Akdeniz Edebiyatında Metin Demirtaş Şiiri Çalıştayı'nda ne konuşuldu?

Akdeniz Edebiyatında Metin Demirtaş Şiiri Çalıştayı'nda ne konuşuldu?

26 Kasım 2018 - 689 kez okundu.

"İnsancı Felsefe Sanat ve Bilim Çevresi" tarafından İstanbul'da Akdeniz Edebiyatında Metin Demirtaş Şiiri Sempozyumu düzenlendi. Yürütücü Ali Ekber Ataş'ın ve Artşop yayınlarından Vedat Akdamar'ın açılış konuşmalarını yaptığı çalıştay Kadıköy'de Barış Manço Kültür Merkezi'nde 25 Kasım 2018 Pazar günü iki oturum halinde düzenlendi.


Yusuf Çotüksöken - Edit Taşnadi

Öğledin önce ve sonra olmak üzere iki oturum süren çalıştayda sanatçı Ufuk Karakoç Ali Ekber Çiçek'ten, Aşık Mahsuni'den, Kul Ahmet'ten parçalar okudu. Metin Demirtaş'la ilgili hazırlanmış belgesel gösterildi.

ALİ EKBER ATAŞ: Emperyalizmin en çok üstünde durduğu önem verdiği konu kültür ve sanat alanıdır. Bu sempozyumu bu bilinçle onlara karşı durmuş bir şairi anarak yapmaya çalışıyoruz. Burada anlatamadağımız elbette çok şey olacak ama gelecek kuşaklar bizim anlatamadığımızı mutlaka anlatacaklar. Toplantımıza katılanlara teşekkür ediyoruz. Ufuk Karakoç ne zaman telefon etsek bizi kırmaz gelir.

UMUT DEMİRTAŞ (Metin Demirtaş'ın oğlu): Lisede okuduğum yıllarda sabahın erken saatlerinin telaşıyla Anadol arabasında beni götürürken bile yol kenarında durur sabah güneşin doğuşunu birlikte izlerdik. Arabada müziği açardı. Yağmurlu havalarda mutlaka cam önüne otururdu. Bunu severdi. Orada ezberindeki şiirleri yüksek sesle okurdu. Her şiirle çok uzun süre tek tek uğraşırdı. Çok iyi bir belleği vardı diyeceğim ama gönlünde taşırdı aslında şiirlerini. Şiirden çok da mektup yazardı. Posta kutularının hacmi belli. Taşardı. Postacı yardım ederdi. Dergiler… İmzalanmış kitaplar… Mektuplar… PK. 477 Antalya!

Antalya'ya hapisten çıktıktan sonra ilk gelişini anımsıyorum. Akrabalar evi dolduruyor. O ben iyiyim siz asıl kendinize bakın der gibi havalarda, hiçbir şey olmamış gibi.

Sol bacağı kesilmek zorunda kalınca "Sol yanım bana ihanet etti" derdi. Onun gibi yerinde duramayan biri için çok kötü bir şey tek bacaklı kalmak.

Gittiği dokunduğu her mekânı, konuştuğu dost olduğu her insanı dönüştürme özelliği vardı.

Ama ben çocuğuyum tabi bilirim bir yanı uysal mavi, bir yanı çelik öfke! Örneğin kafasındaki şiirin bozulmasına hiç tahammül edemezdi.

Dedem taş ustasıydı. Bunun için soyadımız da böyle olmuş sanırım.

VEDAT AKDAMAR (Artşop) Ali Ekber bir vefa insanı. Bu toplantıya emekleri için teşekkür ediyoruz. Daha önce de Vedat Günyol, Vecihi Timuroğlu hakkında böyle toplantılar yaptı kitaplar hazırladı.

EDİT TAŞNADİ: Metin Demirtaş Atilla Jozef hayranı bir şairdi. Oradan dost olduk. (Bu çalıştay için ta Macaristan'dan gelen Sayın Taşnadi'nin ve Yusuf Çotüksöken'in konuşma metnini not alamadığımız için özür dileriz.)

