Alkışların edebiyatı / Ali Hikmet Eren

Alkışların edebiyatı / Ali Hikmet Eren

21 Eylül 2017 - 3178 kez okundu.





Yazı, kodlanmış bir düşünme sistemidir ve doğaldır ki bu kodlama bir ‘çaba’ gerektirir. Durup dururken böyle bir çabaya girmenin, yazıyor olmanın da her yazan için geçerli nedenleri olmalıdır.

Bir kere, söylediklerinizin ve onu sunuş biçiminizin diğer insanların bakış açısından farklı ve yeni bir düzlemde yer alması, ayrıntılarla buluşabilmesi önemlidir. Öznenin derdinin, itirazının bu farklılık ve ayrıntılarla kesiştiği yerde oluşur edebiyat.
 
Türk Edebiyatı kendine ait olmayan bir dille konuşan yazarlarla dolu ne yazık ki. Çünkü özgün bir varoluş ve yaşam deneyimi söz konusu değil; aksine anonimleşen ve o anonim ruha tapınan türedi tipler piyasa yapıyor.

Yazar,  önce okura, sonra başka yazarlara benzemeye başlıyor. Bu benzeşme, aynı hazzı aldıkları bir çemberin içinde, birbirlerini alkışlayarak “mutlu mutlu” yaşamalarını sağlıyor. Kabul görenle kendini tanımlayan bir yazar, yazdıklarında metne içkin olan estetik öğeleri (dil, anlam, kurgu, karakter, lirizm vb.) bile umursamıyor, yaptım oldu rahatlığıyla olumlanmanın ve alkışın rehavetine gömülüyor. Kendine, ya sayısal çoklukla tanımladığı bir özgürlük alanı yaratıyor ya da var olan sayıca çok bir özgürlük alanına yazdırıyor adını. Aynı şey işte! Üstelik bu yavanlık, dert ehli üçüncü kişilere güçlü bir iktidar alanı olarak yansıyor.
 
Yazmak, bireye yanlış bütün içinde bir özerklik, kendine özel’lik, bir ayrıcalık kazandırıyorsa, okumak da, aynı yanlış bütün içinde özerk bir alan edindirir okura. Edindirmelidir de. Özellikle okurun her zaman kendince bir hesabı, sevdikleri, sevmedikleri, tartıştıkları, paylaştıkları ve öteki’leri önerileri vardır. Edebiyatın olmazsa olmaz devinimi bu paylaşımı gerekli kılar. İster yazar, isterse okur olsun, edebiyatla kendini var kılarak özgürleştirir insan; sunulan o yanlış bütün içinde! Özgürlük, iktidarların, çemberlerin baş düşmanıdır.
 
Ne var ki bu küçük mutluluk alanlarının kendi içlerinde bile iktidar hesapları olabiliyor. Rapunzel’in saçlarına tutunarak çıktığı ve kimsenin ulaşamadığı o küçük pencereden, günlük tıraşlarını olarak memurluk yaparken, bütün bir edebiyat dünyasını yönettiklerine kadar gidebilen bir hezeyanın da içinde olabiliyor kimileri. İktidar seviciler, ki bunlar köle-efendi diyalektiğinin gönüllü uygulayıcılarıdır, sayesinde de orada kalmak,  sürekli ben, ben, ben… diliyle konuşmak ve şişirilmiş bir ego’yla, zamanla kendine daha da alışmak, kendini sevmek çok da zor olmuyor artık.
 
"Muktedir"in kendini olumlaması, kusursuz olduğuna inanması, onun, geliştiren çelişkili durumlar yaşamasına engel olacak, hatta içinde bulunduğu çelişkili durumları görmeden kendine yandaşlar bulmasıyla, dönüşmek yerine, var olana, stabil kalana benzeşmeye kadar götürecektir onu. Bu benzeşme, zamanla bir alışkanlığa dönüştüğünde, -iktidar alışkanlıktır!- tıpkı bir fabrikanın üç vardiya çalışarak seri üretimle sunduğu mamüller gibi “öyküler, şiirler” ve başka benzeşenler çıkacaktır ortaya. Yazar, kalem tutmak yerine alkış tutarak da yazabileceğini öğrenir iktidarı kutsarken, aynı seri üretimle. İktidar da kendini her daim alkışlatmak için yol ve yordam düşünür bu süreçte.

Oysa edebiyat, verili olanı, kodlananı, yazı’ya dair ne varsa onu sorgulamayı, yazarın düşünsel süzgecinden geçirerek onu yeniden tanımlamayı ve bu tanımı sonraki okura, nesile, bir ütopya olarak bırakabilmeyi gerektirir. Kendine bile benzeyemez edebiyat, böyle bir lüksü yoktur!
 
