12.4.1994 / Muzaffer Buyrukçu

12.4.1994 / Muzaffer Buyrukçu

18 Mayıs 2017 - 2410 kez okundu.

Tıraş oldum, kolonya, krem sürmedim (Öteden beri sürmezdim zaten ve  kokulu kadınlardan da erkeklerden de hoşlanmazdım) Yüzümü bol suyla yıkadım, saçlarımı taradım, "çay elinden okari ciderum yali yali" türküsünü ıslıkla çaldım, kravatımı üçgen bağladım, ayaklarımı ayakkabılarıma uzun saplı çekecekle soktum, çıktım; kapıyı kilitledim, "Bana,oğluma, torunlarıma, karıma, yazılarıma, evime bir şey olmaz" dileğimi üç kez tekrarladım, yirmi yedi basamağa, yirmi yedi kez basarak, gövdemi sallayarak aşağıya indim, posta kutusundaki yeni açılan kebabçı ilanını aldım, göz gezdirdim, buruşturdum attım. Yürümeye başladım taksi durağına doğru. Sağlıklıyıdım, neşem yerindeydi, göğsümde bir daralma, soluklarımda bir sıkıntı yoktu. Kitap Fuarına gidecek, (Yüzün Yarısı Gece) kitabımı imzalayacaktım. Nisan’ın esintili sıcağı sarıp sarmalıyordu bedenimi. Eylül rüzgârları da böyleydi; hem okuyormuş hem azarlıyormuş gibiydi.


Bir Cumartesi günü Bakırköy Özgürlük Alanı’na kitap imzalıyorduk. Melisa Gürpınar, Füsun Erbulak ve Tuncer Cücenoğlu’yla. Songül Ülkü de konuk sanatçıydı. Yazarlar sendikası mı yoksa başka bir kuruluş mu çağırtmıştı bil­miyorum. Ama o güzeiliğiyle -Perihan Abla dizisiyle yükselen grafiğinden sonra- oraya gelirse onu görenler koşacak, kuyruğa girip bize kitap im­zalatacaklardı. Songül Ülkü, bütün çarpıcılığıyla, bütün görkemiyle oradaydı. Avrupalı kadın makyajıyla, yürek oynatan kalçaları ve göğüsleriyle, mini ete­ğiyle, yadırgamadığım yerli, köşeli yüzüyle göz kamaştırıyordu. Onunla söz­lerimi tartarak benliğimden fışkırarak delilik yapmak isteyen duygularımı fren­leyerek konuşuyordum varlığımdaki zenginliklerin çoğunu sergiliyerek. Tuhaf bir şey!.. Songül Ülkü'nün orda olduğunu görenler, bilenler, birbirlerine an­latanlar, ünlü birini görmek ereğiyle alana akın ediyordu. Akın edenler ge­nellikle okuması yazması kıt, kitapla uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan ke­simden kişilerdi. Geliyorlar, gözlerini Songül Ülkü'ye dikiyorlar, hayranlıkla bakıyorlardı. Erkekler bu cinsel objeyi tepeden tırnağa süzüyorlar, gö­ğüsleriyle mini eteğinin dışına taşan dolgun kalçalarını, hayallerindeki ca­navarlarla birlikte yutuyorlardı. Ve önünden geçiyorlardı saygılı bir tören ge­çişiyle. Evet geçiyorlardı, geriye dönüyorlardı, bakıyorlardı, bir daha bakıyorlardı, gözlerine bakıyorlardı, yüzüne bakıyorlardı, saçlarına ba­kıyorlardı, gülümsemesine bakıyorlardı, bacak bacak üstüne atışına ba­kıyorlardı; bakışlarının renklerini, davranışlarının anlamlarını çoğaltıyorlardı. Biz de onlara bakıyorduk. Füsun Erbulak onlara bakıyor ve kızıyordu, Tuncer Cücenoğlu onlara bakıyor ve gülümsüyordu, ben onlara bakıyordum ve hop oturup hop kalkıyordum. Buraya kitap imzalamaya gelmiştik ta nerelerden ama sinek avlıyorduk ve tepemizden vuran kızgın güneşin altında kav­ruluyorduk. Bakırköy Belediyesi Eğitim, Kültür ve Sosyal İşler Müdürü oyun yazarı Tuncer Cücenoğlu, kendi bölgesindeki kitaba sırt çeviren ya da ki­taptan korkanlardan sorumluymuş, onların adına özür diliyormuş gibi dav­ranıyor, utanıyordu. Melisa Gürpınar, gerçeğin oynak yapısını ve bu yapıya uygun işlevlerini bilen, onları değerlendiren bir bilge şair edasıyla öfkelerimizi yatıştıracak sözler söylüyordu.

Gene de on onbeş adet kitap imzaladım. Arkadaşlarım da imzaladılar.

İmza saati sona erince Bakırköy belediye Başkanı Yıldırım Aktuna'nın ve­receği akşam yemeğine katılmak üzere kalktık. Deniz kıyısında iki bin kişilik bir salondu ve içindekilerin yüzde doksanı kadın, kız, çoluk çocuktu; upuzun masaların çevresinde sıralanmışlardı. Bize ayrılan yere otururken Füruzan'ı gördüm. Karşımdaydı, yanında güzelce bir kadın vardı. "Nasılsın Muzaffer?"

"Teşekkür ederim, sen nasılsın?" dedim.

"İyiyim, iyiyim." dedi Füruzan. "Nerden böyle?"

"Kitap imzalamaktan." dedim.

"Çok imzaladın mı?" dedi Füruzan. "Onbeş tane." dedim.

"Eh! Fena değil." dedi Füruzan.

"Bu günleri de yozlaştırdılar." dedi Melisa Gürpınar.