AHMET YILDIZ: Bunca üstadın arasında bana ne söz düşebilir. Onu ilk ne zaman gördüğümü bile anımsamıyorum. Muzaffer İlhan Erdost aramıştı kitabın var imzalı diye. Ama az sonra Metin Demirtaş aradı imzalı kitabını bıraktım, diye. Hançer ve Lirik. Daha sonra dost olduk görüştük. Edebiyat ve Eleştiri dergisinde yazı ve şiirlerini yayınladım. Sonra baktım her ne kadar internet ortamına sıcak yaklaşmadığını edebiyatı öldürdüğünü söylemiş olsa da www.gercekedebiyat.com'a ona yakın şiir yazı gönderdiğini gördüm.

Bizden sonra konuşacak konuşmacılarla aynı şeyleri konuşmuş olmayız umuduyla, belki onu daha iyi anlayabileceğimiz olaylara, yaşamını belirleyen üç noktaya değinip konuşmamı sonlandıracağım. 

Ama şiirinin yapısı hakkında bir iki cümle söylemek österim önce. Ahmet Özer'in de saptamasıyla, Demirtaş’ın tek bir sözcüğü şiiri yormaz, bir tek harfi düşmez şiirin yapısından. Toplumsal duyarlılığı öyle yüksek olması ve imge hastalığına düşmeden sade bir şiir olmasıdır.

Demirtaş’ın şiirleri sıradan bir köy kahvesinde bile okunabilir. Ve şiir olma özelliğinden, inceliğinden, derinliğinden bir şey kaybetmez.

Örneğin "Daktiloda Bahar" şiiri:

Bahçedeki vişne ağacı
Çiçekten meyveye döndü
Daktiloda bahar şiiri
İnat ediyor

Ya da, "Abdülkadir Bulut'u Anarken" şiiri:

Arkadaşlarla
Abdülkadir'i anıyorduk ki
Birden ortalığı
Kekik ve nane kokusu sardı

Yahu arkadaşlar
Hele bir bakın
Şiirleriyle sokaktan

Abdülkadir geçiyor olmasın.

Şimdi bu şiirler şiirdir. Güzel bir şiirdir. Tekrar dönüp okumak istediğim şiirdir Metin Demirtaş'ın şiiri. Şimdiki çoğu şiir gibi acaba ne demek istiyor ben mi anlamadım anlamında değil bu, tekrar okuma isteği. Şiirin tadına doyamamaktan kaynaklı. Bir daha tad almak, şiiri hissetmek için...

 
Belgeselden

Çok eleştirildi. Ataol Behramoğlu 28 Ekim 1978'de seni çok eleştirecekler diye yazmış. Ama ne yazık ki olumsuz eleştirilerin art niyetlisi 2010 yılında bile devam etti. Şimdi Doğan Hızlan burada olsaydı söyleyecektim, senin sevdiğin övdüğün eleştirmen diye. Bu kendisi de şair olan eleştirmene göre Metin Demirtaş devrimcilikten sapmışmış. Çünkü Ankara'da düzenlenen Cumhuriyet mitingleriyle ilgili bir şiir yazmış ve şiire üstelik Ceyhun Atuf Kansu'yu karıştırmışmış. "Kemalizme ıralı bir düzleme sapmış"mış! 68'li devrimciler ülkemizin en büyük devrimcisini çiğnemeyi, reddetmeyi o zamanlar asla akıllarından geçirmediler bile. Bu şiir o yıllarda slogan şiir diye küçümsendi.

Hazırol kalbim
Türküsünü dinlemeye
Derin yara almış
Bir umudun.

Bu nereden baksanız bir şiirdir. İsterseniz slogan deyin, isterseniz milyonlar haykırsın onun sağlam yapısını değiştiremezsiniz. Bugün bakınca çok iyi şiir olduğunu yeniden anımsıyoruz.

Metin Demirtaş'ı etkileyen üç ana noktaya gelirsek. Hepimiz biliyoruz: 1938'da Antalya'nın Elmalı İlçesine bağlı Akçay köyünde doğdu. Onu ilk etkileyen kişinin babası olduğunu düşünüyorum. Çünkü 8 Mart 2013'te bana gönderdiği ve yayınladığım ve bugüne dek son kontrolüme göre  3554 kez okunan "Babam" adlı şiiri bunu gösteriyor:

Elleri kurumuş ağaç kabuğuna benzerdi.
Anımsadıkça,
Şurama bir şey düğümlenir.
Taşçıydı.
Taşlık bahçelerde gün boyu balyoz sallardı.
Bize sevgisini bıraktı,
Başka bir şeyi yoktu!

