda oturmak, her an göreve hazır olmanın dışında bir anlam taşımıyordu. Mühendis Kartal Bey, uykularını bölen gece seferlerinde fazlaca yıprandığını düşündü. Fabrika Müdürlüğüne, ‘Kaşıkla veriyorlar, sapıyla gözünü çıkarıyorlar’ diye söylenmekten kendini alamadı.
 
Tüm bu olup bitenlerden habersiz uyuyan on yaşındaki oğlunu, kendisiyle birlikte uyanan ve gece gitmelerine bir türlü alışamayan karısının sıcaklığını arkasında bırakarak evinden ayrıldı.
 
Güz gecelerinin serinliğinde gökyüzü pırıl pırıldı.  Sıkı giyinmesi için kendisini uyaran eşini dudaklarında bir gülümsemeyle andı. On adım ileride bekleyen arabaya doğru yürürken, karşılaşabileceği sorunları kestirememenin sıkıntısını yaşıyordu. Kartal Bey, serin havanın uyarıcılığında uykunun mahmurluğundan sıyrılıp kafası durulunca, içinde büyümekte olan korkunun, altmış beş metre yükseklikteki Pirilkulesi’nde çıkabilecek bir arızadan kaynaklandığını fark etti.                                                        
 
 Bir yıl kadar önce, kendisinin yara almadan kurtulduğu iş kazası vardı aklında. Geçen süre içinde yaralanan ustalarının işlerine dönmesine karşın, onun suçluluk duygusundan tam kurtulduğu söylenemezdi. Kafasına üşüşen düşünceler, henüz kabuklanmakta olan yaraların  solgun acılarıyla doluydu. İçindeki sıkıntıyı boşaltmak istercesine üst üste esnedi, gerindi. Kime güvenebileceğini, kimden korkması gerektiğini çok iyi biliyordu ama...
 
O günü düşündüğünde, bedeninin aniden ısındığını, sıcak terinin derisinin gözeneklerinden dışarı aktığını duyumsardı. Yine öyle oldu.
 
Yaralanan Haydar ve İhsan ustaları cankurtarana bindirip hastaneye yolladıktan sonra, ters sözler işiteceğini bile bile müdürünü aramıştı. Evde olmadığını eşinden öğrenince, gazinoyu aramış, onu gecenin bu vaktinde kumar masasında yakalayabilmişti. Arıza ile ilgili bilgiyi daha önce edinmiş olan müdür, “Durum ne merkezde? Kısaca anlat” dedikten sonra dinlemeye geçmişti. Anlaşılan masadaki durum kısa kesmesini gerektiriyor diye düşündü Kartal Bey.
 
 “Altmış beş metrede, otomatik vanayı sökerken bir kaza oldu, iki ustamız da ciddi biçimde yaralandılar. Kendilerini aşağı indirip yanlarına bir arkadaş vererek hemen hastaneye gönderdim. Şu sıralarda varmış olmaları gerekir. Telefonlarını bekliyorum, alır almaz sizi haber..,”  Kartal bey, karşıdan gelen azar dolu bir sesle susmak zorunda kalmıştı.
 
Müdürü, “Kardeşim bana ne ustadan, yaralanmasından! Herkes gözünün önüne baksın.  Arızayı giderebildin, üretimi başlatabildin mi sen bana onu söyle?” diyordu. Kartal Bey durumu tartışmanın faydasızlığını anlamış, “Arızayı gidermeye çalışıyoruz,” diyerek karşısındakine söz hakkı tanımadan telefonu kapatmıştı.  Bugün bile, neden ağız dolusu bir küfür savurmadığına hayıflanıyordu.
 
Daha sonra, kazanın oluşunu yüz yüze tartışırken müdürü, “Söyle bana, sen nasıl oluyor da prilkulesi gibi bir yerde, bir damla su bulundurmadan, gerekli önlemleri almadan iş yaptırıyorsun kardeşim? Adamın biri gözünü kaybetmiş, ötekinin yanıklarından kurtulup kurtulamayacağı belirsiz, bunun altından nasıl kalkacağız... Nasıl kalkacaksın?” diye bağırmıştı. Bu saldırı karşısında patlamamak için kendini zor tutan Kartal Bey, alınabilecek önlemleri aldığını, yangın kovalarını dolu bulundurmanın güvenlik bölümünün görevi olduğunu söylemişti. İş uzadıkça elamanların üşüdüklerini, dikkatlerinin dağıldığını, hızlı çalışarak bir an önce bitirmek, altmış beş metreden, o Allah’ın belası yerden inmek istediklerini anlatmaya çalışmıştı.
 