Füruzan saçlarını tepesine toplamıştı, tanıştığımız zamanki gibiydi, for­munu koruyordu. Seyrek karşılaşıyorduk ve uzun zamandır görüşmemiştik. O, bu arada film çevirmiş, bazı televizyon programlarına çıkmış, soruları ya­nıtlamıştı. Ben, Songül Ülkü, Melisa Gürpınar, Füsun Erbulak sıralanmıştık öyle saz takımı gibi. Karşımdakilerden biri, adını duymadığım çok saçlı, saç­ları kıvır kıvır bir ressam, arkadaşı da feminist psikiyatrist doçent Arşalus'du. Önümüzdeki tabaklar, bardaklar bomboştu ve ne zaman dolacağı, ne vakit yemek yiyen, içki içen insan resimlerini yayınlayacağımız belli değildi. Bizden çok önce -konuşmaları, şarkıları dinlemek için yemek yemek için- gelenler başlarını eğip kaldırarak getirtmeyi başardıkları yiyecekleri, içecekleri tü­ketiyorlardı. Aslında böyle iki bin kişiye kapılarını açıp "buyur" eden bir sa­londa bir kaç saati geçirmeyi tasarlarken -aç kalınacağını düşünerek- bir şey­ler atıştırmak gerekirdi. Aklımızın yarısı, garsonların oraya buraya götürdüğü ördövrlerde, bakışlarımızla taradığımız yüzlerde, beklemeye başladık. Bu arada kalabalığın yarattığı gürültünün duvarını aşabilirsek anlamlı anlamsız bir iki kalıcı ve uçucu sözü sahneye çıkartıyorduk ama sözlerimiz genellikle ortalığı panayıra çeviren afacanlar, onlarla ilgilenmeyen bencil anneleri ve serseri mayınlar gibi dolaşanlar hakkındaydı.

Dikkatleri üzerine çeken Songül Ülkü'nün varlığından ötürü bizler ayrıcalıklı kişilerdik ve bulunduğumuz bölüm gözdeydi. (Perihan Abla) dizisini ve başka dizileri, başka filimleri izleyenler Songül Ülkü'yü yakından görebilmek için durup, dönüp bakıyor, birbirine gösteriyor ve gözlerini mutlu ışıltılar kap­lıyordu. Evlerine döndüklerinde, arkadaşlarıyla konuştuklarında Songül Ülkü ile aynı çatı altında olmanın güzelliğini, onurunu anlatacaklardı. Ve Melisa Gürpınar, Fürüzan, Füsun Erbulak, -görevi gereği karabatak gibi bir batıp bir çıkan, bir iki saniye bizlerle selamlaşan- Tuncer Cücenoğlu ve ben, kimsenin umurunda değildik, zaten onlar buradaki beş yazardan habersizdiler, ayrıca bu kuru kalabalıktan hiç kimseye kitap imzalamamıştık. Acı bir şeydi bu ama gerçekti. Güncel olaylardan öteye sıçramayan, magazin basınıyla, Top Sec­ret'lerle, paparazzi'lerle beslenen bu topluluk, benim günlüklerimden, öy­külerimden, romanlarımdan bir tek satır bile okumamışlardı. Ve biz azınlıktaki yabancılar, çoğunluktaki yabancıların eğlencelerine katılan, kendileri de eğ­lenmeye çalışan tedirginlikleri sonsuz tanıklardık. Ben, bu yabancılar or­dusunu gözlüyordum. Hepsi capcanlıydı, cıvıl cıvıldı, devinimliydi; antenlerini germişler, hortumlarını yaşamın bal yapan eşsiz kovanlarına uzatmışlardı ve boyuna emiyorlardı tadları, çiçek özlerindeki büyüleri, düşsel fısıltıları, düşsel dansların müziklerini. Elleri, ayakları, dilleri, başları tempo tutuyordu. bo­yunlarını sağa sola çeviriyor, sürekli olarak birilerini arıyorlardı, birilerine gü­lümsüyorlardı, birilerini kıskançlıkla süzüyorlardı, birilerine kızıp kaşlarını ça­tıyorlardı, birileriyle alay ediyorlardı dudaklarını büzerek ve baktıkları noktada kimseler, anlamlar, amaçlar yoksa hüzünleniyor, boşlukların derin uçurumlarına yuvarlanıyorlardı. Konuşuyorlardı. Soru soruyorlardı, kısa uzun ya­nıtlarla varolduklarını, adam yerine konulduklarını kanıtlamaya çalışıyorlardı. Ve hiçbir işe yaramayan bazı sesleri dışarıya atarak öldürüyorlardı. Ama iç­lerinde, günyüzü görmeyen, görünce ilişkileri ve zevkleri değiştirecek güçte ol­dukları izlenimini uyandıran kim bilir kaç milyar ses vardı? Bu seslerin kimileri söze dönüşerek bilgileri zenginleştirecek ya da bilgilerin alt katmanlarına yer­leşerek kir ve pislik üretecekti. Köpüren ve saldıran tutkuların pençelerinde öleceklerdi, ölmeyen de olacaktı elbet ve kule gibi bir yerlere tırmanıp oradan insanlara bir şeyler ileteceklerdi.

Ötedeki masalara tepsilerle öteberi götüren garsonlar, biz orda yokmuşuz gibi davranıyor, geçip gidiyorlardı. Böyle davranmalarındaki gizi anlamak için kafamı yoruyor, çeşitli olasılıkları sıralıyordum.

Melisa Gürpınar'a, "Nedir bu?" dedim.

"Acıktın değil mi?" dedi Melisa Gürpınar.

"Acıktım ya .. Sonra biz buraya yemek yemeye geldik." dedim. "Yetiştiremiyorlar... Bunca insan." dedi Melisa Gürpınar.

"Yetiştirsinler! Ona göre adam çalıştırsınlar!" dedim.

"Sıkma canını!" dedi Melisa Gürpınar.

Bu sözler de sinirlendirdi beni. "On dakika içinde getirmezlerse kalkacam. Zaten sigara dumanı mahvetti ciğerlerimi."

Melisa Gürpınar sigara içenlere baktı. "Bana da iyi gelmiyor, çok içiyorlar, bir anda bin sigara birden yakıyorlar."

"Yakanların çoğu da kadın ama." dedim. "Eskiden artık kadınlıktan çıkmış, dedelerimiz gibi 'ihtiyar birer insan olmuş' ninelerimiz tek tük sigara içerlerdi ve bu bile yadırganırdı, şimdi ise ondört onbeş yaşındaki kızlar dahil kadınların yüzdedoksanbeşi sigaraya sarıldılar dört elle. Ne oluyor? Ruhsal bir deprem mi geçiriyorsunuz? Çoğalan sorunlarınızın baskısıyla mı böyle bir deşarj nesnesine gereksinim duyuyorsunuz?" ••

"Hem sorunlar çoğaldı hem de erkeklerin yönetimine başkaldırı gün­demde." dedi Melisa Gürpınar.

