783 Bin Metrekare Büyüklüğünde Bir Kitabevi ve Remzi İnanç / Metin Turan

783 Bin Metrekare Büyüklüğünde Bir Kitabevi ve Remzi İnanç / Metin Turan

02 Mayıs 2018 - 723 kez okundu.

I.

1977 yılında henüz ortamektep son sınıf öğrencisiyken Ankara’nın yolunu tuttum.

Babam köy öğretmeni. Kars’ın Kağızman’a bağlı Camuşlu köyünde.  En yakın ortaokul nahiyemiz olan Kötek’teydi. Nahiye ile köyümüzün mesafesi, yol ayrımındaki tabelada 8 km  yazsa da bizim evler, aşağı köyde olduğundan, 6 km sayılırdı. Kışın yolların bütünüyle kapandığı ya da kar yağışından dolayı gidilemez olduğu üç-dört aylık dönem hariç, okuma heveslisi 6-7 arkadaşımla bu yoluher gün gider gelirdik. Yol dediğim, öyle dümdüz değil; kıvrım kıvrım.Giderken yokuş aşağı, dönerken 1200 metreden 1800 metreye tırmanmayı gerektiren bir yol.

Bir de bunlara okulda branş öğretmenlerinin yetersizliği eklenince, çocuk beynime büyük kentte okuma tutkusu yerleşti. Bir gelişinde, Ahmet amcamın da heveslendirmesiyle yatağımı, yorganımı topladım; yaşımın ve kilomun birkaç katı yükümle Ankara’nın yolunu tuttum.

TÖBDER’li babam, o kuşağın büyük bir kesimi gibi okumayı tutkuyla sürdüren; ilçeye maaş almaya indiğinde çantasını temel gereksinmelerimiz yanısıra kitap dergi ve gazetelerle de dolduran birisiydi. 

Evimizdeki kitapların büyük bir bölümünde KİTAPSARAYI ERZURUM damgasını görmemiz yanında,  Ankara ve İstanbul’da yayımlanan birçok dergiye de aboneydi. Kitaplığımızda, Varlık, Yeditepe, Halkevleri, ve yayımcısının Remzi İnanç olduğunu yıllar sonra öğreneceğim Toplum dergisi vardı.  Büyük kent, hele de başkentte okumak sınırsız bir heyecan vermişti bana. Ne var ki özlem yanında korku ve endişe duyduğum Ankara için, babam, “Kızılay’da, resim sergilerinin de açıldığı Zafer Çarşısı vardır, Toplum kitabevine uğra. Tanışmıyoruz ama Remzi İnanç adında birisinindir.  Sıkıştığında yardımını isteyebilirsin.”  Yüzyüze tanımadığı, akrabamız olmayan birine sıkıştığımda gidebileceğimi söylemesini hiç yadırgamamıştım. Çünkü o yıllarda ve ondan sonraki bir-iki on yıl içinde de  düşünsel akrabalığın nasıl önemli bir bağ olduğunu, Edirne’de üniversite öğrencisiyken de yaşamıştım.[1]

Dayım da Yozgat’ın Boğazlıyan kasabasında öğretmendi. Amcamlardan biri İstanbul’da, yüksek öğrenimini Ankara’da tamamlamış diğer amcam İzmir’de, amca oğullarından biri Gümüşhane’de, diğeri de Mardin-Yeşilli’de öğretmendiler.   O yıllarda  tek haberleşme aracımız mektup. Ben de tüm yakınlarımla sürekli mektuplaşıyorum.

Ankara’ya varır varmaz, önce babama ama üç gün sonra,  sağ salim geldiğimi bildiren yıldırım bir telgraf, sonra da tüm bu yakınlarıma mektuplar… Ankaralıyım artık.

İzmir’deki amcam, Gazi Eğitim Enstitülü, öğretmen eşi yengem de öyle. “Kızılay’da, Zafer Çarşısı vardır. Oraya uğra. Hem resim sergilerini görmüş olursun hem de orada Toplum Kitabevi var. Kitaplarla tanışırsın.”

Gümüşhane’deki, Mardin Yeşilli’deki  amca oğlu ağabeylerim de “Zafer Çarşısı’na uğra; Toplum Kitabevi var. Okumak istediğin kitaplardan alabilirsin, çekinme paran yetişmezse yazdır, biz destek oluruz.”
Yozgat’daki dayım da “Toplum Kitabevi’ne uğradın mı? Sahibi, Remzi İnanç adlı değerli bir ağabeyimizindir, almak istediklerini alabilirsin. Ben geldiğimde öderim.”

