1960'larda Ankara – V “Büyük Dönüşüm” / Mehmet Tanju Akad

1960'larda Ankara – V  “Büyük Dönüşüm” / Mehmet Tanju Akad

22 Eylül 2017 - 1972 kez okundu.

 

Büyük bir dönüşümün içerisindeydik. Bunun topyekun etkisini kestirmemiz imkânsızdı.

Örneğin, elli yıl sonra ülkenin bu halleri yaşayacağını hayal dahi edemezdik. Beklediğimizden bambaşka bir Türkiye ortaya çıktı.

Bununla birlikte ülke gene de bizim ülkemiz, insanlar bizim insanlarımızdır. En büyük kazancımız onları tanımak oldu. Şimdi hiç değilse hayal kurmuyoruz ama bu iyi mi kötü mü taktiri okura kalmış.

Yollar kentleri yakınlaştırıyor, toplumun refahı hızla artıyor, bu açıkça göze çarpıyordu. Konut kalitesi yükselmekte, insanların giyim kuşamı düzelmekteydi. Daha çok kişi kaloriferli, aydınlık evlerde oturmaya başlamış, izbe, rutubetli, hastalıklı konutlar azalmıştı. Gerçi bugünkü gibi değildi, çocukların biri bayramlık en fazla iki ayakkabısı olur, hiç değilse birisi iyice eskiyip parçalanmadan, tamir tutmaz hale gelmeden yenisi alınmazdı ama artık kışları soğuktan eskisi kadar donulmuyordu. (Çok uzun süre, en pahalı ayakkabılar bile dayanıksız, kalıpları uygunsuz, su çeken malzemelerden yapıldı ve ülkede iyi kösele çok nadir bulunurdu. En son düzelen sektör ayakkabı imalatı oldu. Hedefimiz eskiciler pazarından bir Roosevelt botu kapıp rahata ermekti. Bunlar ucuz değildi ama asla eskimez, su çekmez, ayağı acıtmazdı.)

Yol ağının yanı sıra elektrifikasyon hızla ilerliyor, köy evlerinin bazılarına akarsu dahi bağlanıyordu. Bir on yıl içerisinde bunlar kiremit çatılı ve geniş pencereli yapılara dönüşecek, içleri beyaz eşya dolacak, hatta televizyon ve "telesafirlik" bile boy göstermeye başlayacaktı. Bu, Anadolu tarihindeki en büyük dönüşümdü. Evet, insanların zevkleri refahlarının giderek gerisinde kalmaya mahkumdu, keza evlerin balkonları ve bahçeleri birer mezbeleliğe dönüşmekteydi ve eşyalar insanın içini bayacak kadar sıkıcı, aydınlatma da tavandan çıplak ampulle, hatta floresan çubukla yapılıyordu ama o konutlarda zenginleşmek isteyen insanlar yaşıyordu.

Şurası çok önemlidir: 1950'lerde bile Anadolu'da çarık ve karasaban yaygındı. Bunlar Hititlerden beri buradaydı ve işte 3 bin yıl sonra ortadan kalkıyordu.

Keza, gene Hititlerden beri var olan, Perslerden Araplara, Bizans'tan Osmanlılara kadar gelip geçen her devletin köylünün sırtına bindirdiği aşar kaldırılalı da ancak otuz sene olmuştu. (Köylünün bunu kaldıran CHP'ye düşmanlığı da ilginçtir yani.)

Günümüzde Hititlerden kalan tek şey, hala Anadolu insanını coşturan ve kimi kulağa şenlik, kimisine acı veren, tahta kasnağa gerilmiş koyun derisine tokmakla vurularak çalınan davuldur ve farklı türleri tüm dünyada  kullanılır. Demek ki, bununla yapılan ritm insanların hoşuna gidiyor.