"Onun için mi feminizm hareketini güçlendirdiniz?" dedim.

"Bu arkadaşların hepsi feminist." dedi Melisa Gürpınar, Füruzan'a, Songül Ülkü'ye, Füsun Erbulak'a, Arşalus'a ve Füruzan'ın arkadaşı Ayşe Hanım'a baktı.

"Sen?" dedim.

"Ben yarı feministim." dedi Melisa Gürpınar.

"Ama bu feminizm amacının dışına taşıyor, erkek düşmanlığına doğru gi­diyor hızla. Bu da çok tehlikeli bir gelişme." dedim. "Otoriter bir yönetimin doğ­masını zorluyorsunuz."

"O yönetim işbaşında değil mi?" dedi Melisa Gürpınar.

"Hayır... büyük haklara kavuştunuz, cariyeden insana yükseldiniz, bugün toplumun her kesiminde varsınız ve söz sahibisiniz, yetki sahibisiniz." dedim.

"Bazı yasaklar henüz kalkmadı." dedi Melisa Gürpınar.

"Savaşa savaşa kalkar yasaklar, öyle kazanılır özgürlükler. Demin de be­lirttiğimiz gibi yaşamın her yerindesiniz, hatta kimi yerlerde onlardan daha yu­karlardasınız." dedim.

"Biz bir eşitlik peşindeyiz." dedi Melisa Gürpınar.

"O eşitliği yaşıyorsunuz." dedim, "Meyhanelere gidiyorsunuz, barlara gi­diyorsunuz; Avrupalılar gibi bekarlar, dullar ailelerinden ayrıldılar, kız ya da erkek arkadaşlarıyla oturuyorlar ... bir ilerleme bu."

"İlerleme de, az ... " dedi Melisa Gürpınar.

Yemek yiyenler gürültüyü arttırdı derken ansızın bir koşuşturma, bir telaş grafiği yükseldi, görevliler birbirlerine çarparak, uyuyarak kapıya doğru yöneldiler. Bu telaşın nedeni hemen anlaşıldı. Bakırköy Belediye Başkanı Dr. Yıldırım Aktuna gülümseyen, sarışın, pembe ve Balkanlı yüzüyle belirdi. Dim­dik ve hızlı yürüyordu. Yolunu kesiyorlar, önünde eğiliyorlar, ellerini sıkıyorlar, boynuna sarılıp yanaklarını öpüyor, çiçek sunuyorlardı. İçtenlik gösterenlere içtenlik gösteren Yıldırım Aktuna, kürsüye çıktı, iki üç dakika kadar gü­rültücülerin susmalarını, uğultunun kesilmesini bekledi; bakışlarıyla da bu­yurdu, rica etti görevliler de 'şışt, mışt' sözleriyle sessizliği sağlamaya ça­baladılar. Ve sessizlik konuşmaları engellemeyecek bir düzeye inince Yıldırım Aktuna kadınların özel ve genel sorunlarına değindi, işkenceye yatırılan, taciz ve tecavüz edilen, evlerinden kaçan, sığınacak bir damaltı arayan kadınların durumlarını kurcaladı. Alkışlandı. ısrarlı çağrılar üzerine bir gruba katıldı.

Tabaklarımız hala boştu. Tuncer Cücenoğlu, sol omuzumdan eğildi. 

"Nasılsınız? Eğleniyor musunuz?"

"Hayır, iyi değiliz, ne yemek var ne içki?" dedim.

Şaşırdı Tuncer Cücenoğlu. "Ben yediniz sandım. Şimdi ilgilenirim, şimdi.."

"İlgilenmezseniz gideceğiz." dedim.

O kişileri azarlamaya kararlı bir tavırla uzaklaştı Tuncer Cücenoğlu. "Böyle düzenleme mi olurmuş. Göt herifler!" dedi.

Füsun Erbulak. "Hayır, niye ayıplayayım, ben de söverim bu durumda," dedim. "Ayıplar gibi baktınız da." dedi Füsun Erbulak.

"Yanılıyorsunuz. Ben tek konuşma biçimine inanırım, kadın şöyle konuşur, erkek böyle konuşur diye ayrım yapanlardan değilim. Erkek sövünce kadın da sövmeli. Nitekim Anadolu'daki kadın erkeklerle birlikte, erkekleriyle birlikte sö­vüyorlar." dedim.

"Doğal olan da budur." dedi Füsun Erbulak. "Cinslere göre konuşma olmaz,olacağını düşünenler gericidir, faşisttir." ·

Sonunda geldi yemeklerimiz, içkilerimiz. Melisa Gürpınar bira istedi, Songül Ülkü ile ben sulandırılmış rakılarımızı yudumlamaya koyulduk. O kadar bek­lediğime değmeyen uyduruk yiyeceklerdi. Gene de sıkıştıran bir çemberi kır­dığımız için rahattık, az da olsa havaya uymuş, neşelenmiştik. Fo­toğraflarımızı çekiyorlardı, en çok Songül Ülkü ile benim fotoğraflarımı çektiler. Gözgözeyken çektiler, gülümserken çektiler, sevgililer gibi bakışırken çektiler. Songül Ülkü'ye şu anda ne yaptığını sordum. Boştaydı. Sürekli bir işi yoktu. Bazı küçük rollerle, ekstralarla idare ediyor, toplantılarda, düğünlerde şarkı söylüyordu.

Ve eğlence ortamına girmiştik. Yıldırım Aktuna'nın konuşma yaptığı kür­süyü şarkı kürsüsüne çevirmişlerdi. İri bir kibrit çöpüne ya da fallosa benzeyen mikrofonu kapan kızlar, oğlanlar, genç kadınlar, hiç işlememiş, hiç do­kunulmamış, ham, bet seslerle söylüyorlardı yarımyamalak bildikleri şar­kıları ... bir inceltiyor, bir kalınlaştırıyor, bir uzatıyor, bir fırlatıyorlardı boşluğa; kimileri şarkı söyleme bahanesiyle içlerinde biriktirdiği zehirleri kusuyorlardı, tepkilerini sergiliyorlardı.  