Müdürü, “İşçi hakları, onların sağlıklı koşullarda çalışması sağlanarak korunur, boş sözlerle değil!” demiş, yanıtlamasına fırsat vermeden, “Burada sana, 1 Mayıs yürüyüşlerinde boy göstermen için değil, taşıdığın teknik sorumluluk için para veriliyor, anladın mı?!” diye bitirmişti sözlerini. 
 
Kartal Bey de, “Görevimi yaptığıma inanıyorum!” diye kesip atmıştı tartışmayı.
 
O günlerde Kartal Bey, en çok kendisiyle savaşmaktan yoruluyordu. Su kovalarını kontrolden geçirmemiş olmasını bağışlanmaz bir savsaklama olarak görüyordu. İlk müdahalenin orada, su ile yapılması halinde, kimyasal yanığın büyük ölçüde önleyebileceğini düşünüyordu.  Bunu yapamamıştı.
 
Üst yönetim bu gibi kazaları, harcamak istediği teknik personeli sıkıştırmak, yıldırmak için kullanırdı.  Şimdi yine öyle yapacaklarından kuşkusu yoktu.
 
Olay, hastane yönetimince, bir kaza tutanağıyla savcılığa aktarılmıştı.
 
Tutanakta; Haydar Sucu’nun sağ göz zarında ve saydam tabakada kimyasal yanık, basınçlı püskürmeden dolayı da yırtılma saptandığı, bu durumun ciddi görme yitimine neden olabileceği yazılmıştı. İş göremezlik halinin uzun süreceği de açıkça belirtilmekteydi.
 
 Kartal Bey, yargıda hesaplaşmanın kısa zamanda sonuçlanacak bir süreç olmadığını biliyordu.
 
  İşletme içi yapılacak kovuşturma... Bu o kadar önemli değildi. On yılı aşan işletmecilik deneyiminde, kazaya neden olduğu çok açık görülen idarecilerin bile soruşturmalar sonunda aklandığı o kadar çok olay vardı ki. Ustalar, kendisine çamur atmaya zorlanmaz, kendi hallerine bırakılırsa, suçlanmasını gerektiren bir neden yoktu. Haydar ve yardımcısı İhsan Usta’ya ne kadar güvenebileceği, günlerce kafasını kurcalamıştı.
 
                                                          *
 
Lojmanlardan çıkmış, üretim birimlerinin bulunduğu alana henüz ulaşmıştı. Araç, farların aydınlattığı beton yolda ilerlerken, ortalık birden aydınlandı. Prilkulesi, altmış beş metre yüksekliğiyle dağ gibi duruyordu önlerinde. Ülkenin en büyük gübre fabrikası,  ışıklar içinde balkıyan, pırıl pırıl bir kent görünümü aldı. Kartal Bey, çevrenin aydınlanmasıyla içinin de birden aydınlandığını duyumsadı. On dakikalık bir enerji kesilmesinin bile arızalara neden olacağını biliyor, kendini daha büyük sorunlara hazırladığı için, kaygılarının bir bölümünü savuşturduğunu düşünüyordu. 
 
Teknisyeni, ustası ve usta yardımcısıyla ayaküstü bir değerlendirme yaptılar. İlk gözden geçirilmesi gereken yerin Pirilkulesi olduğuna karar verdiler.
 
Kulenin tepesine, işletmenin en yüksek noktası olan altmış beş metre koduna ulaşmak için, ilk kırk beş metrelik yüksekliğe asansörle çıkmak gerekiyordu. Yük taşıma işinde de kullanılan asansöre, dört kişi bindiler. Kulenin denize bakan yüzüne yangın merdiveni gibi monte edilmiş olan asansör yükseldikçe, işletmenin bir bölümü ışıklar içinde önlerine seriliyordu. Enerjinin kesilmesiyle karanlığa gömülmüş liman kasabası, bu yükseklikten bakılınca, pırıltılar içinde bir gerdanlık gibi görünürdü. Hele bir de limana yanaşmış küçük gemilerin, yatların ve balıkçı teknelerinin görüntüsüyle birleşince; büyüsüne kapılıp izlemeye doyamazdınız. İki dakikayı bulan asansör yolculuğu, çalışanlar için bulundukları ortamı unutturan, kısa süre de olsa mutlu oldukları bir yolculuktu. Kulenin kırk beş metre kodunda asansörden indiler. Dikine uzatılmış tek kişilik bir tüneli andıran on beş metrelik merdivene sıralandılar. Bedenlerin uyuyup dinlenmeye koşullandığı bu saatte, isteksizce tırmandılar merdiveni.
 