Bizim anlamadığımız şey, zenginleşmenin temel hedef olarak insanların önünde durmasıydı. Gerçekten, neslimizin idealist bir kesimiydik ve bizim için en büyük tatmin ülkenin ilerlemesine katkıda bulunmaktı. Para konuşmak ayıplanır, hızla zenginleşenlere "sonradan görme" olarak bakılırdı. Bu "sonradan görmeler" devlete ve topluma hizmet eden ailelerden çok daha fazla para kazanmaya başlamıştı ama bunun nereye gideceği üzerinde düşünülmüyordu.

Yüzyıllardan beri devlet memurlarının adeta genlerine işlemiş zihniyete göre, esnaf daima ihtikarcı, tüccar dalavereci, taksi şoförü kazıkçıydı. Bunlara asla güvenmemeli, pazarlık etmeden taksiye bile binilmemeliydi (o dönemde taksimetre ya yoktu, ya da çalışmazdı). Buna karşılık Ankara esnafı da intikamını en başta pazarcılar vasıtasıyla alırdı. Dünyada müşterinin mal seçmesine izin verilmeyen yegane pazarların Ankara'da olduğunu sanıyorum, hatam varsa düzeltin. Mala dokundurtmazlar ve çürük malları birer ikişer müşterilerin kesekağıdına eklerlerdi, tabii şimdi onun yerini de plastik poşet aldı

 

İYİ ZAMANLAR

Bununla birlikte, biz bir yandan sade hayatımızı kitaplar, sinema ve denize ya da ava giderek ve mutfak sanatlarını paylaşarak daha keyifli hale getirirken, bir yandan da fırtına bulutlarının biriktiğini görebiliyorduk. 1967'de bunun tamamen farkına vardık. Ancak bu bizde korku değil, büyük bir macera beklentisi yaratmaktaydı.

Büyük mücadelelere girecek, yeniden kurtuluş savaşını başarıya ulaştıracak ve ülkeyi insanlık ailesinin önüne taşıyacaktık. Ne var ki hayat başkalarının planını destekleyecek, bizi çırak çıkartacak, sadece hava almakla kalmayacak, üstüne üstlük dayağımızı da yiyecektik.

Tabii, bunlar artık geride kaldı. Elli yıl önce başlayan maceralar yirmi beş yıl önce sona erdi. Olan ölenlere oldu. Dönemi sağ salim atlatanlar hayata kaldıkları yerden devam ettiler, bir kısmı köşesine çekildi, önemli bir kısmı da ruhunu satmak için fırsat kollamaya başladı. Bazı döneklere iyi paralar önerildi. Çok kişi, bir zamanlar küçümsenerek bakılan zenginlere gıpta ediyordu. Bunu bakışlarda da görüyordum.

Babam Mülkiyeli olduğu için çok küçük yaşımdan itibaren onunla birlikte lokallerine giderdim. Sonra da arkadaşlarla orada buluştuğumuz çok vesile oldu. 1980 sonrasında, devlette çalışan mezunların, özel sektörde zenginleşen arkadaşları karşısındaki bakışlarına ve vücut dillerine yansıyan ezikliklerine çok üzüldüğümü hatırlarım.

Daha ilkokul iki veya üçte iken, komşumuz olan bizden epey daha büyük bir çocuk büyüyünce "business man" olmak istediğini söyleyince çok kızmıştık. Yani, onu bunu çarpmak için fırsat kollayacak bir adam olmayı istemek bizim açımızdan nefretle karşılanan bir şeydi. Sonradan onun hiç bir şey olamadığını gördüm ve hak etmiş zaten diye düşündüm. Ne var ki, o çocuğun özleminin çok yaygın olduğunu anlamak için 1980'leri beklememiz gerekecekti.

Hayatımızda hiçbir dönemde 1960'lardaki kadar mutlu olmadık. Ümit dolu yıllardı. Dünyanın büyük bölümlerinde insanlar özgürleşiyor, eski anlayışları bir kenara bırakarak daha iyi bir hayat peşinde koşuyordu. Yeni hayatın müziği ve sineması en çarpıcı ve yaygın simgeleri sayılabilir. Müzik eski kalıplardan çıkıyor ama bu diğer sanat dallarına da yansıyordu. O zamanlar buna "modern müzik" ya da "modern sanat" denilirdi. Sanat tarihinde bu terimler farklı anlam taşır ama 1960'ların günlük kullanımında, geleneksel olanın dışında, bu yılların gelişmeleri için kullanılırdı.