İkinci dubleyi yarılamışken başucumuza dikildi dört beş kadınla erkek ve yakararak kaldırdılar Songül Ülkü'yü. Erkeklerin yağ­larını eriten salınışlarla yürüdü Songül Ülkü ve derme çatma bir saz takımı eş­liğinde sıralamaya başladı, hareketli, oynak, göbek attıran şarkıları. Sesi ahım şahım değildi ama hem saz takımında iş yoktu hem de gürültü büyük bo­yutlara ulaşmıştı. Herkes konuşuyor, kimse kimseyi dinlemiyordu. Bir curcuna bir rezalet! Muazzez Abacı bile olsa yola getiremezdi bu çığırdan çıkmış va­tandaşları. Oysa Songül Ülkü, onları memnun etmek ereğiyle çırpınıyordu. Vücudunun en çekici, en etkili yanlarını öne çıkartarak dikkat odağına dö­nüştürüyor, bu davranışıyla sesinin etkisini çoğaltmaya uğraşıyordu. Evet, be­lini büküyordu, göğüslerini kabartıyordu, kalçalarını titretiyor, kalçalarının kış­kırtıcılığını kullanıyordu. bir yandan da buram buram terliyor, terini avucunda tuttuğu kağıt peçeteyle siliyordu. Songül Ülkü canını dişine takarak (indim havuz başına bir kız çıktı karşıma) şarkısını söylerken ruh hastası bir kadın, boynuna kırmızı bir kordela, başına da siyah bir şapka taktığı beyaz tüylü kö­peğini okşuyor, gıdıklıyor, arka ayaklan üzerinde dikilmesini sağlıyor, kah­kahayla gülüyordu.

"Terbiyesiz karı!" dedim.

"Kim?" dedi Melisa Gürpınar.

"Şu!" dedim gösterdim.

"O, bu geceden köpek aracılığıyla bir takım şeyler kotarmaya çalışıyor." dedi Melisa Gürpınar.

Böyle saygısızlıklarla zor durumda kalan Songül Ülkü'yü alkışlarımızla des­tekliyor, yüreklendiriyorduk.

Yemeklerini çabuk bitiren Melisa Gürpınar, Füruzan, Füsun Erbulak, Ayşen Hanım kahve istediler garsondan.

"Sen fala bakar mısın?" dedi Füsun Erbulak.

"Neden olmasın." dedi Melisa Gürpınar.

Kahveler gecikince Füsun Erbulak elini ters çevirdi, uzattı melisa Gür­pınar'a, "El falıma bak." dedi.

Melisa Gürpınar, gözlerini dikti Füsun erbulak'ın avucuna baktı baktı, "bir şey göremiyorum." dedi.

Füruzan, "Belki bende birşeyler görürsün." dedi, avucunu gösterdi.

Melisa Gürpınar, kavradı Füruzan'ın elini. "Surda belirgin iki çizgi var, üçün­cüsü yok. Hayat çizgisi yerli yerinde, zeka ve aşk çizgileri bir tek çizgiye dö­nüşmüş. bu iki çizgi birbirini yok etmiş. Kim bilir hangisi hangisini."

"Sen falcı değilsin." dedi Füruzan sertçe.

"Değilim." dedi Melisa Gürpınar, kızdı ve itti Füruzan'ın elini. Ayşen hanım, "bana da bakar mısınız?" dedi.

"Bakayım ama bir şey bilmiyorum ki?" dedi Melisa Gürpınar. "Olsun. Siz gene de bakın." dedi Ayşen Hanım.

"Tuhaf bir şey! İkinizin avucu şaşılacak biçirnde birbirine benziyor, yalnız sizin çizgileriniz tamam. Fakat avucunuzun ortasında iki katılık yer var ki şa­şırdım. Bu bende siz otoritersiniz gibi bir duygu uyandırdı. Otoriter misiniz?" dedi Melisa Gürpınar.

"Evet." dedi Ayşen hanım.

Füruzan duymadı. "Ne var ne yok orada?"

"Otorite." dedi Melisa Gürpınar.

Füsun Erbulak da tekrarlattı.

Melisa Gürpınar, yeşilimsi bir kağıda bir şeyler karaladı, verdi bana.

(Melisa... avuç falı sıfır./ Evet sıfır ve bütün fallar sıfır./Göt! Füsun! Ayıp!/ sen bilmiyorsun diye mi? Ben zaten kendim için söyledim. F.M.F.M. Gece bir yerlere akıyor.)

"Bizden de birşeyler götürecek." dedim.

"Devinimlerin özünde erozyonlar, kaymalar vardır." dedi Melisa Gürpınar.

"İnsan en çok erozyona uğrayan varlıktır."

"Aynen öyledir." dedim. "Biliyor musun, Cemal Süreya da fala bakardı, hem el hem kahve."

"Vah canım!" dedi Füruzan. "Acısı hala içimde."

"Tanıyan herkesin yüreğini kanattı." dedim, "Yıldız falına da bakardı, gazetelerdeki resimli romanları izlerdi heyecanla."

"Yaa, ilginç." dedi Füruzan.

"Cemal Abi'yi severdim ben." dedi Füsun Erbulak.

Masadan masaya ilişkiler, transferler artmıştı.Oturanların bazıları otur­maktan yorulmuş ya da başka kaynaklar arıyorlarmışçasına geziniyorlar, sı­kışanlar helaya seğirtiyorlardı, yürürken yürürken aniden hızlanıyorlardı.