 Zirvedeki kontroller kısa sürdü. Arıza sayılacak bir durum söz konusu değildi. İlk baktıkları yer, bir yıl kadar önce, Haydar ve İhsan Ustaların ağır yaralanmalarına neden olan elli milimetre çapındaki otomatik vana oldu. Çalışır durumda olduğunu, buhar ısıtma hattında bir sorun olmadığını gördüler.
 
Kartal Bey, “Geçen yıl bu kadar şanslı değildik arkadaşlar,” dedi. 
 
Teknisyen Ömer, “Altmış beş metreden sıyırdık ama bugün bize oturmak haram,” diyordu. Aşağı inmek için kendisini beklediklerini fark eden Kartal Bey, “Siz inin ben birazdan gelirim” diyerek, kulenin korkuluklarına doğru yöneldi. Gecenin bu saatinde, denizden gelen serinlik içini ürpertiyordu. Yünlü kabanının fermuarını çenesine kadar çekti. Bir yıl öncesini, iş yaşamında başına gelmiş en acı olayı, tüm ayrıntılarıyla şimdi yeniden yaşıyordu.
 
                                                          *
 
65 metrede soğuk bir sonbahar gecesi yine. 
 
Birbirine güvenen, birbirini seven insanların uyumlu çalışmalarına, körfezin pırıltılı güzelliği eşlik ediyor. Korkuluklara abanmış, dalıp gitmiş Kartal Bey. Adının kartal olması, çocukluğundan beri içinde taşıdığı uçmak hevesini hep uyanık tutmuştur. Bu yükseklikte olmanın sağladığı avansla kendini salıvermek, körfezin serin hava akıntılarında uçmak, kanatlarını gücü tükeninceye kadar çırpmak, çırpmak geliyor içinden.
 
Haydar Usta sesleniyor, “Kartal Bey, cıvataların tümünü söktük. İçerdeki madde katılaşmış olmalı,  vana yerinden kıpırdamıyor.”
 
Haydar Ustanın uyaran sesiyle, ‘şimdi dikkatli olmak zamanı, uçmak zamanı değil’ diye düşünerek onların yanına geliyor. İşi kolayladıklarını düşünen Haydar ve İhsan Ustanın yüzlerini koruyan maskeleriyle, dizlerine kadar uzanan kauçuk ceketlerini çıkardıklarını görüyor. 
 
“Maskelerinizi takıp, ceketlerinizi giymelisiniz. Bu tankta yüz seksen derece sıcaklıkta, dört ton amonyum nitrat olduğunu unutmayın,” diye uyarıyor onları. Haydar Usta, isteksizce sırtına alıyor kauçuk ceketi. Onu gören yardımcısı da aynı şeyi yapıyor. İki kişinin zor kaldıracağı ağırlıktaki otomatik vanayı yerinden çıkarmak için üçü birlikte zorluyorlar.
 
Haydar Usta kanırtmak için boru parçaları kullanıyor. İhsan Usta ayağındaki iş botlarıyla tekmeliyor vanayı. Bu işler sırasında ceketler sırtlardan düşüyor, maskelerse tümüyle unutuluyor. Otomatik vana kaynak olmuş gibi yerinden bir milim bile kıpırdamıyor. İçindeki maddenin erimesi için yeniden buhar tutup vanayı ısıtmaya çalışıyorlar.  Yeniden kanırtmalar, yeniden itip kakmalar... 
 
Dikkatlerin iyice dağıldığı, tüm güvenlik kaygılarının unutulduğu bir anda güçlü bir kanırtmayla, vana bağlantılar arasından sıyrılıp yere düşüyor.
 
Yaklaşık yüz seksen derece sıcaklıktaki amonyum nitrat, elli milimetrelik borudan her iki ustanın yüzlerine, bedenlerine fışkırıyor. Tüm bedenleri haşlanmış, gözleri kapalı bağırıyorlar.
 
“Kurtar bizi Kartal Bey, yanıyoruz!”
 