Babalar pek anılmaz şiirlerde
Annelerdir daha çok sözü edilen.
Barınıp beslendikleri yere
Bir sığınma duygusudur şairleri biraz da buna yönelten.

Yok benim de babam için bir şiirim.
Taşı eğri durur bu yüzden.

Babası ablasının yanında kalan bir yetimdi. Duvar ustasıydı. Demirtaş'ın deyimiyle dinibütün ve ülkesine sadık bir insandı. Metin Demirtaş, ilkokulu köyünde okudu. Elbet babasının yanında. İnsan karakterinin şekillendiği dönem diye düşünüyorum. Örneğin Özdemir İnce'nin de babası bir köy imamıdır. Belki bugün laiklik yoğunluklu yazılarını bu yüzden yazıyor. Bilemiyoruz.

Diğer ikinci etki okuludur. Erkek sanat enstitüsü. Sanırım kız sanat okulu da vardı. Hepimiz Köy Enstitülerini iyi biliriz ama sanat okullarının ülkeye katkısı onun kadar, ondan da fazladır. İlk kez Mithat Paşa tarafından 1863 yılında valisi bulunduğu Sırbistan Niş'te kuruldu. İstanbul Sanat Okulu da (Erkek Sanat Enstitüsü) Selanik, Bağdat ve İzmir sanat okulu 1876'da kuruluyor.

Bu teknik ve kültürel sanat abidelerinin temelini ilk atan ve  “Mithat = övülmeye değer” mahlası verilmiş kişi, bu günün de en önemli davası olan teknik öğretimin kurucusu, bu büyük adam, 25 Nisan 1884 günü üç yıl prangalı yattığı Taif zindanında II. Abdülhamit tarafından feci bir şekilde boğdurularak öldürüldü.     

Türkiye’de 1945 yılı sonu itibariyle sayıları 60’a ulaşan Sanat Okulları vardı. Genellikle iş garantisi kolay olsun ve bir sanat öğrenip aileye kısa yoldan katkıda bulunsun diye köylü kökenli vatandaşlarımızın çocukları buraya verilirdi.

Metin Demirtaş buradan kazandığı teknikerlik mesleğiyle çelik gibi bir kişilik daha kazandı. Ama yine bu meslek yüzünden radyasyonlu yerlerde çalışma yüzünden genç yaşında sol bacağında kanser hücreleri oluşması nedeniyle bacağı kesildi. Bu şairimiz için bir yıkımdı. Çok etkilendiği açık.

Üçüncü onu etkileyen şey 1960'lı yıllardır. Kim ne derse desin o 1960'ların şairidir. Ülkemizden başlarsank 27 Mayıs 1960'da Türkiye'de darbe oldu. Ben buna da önceki düşüncelerimin tersine Amerikan darbesi diyorum. Tüm demokratik iddialı çağdaş anayasa hazırlamasına karşın tipik bir Amerikan darbesiydi. Anayasa nedir ki. Sen yazdın sen silersin. Hem bu özgürlük ortamı hem haksız idamlar ABD'nin daha sonra Türkiye'nin iç işlerini karıştırmada kullanacağı bölünmeler yeni gruplar toplumsal anarşiyi yaratmada da etken oldu.

Şöyle: Mayıs'da darbe oldu, darbenin üzerinden üç ay geçmeden 235 general ve amiral ve 5 binin üzerinde subay ordudan eften püften nedenlerle atıldı. Bunların tümü Kurtuluş Savaşı'na katılmış ya da hemen onun ertesi o havayla yetişmiş yurtsever subaylardı. Yani Trabzon Boztepe Amerikan Radar Üssü kurulduğunda oranın subayı bu nedir burada ne oluyor mutlaka benim komutam olması gerekir ahlakı ve kültüründe subaylardı. NATO nedir NATO karargâhı nedir bilmeyen subaylardı. Yerlerine NATO'nun yetiştirdiği subaylar yerleştirildi. Hemen peşinden TSK İç Hizmet Kanunu diye bir kanun çıkarıldı. Önceleri ordu sınırlarımızı korumaya konuşlanmıştı. Artık bu yasayla darbelerin önü açıldı. Kenan Evrenlerin önü açıldı. 1963 yılında İzmir'de Komünizmle Mücadele Derneği kuruldu. İkinci şubesi Erzurum'da kuruldu. Başına tanınmamış bir sıradan vaiz getirildi Fethullah Gülen adında. Gülen İzmir'e geldi daha sonra. Kısa sürede 111 sayıya ulaştı şubeleri. Cemal Gürsel fahri başkanlığını üstlendi. Sanırım bu kadar kanıt fikrimi desteklemeye yeterlidir.