Füsun Er­bulak'a onu ilk gör­düğüm gün­den söz ettim. Füsun Erbulak eşi Altan Er­bulak ve kı­zıyla birlikte Avşa'nın Çı­narlı kö­yündeydiler. Kumsalın denize yakın bölümüne uzanmışlardı. Radyo, fotoğraf makinası, gazeteler, kitaplar ve Füsun Erbulak kalktı, bir kaç adım ilerde durdu, geniş kenarlı şapkasını eğdi öne doğru, kara güneş gözlükleriyle ötelere doğru baktı. Altan Erbulak, kendisini tanır tanımaz çevresini saran hayranlarıyla şakalaşıyor, onları güldürüyordu. Kalın camlı gözlüğü, dik saçları, iri dişleriyle haşarı bir çocuk görünümündeydi. ,

Altan Erbulak'la burda karşılaştığımıza sevinmiştim. 1954'Ierden, Pazar mecmuasından konuşmaya başlamıştık, Pazar'da yayınlanan öykülerimi Altan resimliyordu. Füsun Erbulak, bizim içtenlikli konuşmalarımızı soğuk ve yabancı gözlerle izliyordu. Galiba halinden memnun değildi. Altan Erbulak ka­rısını benimle tanıştırmak için çağırınca hiç işitmemiş gibi davranmıştı. "Anımsamıyorum." dedi Füsun Erbulak.

Arkadaşlar kahvelerini içince kalktık.

O geceyi bütünüyle ve sindire sindire yaşayamadığım için bir ukte kalmıştı içimde. Aynı kadroyla, ama daha bir kaynaşarak, daha bir dostça ve yeniden yerleşmeliydik o gecenin aralıklarına. Songül Ülkü'yü, Füsun Erbulak'ı daha yakından, daha derinden, daha ayrıntılı bir biçimde tanımalıydım.

 

Taksiye bindim. Altınpark'a geldiğimde saat 1.30'du. Sürücünün parasını verdim, savdım ve rüzgarlı alana daldım; geniş, kocaman, memleket gibi bir parktı ama ağaçları, çiçekleri azdı. Balıkların kuyruk sallayarak yüzdükleri ol­dukça büyük bir havuz yapmışlardı. Küçük köprüler, patikalar, henüz iş­letmeye açılmamış kulübeler, büfeler açılınca daha da güzelleştirecekti bu­raları. Modern yapıya girdim. (Şansa bak sen, burasını Karayalçın yaptırmıştı ama Refahlı belediyenin denetimindeydi ve her an yıkabilirler, her an bir mes­cide ya da ilericilerin, Atatürkçülerin, cumhuriyetçilerin yararlanamayacağı bir şeye çevirebilirlerdi. Fuarın açılış günü ikircikliydik ... kuş dikende durur gibi du­ruyor, sağa sola bakıyor, 'düşman', arıyorduk. bakan Fikri Sağlar konuşurken ve biz bir sürü yazar dinlerken, birileri içeriye dalar, ellerindeki makineli tü­feklerle hepimizi tarar, olayı da islami örgütlerden biri üstlenirdi ve biz , 'in­sanın insanca yaşamasını isteyenler' bok yoluna giderdik. Ama bir şey ol­mamıştı. Yalnız o korku, benliğimdeydi ve sürekli zonkluyordu. Tenhaydı. Okurlar ancak saat beşten sonra gelirdi. Standları dolaşmaya baş­ladım. Düzenliydiler ve kitap alıcılarını bekliyorlardı. Stand aralıklarını sokağa dönüştürmüşler, her sokağa da Sıvas'ta yakılarak öldürülen Metin Altıok'un, Asım Bezirci'nin, Behçet Aysan'ın adlarını koymuşlardı.

Turhan Günay'la kar­şılaştım. Uzun boylu, sağlam yapılı, esmer bir çınardı ve gözlerinden iyilik ışıkları taşıyordu. Kucaklaştık.

"Nasılsın Muzo abi?”

"Muzo abin sağlıklıdır ve kardeşi Turan'a 'hoş geldin' der." dedim.

"Sağol!" dedi Turan Günay, içtenliğini, sevgisini yansıtan bir davranışla sır­tımı okşadı.

"Napıyorsun?" dedim.

"Bir arkadaş bekliyorum, bu gece onlarda kalacam." dedi Turhan Günay, kapıya baktı arkadaşını görebilmek umuduyla.

"Bir aksilik olursa, arkadaşınla görüşemezsen bize gel, evimiz müsait." dedim.

Duygulandı Turhan Günay, kollarımı kavradı. "Çok teşekkür ederim abi. Sen buralardasın değil mi?"

"Buralardayım." dedim.

"Görüşürüz." dedi Turan Günay, ayrıldı yanımdan.

Bir iki adım atmıştım ki Ahmet Nesin'le burun buruna geldim.

"Oooo mareşalim!" dedi Ahmet Nesin.

Hem şişmanlamış hem de güzel ve beyaz yüzünü kapkara bir korsan sa­kalı örtmüştü. Güldüm. "Esselamünaleyküm hoca efendi!"

"Aleykümselam mirim." dedi Ahmet Nesin, sağ elinin avucunu göğsünün or­tasına bastırdı saygıyla. Gözleri kanlı ve mahmurdu. Uykusuz ve içkiyle dol­durulan bir gecenin belirgin izleri vardı ve sanki hala gündüze girememiş, du­manlı, felekten sayısız güzelliğin çalındığı bölümde yakaladığı ipuçlarını bir türlü bırakamamıştı.

"Peder nasıl? Gelecek mi?" dedim.

"Gelecek." dedi Ahmet Nesin.

"Abin Ateş nelerle uğraşıyor?" dedim.

"Bir takım tasarıları var." dedi Ahmet Nesin.

"Anne?" dedim.

"Evde. Tiyatroyla ilgileniyor." dedi Ahmet Nesin.

"Selam söyle!" dedim, "Hikaye yazmayı bırakmayacaktı."

"Söylerim." dedi Ahmet Nesin. "Bir şeyler yazıyor. Burada mısın istanbul'da mısın?"

Güldüm. "Çat burda, çat kapı arkasında. Yayıncılık nasıl gidiyor?"

"Biliyorsun, yazarların mektuplarını yayınlıyorum. Ceymis Coys'un mektuplarını yayınladım en son." dedi Ahmet Nesin. "Uğra da vereyim."

"Uğrarım." dedim. El sıkıştık.

Sağa sola bakarken Dursun Akçam'ı gördüm. Avrupalı giysileri ve Karslı yüzüyle tam bir karışımdı. Sağ omzuna eğdiği saçları seyrelmiş başıyla- gö­rünüşte mazlum, fonda alay etmeyi hedefleyen- sevimli bir resim çizmişti. Al­manya'dayken ve Gelsenkirchen'deyken, Ömer Polat'ın evindeki telefonla ko­nuşmuştuk. Dursun Akçam Hamburg'daydı. Yıllar sonra Simavi Yayınlarında çıkacak öykü kitabı nedeniyle istanbul'da konuşmuş, yemek yemiştik. "Sen nerdesin babo?"