Bol su ile hemen yıkanması gerekiyor yaralıların.
 
Kartal Bey dört dönüyor... Su arıyor...
 
Ayaklarının altı, tanktan boşalan amonyum nitratla kaplanmış vıcık vıcık. Hızla soğuyor, soğurken buharlaşıyor.
 
O anda anlaşılıyor altmış beş metre kodunda bir damla suyun olmadığı.
 
İşletmedeki su pompalarını bu yüksekliğe su basamakta yetersiz kaldığı önceden biliniyor.
 
 Böyle durumlar için, güvenlik elemanlarınca her an dolu bulundurulması gereken dört su kovasının boş olduğunu gören Kartal Bey, kafasını yumrukluyor.
 
Önceki çağrının beyninde yankılanmasına,  yeni haykırışları eşlik ediyor.
 
“Yanıyoruz, kurtarın bizi Kartal Bey!”
 
Ustaların gözleri kapalı, elleri ve gövdelerinin büyük bir bölümü yanık, acılar içinde on beş metrelik dik merdivenden yardım almadan inmeleri.
 
Kırk beş metre kodunda bol su ile yıkanmaları…
 
Sonra, asansöre taşınmaları…
 
Kartal Bey bir karabasan olarak anımsıyor bunları.
 
                                                           *
 
Mutlulukla anımsadıkları da yok değil: 
 
Kazadan dört ay sonra işbaşı yaptı İhsan Usta. Bu dört aylık süreçte, dokunun kimyasal etkilerden temizlenmesi için, yaraları üç kez kabuk bağladı ve üç kez kabuklar kazınıp, kanayan kızıl etleri ortaya çıkarıldı.
 
 Şimdi iyileşti sayılır. Eski işine dönmesine karşın arkadaşları onu ağır işlerden uzak tutuyor, kollayıp koruyorlar.
 
 Haydar Usta, yardımcısının çektiklerine ek, sağ gözündeki yanma ve yırtılmanın onarımı için dört ay içinde iki kez ameliyat gördü. Ameliyatların bir süre daha süreceği söyleniyor. Şimdiden görme oranının yüzde kırklara ulaştığını bilmek herkesi sevindiriyor. Sağaltım süresince, üst kademeden yüzünü görebildikleri tek kişinin Kartal Bey olması duygulandırıyor onları.
 
Yanık izleri gün gün siliniyor, yeni gelen derinin kızıllığı buğdaylaşıyor yüzlerinde.
 
Kartal Bey’in unutamadığı günlerden biri de yargı önüne çıktığı gün.
 
Yaralı işçilerin sorgulamada neler söyleyeceği onun için çok önemli.
 
 Onlara güvenmeye ne kadar çok ihtiyacı var. Gün doğmadan nelerin doğabileceğini aklından çıkaramıyor bir türlü.
 
İlk duruşmada Yargıç’a, “Kartal Bey, altmış beş metre yüksekte, o soğuk gecede biz iş yaparken, ne yanımızda bulunmaya ne de yardım etmeye mecburdu. Bunca yıllık iş hayatımızda, Kartal Bey’den başkasının da böyle davrandığını hiç görmedik. Kaç kez maskelerimizi çıkarmamamızı, kauçuk ceketimizi giymemizi söyledi. Kendimize fazla güvenen de tedbirsizlik eden de biziz. Şikâyet etmek bir yana, ona teşekkür borçlu olduğumuzu bilmenizi isteriz,” demişlerdi.  Sanık sandalyesinde onları dinlerken, gözyaşlarını tutamamıştı.
 
Mahkeme salonundan çıkışta, Haydar ve İhsan Ustalar, iki yandan koluna girerek, “Biz insan olmanın gereğini yaptık, doğrusu da buydu zaten. Sanmayın ki kimse bize akıl verip yol göstermedi. Onları bilirsiniz işte. Bizim kitabımızda arkadan vurmak yoktur, hepimize geçmiş olsun,” diyerek kapatmışlardı dosyayı.
 
Kartal Bey üşümüş, aşağı inmeye hazırlanıyordu. Merdivenin başında tan yerinin ağarmakta olduğunu gördü.
 
Yeni doğan güneş hep yaşama sevinci verirdi ona.
 
 İnmekten vazgeçti.
 
Yüzünde derin bir gülümsemeyle, su kovalarının bulunduğu yere doğru yürüdü.
 
 
Celal İlhan
 
Gerçekedebiyat.com