 

"KÖTÜLER"

Ne var ki "modern" olana bu merak aynı zamanda büyük bir kalitesizlik de getiriyordu. Harika masif masalar atılıp yerine mutfaklara korkunç formika masalar, sandalyeler alınıyor, yerler marley, dış yüzeyler betebe kaplanıyor, dolaplar alüminyum ve sentetik tabak çanakla doluyor, naylon eşyalar dünyayı istila ediyordu.

Bu furya kısa sürede sona erdi ama arkasında büyük bir maddi ve manevi yıkım bıraktı. Bazı malzemelerin hayatımızdan tekrar çıkarılması mümkün oldu (örneğin alüminyum, melamin) ama bazıları kaldı (plastik). Çoğumuz 1950'lerin sonlarında ortaya çıkan korkunç margarinleri ortalama on, on beş yıl içerisinde evimizden tamamen uzaklaştırdık ama dışarıdan yediğimiz hemen her yemekte ve pastane ürününde kullanılmaya devam etti. Onları da azaltıncaya kadar nice hastalık sahibi olduk.

1960'ların en kötü yanlarından birisi de dışarıdan çok yoğun şekilde gelen kültürün, bunu üretmemiş olanları taklitçiliğe sürüklemesi oldu. Gerçi bu her ülkede sorundu ama bizde daha büyük kişiliksizlik yarattı. Abuk sabuk dükkan isimleri, yabancı markalar, reklam tabelaları kentleri istila etti. 1950'ler ile 60'lar arasındaki en büyük çirkinlik farkı nedir diye sorsalar, inanılmaz tabela kirliliğidir derim. Herkes para kazanmak için göze çarpmak istiyordu. Buna tabela medeniyeti (ya da medeniyetsizliği) desek asla yanlış olmazdı.

Elbette bu arada radyo reklamcılığı da patlama yapmış ve tek kanallı TRT'de reklam kuşakları ortaya çıkmıştı. Bunların bazıları radyo şovları ile birlikte daha çok dinleyiciye ulaşmaya çalışırdı ki en tanınmışı "Orhan Boran ve Yuki" idi. Keza "Uğurlugil Ailesi" de çok dinlenirdi. Bundan başka, Pazartesi akşamları yayınlanan "Radyo Tiyatrosu"nu kaçırmamaya çalışırdık. Bir de "Arkası Yarın" adlı, her gün kısa bir bölümü yayınlanan bir başka radyo tiyatrosu vardı. Keza, hafta sonu yayınlanan ve popüler şarkılardan isteklerin yer aldığı "Dilek Pınarı" adlı program da hafızamda yer etmiş. İlk okuldayken kardeşlerimle bundan sonraki parça senin, daha sonraki onun diye numara tutup dinlerdik.

Genelde kaliteli programlar olurdu ama TRT dışında yavaştan pes notalar ve ezik seslerle arabeske doğru bir gidiş vardı. Bunu sağlayan teknoloji, kasetçalarların giderek ucuzlayıp yaygınlaşmasıydı. Plak basmaktan daha kolaydı. Bu nedenle alternatif müziğin yayılması için bir olanak yarattı ve bunu sonuna kadar kullandılar çünkü talep vardı. O dönemin TRT'si bununla sonuna kadar mücadele etti ama bu kaybetmekte olduğu bir savaştı.

Bizim açımızdan kalitesiz ve avamlaşmanın simgesi olan, ruhları ezen bir müzikti ama ruhları zaten ezik olanlar bunu dinliyordu. Burada esas sorular şunlardır: (1) "Ben yanmışım" diyenler niçin bu müziği dinleyip büsbütün eziklik duyuyorlardı, tam tersini yapmaları beklenmez miydi. (2) Her halükarda durum bu olduğuna göre, söz konusu eğilimin yasakla önlenemeyeceğini bilmek gerekmez miydi, (3) Bu insanları anlamamakta niçin ısrar ediliyordu, (4) "Ben yanmışım" zihniyetinin toplumda ve siyasette yansımaları ne olacaktı veya bu müziğin kendisi neyin yansımasıydı? Bu insanlardan beklenebilecek davranış tutumları ne olabilirdi?