"Kendi içindeki prenslikte ve Ankara vilayetinde." dedim.

"Çok güzel yahu!" dedi Dursun coşkuyla. "Geziyorsun boyuna kent kent."

"Sen Evropa'da ben Türkiye'de." dedim.

"Olaylar bizi savurdu ordan oraya." dedi Dursun akçam öykü ve duygu yüklü bir sesle.

"Aydınlarımızın canlarını acıtacak durumların doğmasını sağladı sayın ve sevgili yöneticilerimiz, alkışladığımız büyüklerimiz." dedim.

"Onların bozduklarını gene biz düzelteceğiz." dedi Dursun Akçam.

"Biz tamirci bir kuşağız." dedim.

"Yaşa sen babo!" dedi Dursun Akçam, biraz daha yaklaştı, yüzüme in­celercesine, orda bir eksiklik, bir fazlalık ya da hiç bilmediğim bir şeyi ararcasına baktı. "Herkes yaşlanırken, çirkinleşirken sen genceliyorsun, gü­zelleşiyorsun."

"Takdiri ilahi!" dedim matrak bir sesle ve güldük kahkahayla.

"Şaka değil, valla, gerçekten güzelleşiyorsun Buyrukçu, bunun gizi nedir?" dedi Dursun Akçam dediklerime yürekten inandığını belirten bir sesle.

"Aşktır aşk!" dedim.

"Bir de aşk yoktur, derler... Doğru söylüyorsun. Aşkın gücü yadsınmaz." dedi Dursun Akçam.

"Sana büyük bir laf armağan edeyim mi Dursun? Sadece sevdalandığını sevmeyeceksin, hayatın tamamını, şu acayip boşlukta manyak manyak dönen dünyadaki her şeyi seveceksin. Güzellikleri arayıp bulacaksın yedi kat yerin dibinde, cehennemin Himalayalarında olsa bile... Ürettiği balların hepsini ele geçirmeye çalışacaksın, varlığını tadlandıracaksın ve çirkinlikleri, kö­tülükleri her gördüğün yerde ezeceksin, aç bırakacaksın, zincire vuracaksın, idam ederek öldüreceksin." dedim.

"Bravo!" dedi Dursun Akçam Coşkuyla (Bu coşku onun kişiliğinin aynasıydı ve uslübunun bir uzantısıydı; belki de ilerideki yıllarda onbinlerce çileyle yoğ­rulacak yaşamına karakterini oluşturacak maya bu koruyucu ve kollayıcı bir görevi olan coşkunun gücüyle katılmıştı. Yüzlerce sayfalık bir doğa ilişki şiiri olan 'Kanlı Derenin Kurtları' romanının her sözcüğü, yazarlık yeteneğine de sıçrayan bu coşkuyla örülmüştü.) Sağ elini omuzuma koydu. "Aç kalsın çir­kinlikleri!"

"Ama öyleleri var ki... Doyuruyorlar onları ve yaşamalarını sağlıyorlar." dedim.

"Ticaretin salgın hastalığa dönüştüğü bir memlekette en kutsal şeyler bile satışa çıkarılmıştır, her şeyi satan kuruluşlar, şebekeler var." dedi Dursun Akçam.

"Hem halkımızı sattıkları çirkinliklerle zehirliyorlar hem de kendi sal­tanatlarını mutlulukla donatacak milyarlar kazanıyorlar." dedim, "Buralarda mısın?"

"Evet bir iki ay kalacağım." dedi Dursun Akçam.

"Ne vakit kesin dönüş yapacaksın." dedim.

"Bilmiyorum." dedi Dursun Akçam.

"Oturalım bir gün." dedim.

"Olur." dedi Dursun Akçam, ikinci kata çıkan merdivene yöneldi.

Ali Uğur, Levent Yılmaz, Mehmet Akgün Cem Yayınevindeydi. Kucaklaştık, sımsıcak sözcüklerle ölem gidermeye çalıştık. Ama ben dışımdan sevinirken içimden üzülüyordum ve ruh yapım karmakarışıktı. Onlar bir hafta sonra is­tanbul'a döneceklerdi ve oradayken sürdürdüğümüz birlikteliği sür­düreceklerdi. Her pazartesi öğle üzeri Hacıbaba lokantasında yemek yi­yecekler, rakı içeceklerdi Bekir Yıldız, Ferruh Doğan ve Atilla Özkırımlı'yla. Bekir Yıldız'ın ilginç buluşları, şimşek gibi çakan zekasının ürünleri, ma­sadakileri sarsacak, güldürecekti. Sert ve öfkeli eleştirilerine katılacaklardı. Ve orda kaldıkları sürece içlerine dolanlarla heyecanları, sevinçleri, hayalleri çoğalacak, evlerine dönerken Bekir Yıldız'dan, Ferruh Doğan'dan, Aitilla Oz­kırımlı'dan düşünceler, çözümler, espriler götüreceklerdi. Ali Uğur siyasi ve ekonomik konuları ustalıkla irdeleyecek, konuların bir ucundan girip öteki ucundan çıkarken uygulanması gereken ama pek çok nedenden, çıkar ça­tışmasından ötürü uygulanmayan doğruları sergileyecekti. Ferruh Doğan, babıali dünyasının seçkin bir bilgesi ve sanatçısı olarak sorunlara yaklaşacak, güncel yaşamın içinde köşe kapmaca oynayan ve deliren taze haberlerden, skandallardan; bir atılımdan, bir açıklamadan, bir değişiklikten -o sakin ve tatlı diliyle- bir demet sunacaktı. Atilla Özkırımlı öğretim üyesi olduğu Eskişehir Üniversitesi'nden, tren yolculuklarından, rastlantılardan, izlenimlerden, ede­biyat çalışmalarından söz edecekti. Ve ben, geçmişi de anımsayarak oraya gelenleri sayacaktım. Yaşamımızı kuşatan olayların odak noktalarını değişik bir anlatımla kurcalayan Hulki Aktunç gelirdi. Kendisinden çok başkalarının ya­şamlarındaki eksiklikleri gidermek için didinen ve herkesin yardımına ko­şarken yorulan, soluk soluğa kalan Melisa Gürpınar gelirdi. Dimdik yürüyüşü ve tok konuşmalarıyla ilgi uyandıran. Ataol Behramoğlu gelirdi. Ka­rikatürcülerimizin en kültürlüsü ve ilginç adamı Ali Ulvi gelirdi. Toplumun ve yö­netimin ezdiği insanları şiirsel bir dille okura ileten Öner Yağcı gelirdi. Kişiyi kafese kapatan işkenceci olguları, bireyin anlık çırpınışlarını şiire döken Dr. Halil İbrahim Bahar gelirdi, eski İstanbul'un zengin köşklerinde masallara ka­rışan hanım efendileri, beyefendileri kitaplarında gündeme getiren Ali Neyzi gelirdi... Bir iki kez Prof. Sadun Aren gelmişti. Ve ben şimdi o zenginlikleri ya­ratan sevgili arkadaşlarımdan üçüyle konuşuyordum. "Satışlar nasıl?"