Benzeşme, aşırı duygusal bir durumdur ve duygu etkin bir alanda edebiyat,  olumlanan özneye, doğaldır ki olumlamak gibi bir görevi de yükler. Bu durum da çoğu zaman sayısal çoklukla ilgili sahte bir özgürlük alanı tanımlar ki, işin kafa yapan tarafı da budur aslında. Yetki ile taçlandırılmış duygusallığı, dostluklar, ego ve yalnız kalacağı korkusu, yazarı kendinden uzaklaştırıp okura yaklaştırdığında, asıl tehlike de kapıda demektir. ‘Çok’ olmakla kendini tanımlayan sermaye güdümlü bir edebiyat, ‘az’ olanın, nitelikli edebiyatın hızını keserek, payını insani ilişkiler ve pazar’dan alan bir yazar ve ticari editör bolluğu oluşturmadı mı? Ederi karşılığında yayınlanan bir kitabın zoraki satış yöntemleriyle imza karşılığı yeniden paraya dönüştürülmesiyle, edebiyat ve popülerlik arasında dururken, olumlanmak adına kaç kişiyi olumluyorsanız, o kadarsınızdır pazarda.
 
Karşılıklı olumlama, üretemeyen ve egosu tavan yapmış bireyin varlık nedenidir çünkü!
 
Yeni gibi yutturulan ama taklit, temelsiz, kısır bir döngünün kutsanması demektir bu. Olumlanan yazar, bir benzerinin üst dil’iyle konuşmak için gerekli cesareti de bulurken, birlikte çoğalır benzerleriyle.

Bulundukları konum ya da çevreleri’nce duydukları güvenle piyasa’ya çıkıp, çocukluklarının yalancı memesini emmeye devam ederler orada, hep. Doymazlar. Alan özne’nin, özne de alan’ın sınırlarını zorlar; iç içe bile geçerler zamanla, yapışık kaplar gibi. Kimseye ait olmayan, arkadaşlarından, rakı masalarından, sosyal medyadan, hatta sonradan tanışacakları birilerinden bile aparttıkları bir “dil ve edebiyat” kalır geriye. Kabul görenle kendini tanımlayan ya da yazdıklarının başkalarınca tanımlanmasına izin veren her yazar, ister istemez, gönüllü bir memurluğa da yazdırıverir adını. Amirleri, şefleri, müdürleri ve genel müdürleri vardır, biat edip terfi alabilmek için.
 
Aslında matbaanın yeniden icadıyla yazdıklarına kamusal alan yaratacak o kadar çok dergi, kağıt ve mürekkeple tanışmışlardır ki, yine de uslarındaki üretim çokluklarını, doyumsuzluklarını, popüler olma çabalarını… çok yazıyor olmakla ilişkilendirip, her yere yetişmeye çalışan aceleci, telaşlı ve bir o kadar da kifayetsiz ama muhteris bir yazar kimliğine bürünüvermişlerdir. Bu durumda da en iyi gidiş yolu, kabul görmüş ve iktidarı yine kendi benzerlerince onanmış bir kuleden seslenmektir okura.

Oysa esas olan, üreten öznenin değil, üreti metnin dağınıklığı, çokluğu olmalıdır. Toparlanmaya, sakin kafayla dağılmaya ihtiyacımız olan bir dönemde hem de.
 
Pazar mantığı, görmek istedikleri, düzenli sunabileceği, sindirimi kolay ve tüketime hazır, paketlenmiş ürünlerini (yazarlarını da olabilir) sunar okura. Hatta kimi zaman dağınıklığa sığınan yapay bir edebiyatın, tüketici pazar payını artırmak için çok özel ambalajlarda sunulduğu bile olur. Bunlar işin PR teknikleridir çünkü.
 
Kimi okur, eksikliğini yüzüne vuracak, onu yoracak, dağıtacak metinleri sevmez. Hazır çorba, hazır mantı, hazır dergi, hazır şiir tüketir onlar daha çok! Beynini yoracak denli zamanları yoktur. Karışık kuruyemiş dergilerini okur bu yüzden de, anlamaz bademin, edebiyatın yokluğunu. Kendini öldürmeyi, bildiklerini yalanlamayı, sıfır noktasına inmeyi reddeder. Bir metnin ilk görevi olan ve onu tüketeni öldürme işlevi, okurun kendini korumaya almasıyla son bulur, pazar kurulur ve iktidar varlığını kutsar yeniden. Ve tam da bu anda sevgili Marquis de Sade, bir yerleriyle kahkahalar atar duyan kulaklara…
 
İktidar, karşınıza bir yazı işleri müdürü, bir dergi editörü, başlı başına bir dergi, cemaat, sermaye, partili bir grup olarak da çıkabilir. Ayı da çıkabilir, fil de! İktidar çok kolay kılık değiştirebilir bir de… Masmavi bir gökyüzünün altındaki süreğen bir olumlama, sığ bir edebiyat ortamını da davet eder okura. Gökyüzü, hele de edebiyat, resimli çocuk kitaplarından başlatılarak ezberletildiği gibi mavi değil oysa.
 
Kifayetsiz muhterislerin kendilerini karşılıklı ve ölçüsüz bir övgü olmadan var edebilme olanakları var mıdır? Ve “Yıkmak yaratıcı bir dürtüdür!” diyen Bakunin yoldaşın bu kifayetsiz ve muhteris olumlayıcılara, alkış delisi “edebiyatçılara” diyeceği ne olabilir acaba?

Ali Hikmet Eren
GERCEKEDEBİYAT.COM