Bunları düşünen veya aldıran pek olmadı, sadece kızanlar, rahatsız olanlar, benimseyenler, göz yumanlar, bundan para kazananlar şeklinde farklı yaklaşımlar öne çıktı.

 

SARI SENDİKACILIK

1960'larda Ankara'da giderek gelişmekte olan bir başka olgu da siyasi sendikacılık ve/veya sarı sendikacılık idi. İşçiler çoğaldıkça bunları kontrol altında tutmak için tedbirler önceden alınmış ve Türk-İş batı desteğiyle çok önceden oluşturuluştu. Bu sendikaların bazı yöneticileri yirmi, hatta otuz yıl sendikaların başında kalarak muazzam zenginleştiler. Solcular da biraz güç kazanınca sendikaları bunların elinden almak için epey gayrete girdiler ama, eski sendikacılar o kadar iyi gömülmüşler, o kadar çok ilişki kurmuşlardı ki, solcular çok az başarı elde ettiler. Zaten mahkemeler de eski düzenden yana verdikleri haksız kararlarla işçilerin bu boyunduruktan kurtulma çabasını boşa çıkarıyorlardı.

Öte yandan bazı kamu kurumlarında ayrıcalıklı bir işçi aristokrasisi de oluşmaya başlamıştı. Bunlar yakacak, elbise, çocuk, aile yardımı, ayakkabı parası, bayram, yılbaşı diye her ay ek bir para ve ayrıca yılda dört veya altı ikramiye alıyorlardı. Tabii, bunlar tüm işçilerin muhtemelen yüzde 5'ini geçmezdi ama çoğu kritik yerlerde yerleşmişlerdi. İş o safhaya intikal etti, bazı kurumlarda müstahdemin genel müdürlerinden daha çok maaş aldıkları söylenirdi, şayet doğruysa. Böyle bir eğilim fiilen mevcuttu. Bu durumları 1970'lerde bizzat yaşadım. Ömrüm vefa eder ve elim kalem tutarsa anlatırım. Tabii, darbeler ve onların devamı olan yönetimler zaten çok az sayıda işçiye ait bu geçici ayrıcalıkları kısa sürede ortadan kaldırdı.

 

"BİZ ANADOLU ÇOCUĞUYUZ"

1960'ların sonlarında bir başka konu da, aslında herhangi bir meziyeti olmayan kişilerin "biz Anadolu çocuğuyuz" diye çok itici bir söylem ve tavır geliştirmeleriydi.

İşin ilginci bu söylemin müşterisi de vardı ve sadece birbirlerinden ibaret değildi. Bu tipler bütün gün etrafta boş, boş dolaşır, havadan sudan konuşur, bir mesele çıkınca sanki çözüm getirecekmiş gibi ciddi durur ama en ufak bir işe yaramazlardı.

Solcular arasında da çalışkan kişilere ha bire iş yüklenir ama bu "Anadolu çocukları" her nedense el üstünde tutulurdu. İmaj dünyası. İşte şuursuz solcuların gözünde makbul olan görüntü buydu. Devrimci imajı pos bıyıklı, sert bakışlı, esmer tipti. Yılmaz Güney de bu tipolojiye uyduğu için el üzerinde tutuldu, muhtemelen Deniz Gezmiş de. Bazı "şehir çocukları" ise biraz daha havalı Che Guevara'ya benzemeye çalışırdı. Bere filan.

İşin aslına bakıldığı zaman, işleri götüren salt imajdı. Öyle işin teorisine filan bakan pek olmazdı. Olsaydı da bir şey fark etmezdi zaten. O dönemde de değersiz olanlar, değerli olanları sürekli harcardı. Türkiye'de öne çıkarılan (gerçekte var olan değil, pompalanan) bütün sol aklı toplasan bir incir çekirdeğini doldurmaz.