"İyi değil." dedi Ali Uğur, "Yaprak kıpırdamıyor. Otel, yemek masraflarını zor çıkarıyoruz." bir sigara yaktı, oysa bırakmıştı, nicedir içmiyordu.

"Başlamışsın gene." dedim kınarcasına.

"Evet başladım. Sıkıntıdan... "dedi Ali Uğur, "Satış yok, bir şey yok..."

"Ankaralılara uzak burası, sapa yerde." dedim, "Taksiye bindin mi yüz bin lira yazıyor... Yüz bin lira da dönüş; alıcı cebine bir iki milyon lira koymalı ki..." 

"Gereği gibi duyurulamadı." dedi Levent Yılmaz.

"Duyursunlar, işleri ne? O kadar da televizyon kanalı var."

"Seyhan Levent hanım gelmişti, durumu biliyor." dedi Ali Uğur.

"Ona yeniden anımsatmalı." dedim, "Televizyondakilere söylesin. 'Gün baş­lıyor' programında her sabah 'kitap fuarına yolcu taşıyan otobüsler şu saatte şuradan kalkıyor' uyarısında bulunsunlar, sizlerle, bizlerle röportaj yapsınlar, halkın kafasına, burda, kendilerinin çok yararlanacakları, çok şey öğ­renecekleri gerçeklerin bulunduğunu soksunlar ... "

"Olmayacak duaya amin!.. " dedi Levent Yılmaz.

"Evet ama olmalı. Buraya gezmeye, hava almaya gelmediniz her halde." dedim ve yükselttim öfkeli sesimi. "Bu özel televizyon kanalları sadece şar­kıcıları, türkücüleri, dedikoducuları, futbolcuları, palavracıları, orospuları mil­lete göstermek için mi açıldı? İkinci kanalın dışındaki hiç bir kanal kültürden söz etmiyor, biz yokmuşuz gibi davranıyor. Bu ne rezalet! sanki televizyon aracılığıyla milyar kazanmak için yapmışlar bu işi... Dükkan açmışlar, mal sa­tıyorlar. Reklamlar, reklamlar, boğucu, gebertici reklamlar... Türk sanat müziği (neyse) pop müziği, halk müziği, kumkapı meyhaneleri, hep aynı bıktırıcı gö­bekleri atan sözümona dansözler, Tatlıses şov, Günseli İdiz şov, Çarkıfelek ... katiller, pezevenkler, ırz düşmanları. Ulan eline ilaç için bir kitap al da say­falarını çevir mübarek! Buna kitap derler de. Sidikli, elifi görse mertek sanan şarkıcı bozuntusunun bir kaseti çıktığında her kanalda saatlerce konuk edi­liyor, sorular soruluyor, bilmem ne yapılıyor, anında bütün Türkiye'ye ta­nıtılıyor, ünlendiriliyor. "Soluklandım, Levent Yılmaz'a baktım. "Bize de on­lara davrandıkları gibi davransalar, hepimiz, kısa sürede köşeyi döneriz, en madaramızın kitapları bile ekmek peynir gibi satılır, arka arkaya sekiz on baskı yapar."

"Olması gereken bu abi." dedi Levent Yılmaz. "Yabancılar öyle yapıyor. Ama bizdeki kanalların sahipleri kitap okuyan, kitap seven, kültüre saygılı ki­şiler değil ki... "

"Bazı yazarları danışman olarak görevlendirsinler, onlar düzenlesinler ede­biyat programlarını" dedim.

"Rentabl görmüyorlar." dedi Ali Uğur, "Oysa iyi tanıttılar mı kitaptan da para kazanabilirler."

"Bir Orhan Pamuk'un üzerine eğildiler nasıl eğildilerse, kim pom­paladıysa... Onu Türk edebiyatının en büyük romancısı haline getirdiler ger­çekten de en önemlisi, en büyüğü oymuş gibi."

"Erdal Öz'le medyanın işbirliği Orhan Pamuk'a yaradı." dedi Ali Uğur.

"Peki biz ne olacağız?" dedim, "Otuz kitabım yayımlandı hala gereği kadar tanınmıyorum, bilinmiyorum."

"Yazarlar sendikası el atmalı bu işe." dedi Levent Yılmaz. "Her kanala haf­tada bir ya da iki gün yarım ya da bir saatlik bir süre ayırması için da­yatabilirler. Sağlayabilirler bunu."

"Evet, evet doğru, arkadaşlarla bir görüşeyim." dedim.

"Aslında zor bir iş değil ama önemsemiyorlar." dedi Ali Uğur.

"Ondan sonra da suç yazarların üzerine yıkılıyor 'kitaplarınız satılmıyor' diye. Nasıl satılsın? Tanıtılmayan bir mal satılır mı?"

"Yazarlar sendikası Kültür Bakanlığı'yla işbirliği yapmalı." dedi Ali Uğur. 

"Yazarların yakılmasına, vurulmasına ses çıkarmayan bir yönetimden ne beklenir ki... " dedim.