Yeri geldi yazayım: Ankara’da ilk edindiğim kitap, daha sonraları Sıhhıye’deki köprü altında da bu mesleği sürdüren, o yıllarda akşamları eski meclisin önünde yer tezgahında kitaplar satan birinden aldığım,Dursun Akçam’ın Doğunun Çilesi’ydi.  Şehre yabancı, ürkek, aldıklarının fiyatını sorarken bile çekinen bir ses tonuyla, ne kadar ödeyeceğimi sordum. Büyüklerden duymuşum ya, biraz indirim yapabilir misiniz gibisinden söz ettim. Aldığım yanıt, bugün de alışkanlığımı belirlemiş olan “Evlat sen kitap alıyorsun. Kitapta pazarlık olmaz.”

Sonra, ortaokulumuzun bir başka şubesinde, Ankara’ya daha önceleri göç etmiş köylüm Kasım Bilgin’le tanıştık. Ankara konusunda deneyimli.Ben, o yıllarda çıkan Can Kardeş, Tercüman Çocuk, Milliyet Çocuk gibi dergiler okuyor, bunların havasıyla anne, baba nakaratlı şiirler karalıyorum. Ortaokul üçüncü sınıf öğrencisi, benden olsa olsa iki yaş büyük Kasım, edebiyatla uğraşacaksam iyi edebiyat dergileri izlemem gerektiğini bunlardan birininTürkiye Yazılarıolduğunu bir de Demokrat gazetesini izleemi söyledi. Şimdi, bırakınız üniversitelerdeki lisans öğrencilerini, yüksek lisans, doktora öğrencilerinin bile pek azının dergi izlediğine tanıklık edince, Türkiye’nin nasıl bir beyin fukaralığına sürüklendiğini çok daha iyi görebiliyorum.

II.

Bütün bu yönlendirmelere karşın ben, hem Zafer Çarşısı’na kısa zamanda gidemedim hem de Remzi Abiyle, hemen tanışamadım. Ankara’ya eylül başlarında gelmiştim; ortaokul son sınıftaydım ve  Kuşcağız ortaokulu öğrencisi olmuştum. Gecekondu bölgesi. Önce Keçiören’e, Gazino’ya, Dutluk’a gitmeyi öğrendim. Nice ay sonra Ulus’a; ancak bir yıldan sonra Zafer Çarşısı’na, yani Kızılay’a inebildim. Çünkü, Kızılay, taşradan gelmiş, kentin varoşuna sığınmış, gecekondu semtinde ancak kendi hemşehrileriyle hemhal olmakla kendini ifadeye zorlanan bizler için, farklı bir kültürel adresti. Önce Ulus’a, sonra Sıhhiye’ye ondan sonradır ki Kızılay’a geçebildik. Bu bakımdan Remzi İnanç, biz taşralıların, kültürel bariyeri aşma adresimizdi. O, düşünsel akrabalıkla Kars’tan Mardin’e, Boğazlıyan’dan Gümüşhane’ye yaydığı ışık huzmesinin benim kişisel tarihimde durduğu yer, en somut haliyle bu kültürel bariyeri aşabilme cesaretidir.

Sonra, yıllar sonra yani ancak 1983 yılında Remzi Abiyle adımı, soyadımı söyleyerek tanıştım. Çünkü bu kez dergilerin mutfağına girmeye başlamıştım ve yine ona gereksinme duyuyordum.Önce temsilciliğini üstlendiğim, (temsilcilik dediğim, yazılarımı yolluyorum ve Ankara’daki kitapçı ve kimi de kırtasiyelere dağıtımını yapıyorum) İstanbul’da yayımlanan yarı edebiyat, yarı magazinimsiYeni Çağrı, sonra da Amatör Sanat adlı dergileri Toplum Kitabevi’ne de bıraktığım için artık her ay görüşme, sohbet etme olanağı buluyordum.O aileden gelen düşünsel akrabalığın doğal halinden olsa gerek, Remzi abiye yakınlarımın bu yönlendirmesinden hiç mi hiç söz etmedim.

III.

Taşrada halkevleri, halkodaları ile bağlantısı olan, TÖBDER’in kurucularından, kooperatifçiliği yaygınlaştırmaya çalışan, köyünde kitaplık kurup yetişkinleri de dahil ettiği piyeslerle köye yaşanılabilir bir hava kazandırmaya çalışan ilerici bir öğretmenin çocuğuyum. Babam, her yıl birkaç kez soruşturma geçiriyor, müfettişlerin sıkı denetimine uğruyor, kasaba politikacılarıyla mücadeleye tutuşuyor. Bu mücadele ortamı, doğal  olarak çocuk yaşta da olsak, dünyayı daha güzel olandan, daha estetik olandan yana özümsemek gibi bir gayretin içerisine itiyor. Ne var ki büyük kent, geldiğimiz yerle durduğumuz yer arasındaki kültürel iklim bir burukluğu; dışımızda, alışık olmadığımız çevreyle de çelişki ve çatışkı yaşadığımız gerçekliğini saklamıyor. Ürküyoruz. O bakımdan Kuşcağız’dailkgençliğini geçiren birinin, Tunalı’da piyasa yapması, ancak seksenlerin ortalarında görülmeye başlamıştır. Daha çok ekonomiye, belli oranda da eğitime dayalı sosyolojik bir değişmeyle mümkün olabilmiştir bu. Yani, ne zaman ki 1980’leri ortalarında gecekondulara‘taputahsis’ belgeleri verilmiş ‘mülkiyet’ ranta dönüşmüş ve kimilerimizde liseli,  yüksekokul ve üniversiteli olmuşuz, işte o zaman o Kuşcağız’tan, Atapark’tan, Önder’den Saimekadın’dan gelenler olarak, Ulus’tan yukarısına, geçebilme cesaretine de kavuşmuşuzdur. Hem o tarihlerde, otobüs ve dolmuşların bırakıp döndükleri nokta da Ulus’tan yukarısına değildir. Ancak gücü ve cesareti olan ikinci bir araca binip, Kızılay’a, Tunalı’ya gitmektedir.