Öte yandan emekçi kesimlerin arasında çalışan çok değerli, bilgili ve tecrübeli kişiler vardı ama bunlar kendilerini göstermezdi. Bu nedenle söylediklerini dinleyen bir avuç kişiden ibaretti. Görsel iletişimin öne çıkması maalesef sol için son derece zararlı oldu. Görüntü içeriğin önüne geçti. Basın da bunu kullandı. Yirmili yaşların başında, başka bir ortamda en çok öğrenci derneği yöneticisi olabilecek çocuklar lider havasına sokulup hedef yapıldı, öldürüldü ve kapsamlı bir psikolojik savaş yürütüldü.

Bu arada, 1960'ların sonlarında işçi hareketlerinin her şeye rağmen çok hızla yaygınlaşmaya başladığı bir ortamda hem Türkiye İşçi Partisi'nin hem de genel olarak Türkiye solunun paramparça olması çok talihsiz bir durumdur, ama salt talihsizlikten ibaret de değildir. Bir yandan Türkiye'nin etnik grupları solda giderek kendisini yıkıcı bir tarzda belli ediyor, diğer yandan dünya solundaki bölünmeler olduğu gibi diyemesek de, çok büyük ölçüde sola yansıyordu. Bunlar işbu yazının dışında geniş bir konudur ve esasen durum 1969'dan sonra ağırlaşmıştır. Zaten üç kişisin, bir de bölünüp duruyorsun. İşte akıl ve uzlaşma geleneği olmayınca salaklık hakim olur.

Tabii, bu dönemin gerçek tarihini de bilmiyoruz. Ne kadarı bilinçli şişirildi, ne kadar bölünme dışarıdan yönetildi. Örtülü faaliyetlerin çok azı ortaya çıktı. İki kere iki dört, mutlaka çok işler çevirmişlerdir. Muhtemelen hiç ortaya çıkmayacak. Ne var ki sol kültür, tıpkı din gibi fraksiyonlaşma üzerinde kurulmuştu. "Sadece tek bir doğru vardır ve bu eminde sonunda hakim olacaktır, o zaman diğerlerinin karşısında sıkı durup savunduğun doğrunun hakimiyetini bekleyeceksin" şeklinde bir ilkellik. Bunun üzerine bir de sözde gizlilik perdesi germeye kalkarsan, arkasında her türlü pis iş yapılır, ebük gübük tipler lider olur ve zaten nasıl denetleyeceksin, kim denetleyecek.

"ÇARPIK KENTLEŞME"

Çarpık kentleşme, çarpık bir siyaset yarattı. Devlet sosyal muhalefeti söndürecek tedbiri ayağının dibinde buldu. Kentlerin yeni sakinlerine arsa yağmasıyla muazzam bir zenginleşme, en azından barınma fırsatı sundu. Tabii, herkesin zenginleşmesi olanaksızdı ama bu fırsatın varlığı ve gerçekliği emekçilerin gözünü buraya çevirdi. Buna iş kuranlar, işlerini büyütenler, ufak da olsa işçi aristokrasisi ve Almanya'dan para gönderilen aileler eklendiğinde, ortaya sınıf mücadelesini asla kabul etmeyecek bir yapı çıktı. Biraz sosyal hareketlilik varsa, o da zenginleşmede geri kalanların memnuniyetsizliği idi. 1960'ların ikinci yarısında TMMOB'nin çarpık kentleşmeyle ilgili büyük bir toplantısını hatırlıyorum, çünkü tanıdığım mimar büyükler konuyu hararetle evlerde de tartışıyordu. Dikkat çektikleri her husus kağıt üzerinde kaldı, çünkü ahalinin yağmasını önlemesi gereken makamlar ve onların memurları da yağmacılar arasındaydı. Yağma talebi çok güçlüydü. Burada yapılabilecek bir şey, iskanı planlanmış kent bölgeleri üzerinde yürüterek yağmayı bir ölçüde kontrole almaktı ama bunu yapacak bir otorite de ortaya çıkamazdı, çünkü siyaset mekanizması buna dahi izin veremeyecek şekilde yağmacıların eline geçmekteydi.