Yine 60'larda 1964'de ABD Vietnam'a savaş açtı. Yaklaşık 10 yıllık savaşta İkinci Dünya Savaşı'nının 4 katı 8 milyon ton bomba yağdırdı. 1965 yılında Endonezya'da ilerici demokrat Sukarno yönetimi oyunlarla alaşağı edilip on yıllarca sürecek diktatörlüğün önü açıldı. Muhammed Suharto başa geldi. Milyonlarca komünist yurtsever infaz edildi. Yine 1965'de Filipinler'de Marcos iktidara getirildi.

Ama bu yıllarda bu olumsuz olayların etkilediği gibi olumlu olaylar da meydana geldi. Bir takım sakallı adamlar Amerika'nın burnunun dibinde Küba'da anti-emperyalist sosyalist devrim yaptılar. Bu devrimin önderlerinden ikinci adam Che Guavera'ydı. Guavera Ekim 1967'de Bolivya ordusu tarafından tuzağa düşürülerek öldürüldü. Ölümünden sonra Guavera Alberto Korda tarafından çekilen fotoğrafıyla ünlenerek tüm dünya devrimcilerinin idölü oldu.

İşte Metin Demirtaş gibi biri 'Bizim de dağlarımız vardır Che Guevara' diye başlayan Che Guevara şiirini yazmadan edemezdi bu tarihsel toplumsal şartlardan sonra.

Bugün de emperyalizm artık o kadar uzak ülkelerde de değil burnumuzun dibinde yine alıştığı bildiği yöntemlerle insanları katlediyor ülkelerin iç işlerine karışıyor. Ama şiirimiz şairlerimiz sanki hem ülkemizin hem dünyanın gündeminden tasfiye olmuş gibiler. Kimse onları dikkate almıyor artık. Oysa işte tam da Metin Demirtaşlara ihtiyaç duyduğumuz bir dönem. Demirtaş'ın o dönem için ne kadar önemli bir iş yaptığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Yöneticimiz süreyi aştığımızı söylüyor. Burada kesiyorum hepinize teşekkür ederim."

NADİR DEMİR (ANTALYALI ARKADAŞI): 2008 yılından ölene dek haftanın dört günü beraberdik. Kitapçıları gezerken şiirlerine rastladım ve Antalyalı olduğunu öğrenince kendisini bulmak istedim. Öyle arkadaş olduk. Dört katlı bir apartmanın alt katında kendi deyimiyle ini vardı. Hayatıma çok güzellik kattı. Çok şey öğrendim.

İBRAHİM CİNGİZ(ANTALYALI ARKADAŞI): Anlatmayla bitmez. 7-8 yıllık dostluğum var. Köy köy dolaştık onunla. Bir köye gittik Orada bir ağaca daha önce protez bacağının kuşlar yuva yapsın diye astığını gördüm. 17 yaşında bir insan gibiydi. Karıncayı incitecek yüreği yoktu. Üveyik kuşları kediler beslerdi. Benim için arkadaştan öteydi. Atatürk'e saldıranlara dayanamazdı.

KEMAL BURKAY: 60'lı yılları beraber geçirdik Ankara'da. Hepimiz Ankara'ya yeni gelmiştik. Ben hukuk fakültesinde okurken bir nümayişte içimizden biri "Kahrolsun emperyalizm!" diye bağırdı. Bu nedir dedik önce. Sosyalizm nedir yeni öğreniyorduk. Sol yayınları kurulmuştu. Ama biz şiire dönüktük. 60 öncesi şairleri Melih Cevdet, Necatigil… Hepsini okumuştuk, bilirdik. Behçet Necatigil'in etkisi çoktur üzerimizde. Sonra Nazım Hikmet okuduk. Fransız şiirine hayrandık. Drina Köprüsü hepimizi etkilemişti. Demirtaş belki de köprülere oradan düşkündür. Çeviri şiirler okuduk. Orhan Veli, Sabahattin Eyüboğlu gibi önemli kişilerin çevirdiği şiirlerdi bunlar. Bir gecekonduyu birlikte paylaşmıştık Metin'le. 1967'de 13 ay cezaevinde kalmıştım. Ziyarete gelirdi. Ancak işe bakın ki 6 ay sonra o da tutuklanıp aynı cezaevine geldi meşhur şiiri yüzünden. O yıllarda cezaevinde siyasi tutuklu yok denecek kadar azdı. Yeni yeni başlamıştı.