Remzi Abi’nin benim belleğimde bıraktığı izlerden biri de giyinişi, yürüyüşü ile örneklik oluşturmasıdır. Toplum Kitabevi, Zafer Çarşısı’nda, daha küçük ve Adil Han’a bitişik olan  kapıya yakın olmasına karşın, ben Remzi Abi’yi bulvardan tarafı olan, girildiğinde solda sanat galerisinin bulunduğu ana kapıdan girişlerde görürdüm: Sonbahar ya da kış ise üzerinde krempardesü ve boynunda fularıyla… O yıllarda, şimdi de öyledir ya, pek az insan kravat yerine fuları kendine böylesine yakıştırabiliyor. Remzi Abi, her daim traşlı ve özenli giyimiyle belleğime yer etmiştir. Bu, babamın işini ve adresini bildiği, dayımın gidip rahatlıkla kitap alabileceğimi öğütlediği, amcamın uğramamı, amcaoğlu abilerimin ziyaretimi tembihledikleri düşünsel akrabamın fiyakasından kendime pay çıkarmaydı. Güvenim artmıştı. 400 nüfuslu bir köyden, bir milyon nüfuslu başkente gelmiş bir çocuk için bunun nasıl bir ayakları üzerinde yürümek olduğunu sadece benim gibiler bilebilir. Çünkü o yakışıklı yürüyüşü, hissedilen ağırlığıyla benim de yakınlarımdan biriydi. O duygunun yarattığı özgüvenle çarşıda dolaşıyor, Zafer Çarşısı içerisindeki hacmi 7 metrekare olan ama selamlarını topladığımda Türkiye kadar büyük olan 783 bin metrekarelik kitabevinin sahibi benim Remzi Abimindi.

*

Toplum Kitabevi’nin, bir önemli işlevi de hemen bütün dergileri bulunduruyor olmasıydı. Satışlarının azlığı veya politikalarına uymadığından, başka kitabevlerinin kabul etmediği dergilerimizi o yüreğinin olabildiğince genişliğince Remzi Abi kabul ediyor hemen rafa koyuyordu. Öyle olduğu içindir ki ben koca Zafer Çarşısı’nda sadece Toplum Kitabevi’nde bulunan Türk Folkloru dergisiyle tanışmıştım. Süregelen halkbilim tutkumun zenginleşmesinde Toplum Kitabevi’nin bu dergileri bulunduruyor olmasının katkısı nasıl yabana atılabilir?



[1] 1984 yılında Trakya Üniversitesi’nde öğrenciyim. Coğrafya ve meteoroloji bilgisinden yoksunluğumdan olsa gerek, Edirne’nin rakımına bakarak yazlık elbiselerle yola çıktım. Ekim ayıydı ve Kars’tan daha soğuk bir iklimle karşılaştım. Sümerbank’tan giyecek bir şeyler almak isteyince memur birisini kefil istediler. Endişeli halime kulak kabartan birisi, babamın ne iş yaptığını sordu. “Öğretmendi, 12 Eylülle birlikte emekli edildi”, dedim. “Ben kefil oluyorum, ne alacaksan alabilirsin” dedi. Yine  acil paraya gereksinmem var.Arayacaklarımızı ancak ankesörlü telefonlardan jetona arayabiliyoruz. En yakın, İstanbul’daki amcamdan istedim. O dönem böyle banka havalesi hakgetire. Amcam, yarın beni yine ara, kiminle gönderdiğimi söylerim demiş,  İstanbul’dan Edirne’ye gelen otobüslerden birinde, elinde Cumhuriyet gazetesi gördüğü kişiye üzerine adımı yazdığı ve içerisine para koyduğu zarfı vermişti. “Serhat Edirne’nin 13 arabası, 7 numaralı koltuğunda bir beyefendiyle gönderiyorum. Terminalde buluşun.”Edirne’de özel idarede çalıştığını öğrendiğim bu değerli kişiyle tek akrabalığımız Cumhuriyet gazetesi okurluğuydu.

 

METİN TURAN

GERCEKEDEBİYAT.COM