Diğer yandan planlama zaten komünistlikle bağdaşlaştırılan ve reddedilen bir olaydı. O dönemin meşhur laflarından birisi "plan değil pilav istiyoruz" şeklinde ifade edilmiş olup, sağ kesim tarafından (herhalde DPT konusu geçtikçe) sıklıkla kullanılırdı. Bu sıralarda Ecevit "ortanın solu" gibi muğlak bir şiarla ortaya atıldı. bu isimli bir kitabı da çıktı. Ne var ki, bunun ne anlama geldiği hiç belli değildi. Sosyal demokrasi olamazdı çünkü Avrupa'da kökleşmiş bu akımım temelleri bizde yoktu. Ne olduğu asla anlaşılamadan (ki zaten anlaşılamazdı) tarihe karıştı. Buna rağmen Ecevit 1965 seçimlerinden bir süre sonra CHP'ye Genel Sekreter oldu ve 1970'lerde, İnönü'den sonra bir hayli oy toplayarak birinci parti olacaktı ama hayalci yapısı sürekli olarak kullanılan kişi olmasına yol açtı. Biz ortanın solunun tırışka olduğunu bildiğimiz için önem vermedik. Ama 1970'lerin sosyal mücadelelerinde yeri olacaktı. Tabii, solcular, her konuda olduğu gibi bunda da şişip kaldılar. Ne kadar tırışka da olsa, o günlerdeki etkileri ciddiyetle ele alınmalıydı.

Biz CHP'li gençlerle sürekli alay edeceğimize onlarla diyalog kurmamakla son derece vahim bir başka hata yaptık. Olayların akışının bize sunacağı fırsatlardan o kadar emindik ki, her zaman söylerim... yediğimiz her sopayı fazlasıyla hak ettik!

Dönemin sol zihniyetini özetlememiz şarttır: "Kapitalizm son aşamasına girmiş, kaçınılmaz olarak krize girmiştir. Epey direnecek ama mutlaka yıkılacak. Bu uzun mücadelelerle olacak. O halde biz bu mücadeleye hazır olursak başarı garantidir. Garanti ne demek, kaçınılmazdır. Elbette çok sıkıntı çekip çok kayıp vereceğiz ama insanlığın kurtuluşu için bu bedeli zevkle öderiz."

İşte kafalar buydu. Aslında bu değildi de sadece bizim gibi en saflar böyleydi. Etrafta "bu işlerden bize ne çıkar" diye gezinip duran çok sayıda çakal vardı. Bunlar durum sıkışınca aniden toz olur, yolda selam bile vermezdi. Yani, ortada kendini ispat etmiş bir kadro yoktu. O koşullarda çıkamazdı da. Kadronuın mücadele içinde çıkacağı bilindiği için samimi solcular yola devam etti, fakat mücadele bitince bu ümit de ortadan kalktı. Sonraki marjinal zavallılıklar devam sayılamaz.

Büyük eksikliklerimizden birisi  insanı tanımamaktı. Aydınlanmacı düşünürleri iyi tetkik etmemiştik. Fransız ihtilalcilerinin soyut ve idealize edilmiş "halk" kavramını olduğu gibi kabul ediyorduk.

Halbuki dönemin filozofları insanların politik sistemi dejenere etmelerini büyük bir tehlike olarak görüyor, diktatörlük eğilimlerini önleyecek siyasi denge mekanizmaları üzerinde büyük kafa patlatıyordu. Bunları bir kenara bırakın, sözde sosyalist olan ülkelerdeki siyasi cinayetleri bile anlatamıyorduk çünkü solcuların büyük kısmı bunları ödenmesi gereken bir bedel olarak meşru görüyordu.

Neyse ki ülkemizde böyle felaketlere sıra gelmedi, başka felaketlerle idare edip gidiyoruz.

 

MEHMET TANJU AKAD

GERCEKEDEBİYAT.COM