Kemal BUrkay

12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde yurt dışına gitmek zorunda kaldım. Ama en uzunu 12 Eylül'den sonraydı.  Bu sürelerde Metin Demirtaş'la hep mektuplaştık. Şiire, doğaya ve dostlarına vefalı bir insandı Demirtaş. Şiiri yaşayan şiire düşkün bir şair arkadaşımızdı. Doğaya düşkündür dedim ama ben de düşkünüm. Belki de kırsal kesimden geldiğimiz için.

Dostlarına arkadaşlarına düşkündü. İlhan Erdost'u çok severdi. Başka ülkelerin yazar ve şairlerini severdi. Lorca, Vaptsarov, Neruda, Victor Jara… Enternasyonal bir yanı vardı. Kürt halkının dostuydu. 7-8 şiirini Kürtçeye çevirdim hatta.

ATAOL BEHRAMOĞLU: Tahmin edersiniz ki güç durumdayım. O kadar yakın bir dostttuk ki nereden başlasam. Oraya koyduk onu öldü diye. Öldü işte. Ölüm nedir? Belki kolektif bir insanlık bilinci onu küçümsemeye yardım eder. Bunun onun şiiriyle doğrudan ilişkisi var. Bütün bir tarihimizi birlikte yaşadık Metin'le. Bunca hümanizmi yaşadık. Modası geçmiş bir kavram değildir hümanizm. Sıcak insancıl bir sevgi atmosferi vardır. Onu unutulmaz kılan odur. Şimdi bizi kalbinin içinden dinliyor.

Lise edebiyat kitaplarına onu almamaları bir utançtır. 60 kuşağının en önemli şairlerinden biriydi, başlıcalarındandı. Benim Akdeniz'i tanımam Metin sayesinde olmuştur. O bana Akdeniz'i tanıttı. Atilla Jozef'le Karşılaşma diye çok güzel bir şiir yazdı.

Bacağı kesildiğinde bana bir mektup geldi.  Şimdi bir çöpte bacağımın teki diye yazmıştı. Ama onu tek bacakla Akdeniz'de yüzerken görecektiniz. Hem işçi hem entelektüel bir insandı. Dünya şiirinde Vaptsarov gibiydi. 

Bunca mektubumuzu saygı sevgi üzerine saklamıştık. Yoksa kimin aklına gelir bir gün yayınlanacak diye. Asla.

Hümanist olmayan bir edebiyat yapıtının asla yaşama şansı yoktur. Diğeri süs olarak tarihe kalır. Biz Metin'le hep insani olan nedir, onu bulmaya çalıştık, onu konuştuk. Acımasızlığın egemen olduğu dünyada edebiyat içi merhameti ve sevgiyi yaratmak…

MAHZUN DOĞAN: Antalya'da doğaya döndüğünde şiirinin daha başka olduğunu söylemişti. Bir mavi tutkusu vardı. Ama ikimizin ortak tutkusunun anne olduğunu gördüm. Ben erken yaşta annemi kaybettim. Belki ondan iki binin üzerinde anne şiiri toplamıştım. Bunu öğrenince beni onu kitap yapmam için yönlendirmeye çalıştı. Her aradığında bunu sordu. En sonu kendisi Antalya Kültür Sanat Vakfına benim hazırladığım anne şiirleri derlemesini yayınlattı.

AYDAN YALÇIN: Ben de bir Akdenizliyim. Mersinliyim. Demirtaş'ın şiirinde o kadar Akdenizle ilgili unsurlar var ki. Ardıç, andız, portakal çiçekleri, yarpuz, çakırdikeni, gevender, ardıçkuşları… O gerçek bir Akdeniz şairiydi.

(Notları alan ve fotoğraflar: Ahmet Yıldız)

GERCEKEDEBİYAT.COM