"Pisi pisine öldü zavallılar." dedi Levent Yılmaz. "Şeriatçılardan korktular yada onların tutumlarını doğru buldular, yakmalarına göz yumdular."

"Bir gün onları da yakarlar." dedim. "Olacağına bakın!" dedi Levent Yılmaz. 

"Akşamları nerelere gidiyorsunuz?" dedim.

"Mülkiyeliler Birliği'ne takılıyoruz, arkadaşlar alıp bir yerlere götürüyorlar." dedi Ali Uğur.

"Bu akşam sözünüz yoksa birlikte olabilir miyiz?" dedim.

"Ankara'daki dağıtımcı arkadaşlarla Mülkiyelilerde buluşacağız, siz de gel­senize!" dedi Ali Uğur.

"Sizin aranızda konuşmanız gereken şeyler vardır, hem ben tanımıyorum onları." dedim. "Perşembe akşamı nasıl?"

Ali Uğur, Levent Yılmaz'a baktı. "O gün randevumuz var mı?"

Levent Yılmaz biraz düşündü, "Yok." dedi.

"Tamam, perşembe akşamı sizinleyiz." dedi Ali Uğur.

Sevindim. "Bankanın lokaline gideriz. Harika bir yer!.. Çiçekli, rüzgarlı bir te­rası var, yiyecekler, içecekler, servis birinci sınıf. Ben zaman zaman orda yemek yerim. Birkaç kere Erhan Bener'le, Ayla Kutlu'yla, İsmail Bozkurt'la, ha­nımıyla, kızıyla oturduk. Çok beğendiler."

"İsmail Bozkurt burda mı?" dedi Ali Uğur. "Burdaydı ama Kıbrıs'a döndüler galiba." dedim.

"Biz kalabalığız, size ağır gelmeyecek miyiz?" dedi Ali Uğur.

"Yok canım, ne ağırı... Kırk yılda bir." dedim.

"Peki, anlaştık." dedi Ali Uğur.

"Ben buraya gelir, alırım sizi." dedim. "Şimdi ben telefon edip yer ayırtayım. Akşama kadar buradasınız değil mi Ben Bilgi Yayınevinde kitap im­zalayacağım."

"Ben Emre Kongar'a gidecem. Bir iki saat sonra dönerim" dedi Ali Uğur.

"İyi. Selam söyle!" dedim, ayrıldım oradan. Yürüdüm. Can yayınlarının standında Erdal Öz, Nedim Gürsel'le konuşuyordu. Nedim Gürsel'in kızıla çalan saçlarının arasına da tek tük aklar düşmüştü ve geniş yüzünü ince bir sakal çevreliyordu. Gözlerinden renkli ışıklar yansıyordu. Sorbon'da sevilen bir öğretim üyesiydi, iyi bir öykücüydü ve yapıtları Avrupa'nın belli başlı dil­lerine çevrilmişti, çevriliyordu. Ayrıca Türkiye'nin dışında, yaşama sıkıntısını unutmak ya da o sıkıntıyı etkisiz kılmak -belki de öyle değil- amacıyla boyuna dolaşıyor, her yana gidiyor, görgü ve bilgisini arttırıyor, dünya insanını tanıma olanağını buluyordu. "Nedim, merhaba, hoş geldin!"

"Hoş bulduk Buyrukçu." dedi Nedim Gürsel.

Yıllar önce Almanya'ya gidiyordum Bosfor otobüsüyle. Yugoslavyadaki bir benzin istasyonunun önünde mola vermiştik. Yolcuların çoğu -benzincinin he­lası yeterli olmadığından- tarlalara açılmıştı, ağaçların arkasına gizleniyor, boşalıyorlardı. Ben uyuşan ayaklarımı açmaya çalışıyor, cadde kenarında gizleniyordum. Yanımdan geçen bir özel otonun arka penceresinden Nedim Gürsel'e benzeyen bir genç el sallamıştı coşkuyla... Otosunun arkasından koş­muştum belki durur da aşağıya inerdi Nedim Gürsel ama durmamıştı. An­lattım bunu. "Ben değildim, seni görseydim anımsardım." dedi Nedim Gürsel.

"Otomobille hiç Fransa'ya gitmedin mi?" dedim. "Ben uçakla giderim" dedi Nedim Gürsel.

"Allah Allah! bu nasıl yanılma böyle? Oysa belleğimde sen hep ordan ge­çiyorsun, otornobilin arka camından el sallıyorsun, ben de otomobilin ar­kasından koşuyorum dedim.

Belleğindeki resimler güzel ama sen başkasının arkasından koşmuşsun." dedi Nedim Gürsel, gülümsedi. Yanındaki zarif hanımı tanıştırdı.

'Adresini rica etsem,belki yolum düşer." dedim.

"Daha önce vermiştim ama...”dedi Nedim Gürsel.

“O istanbul’da”dedim.Yazdım (Nedim Gürsel. 89 Rue de la sante, 75013 Paris/Tel:45803619) katladım kağıdı, cebime koydum. "Teşekkür ederim.”

O sırada uzun boylu,sağlam yapılı, bastığı yeri titreten ve davranışlarından her şeyi çarçabuk yapmak istediği anlaşılan fırtına gibi bir genç sokuldu yanımıza.

"Ben Ahmet Yıldız,Edebiyat ve Eleştiri dergisinin sahibiyim.”

Gözlerinin içine baktım ve  zeka cinlerini, tutkusunu, öfkesini, cesaretini gör­düm.

“Memnun oldum. Milli Birlik Komitesi üyesi Ahmet Yıldız'la bir ya­kınlığınız var mı?"

Hayır..." dedi Ahmet Yıldız.

“O da Karadenizli de... " dedim.

"Karadenizli olduğum yüzümden belli demek?" dedi Ahmet Yıldız.

"Bizim işimiz gücümüz bu. Tanımak, anlamaya çalışmak. Bir şeyler yazıyor musunuz?" dedim.

"Öyküler yazıyorum." dedi, "Sizin öykülerinizi seviyorum."

"Teşekkür ederim." dedim. "Nerede yayınlanıyor?"

"Dergilere göndermiyorum. 1988'de Üçlü Kavşak adlı bir öykü kitabım Cem yayınevi'nde yayınlanmıştı. Akademi Kitabevi birincilik ödülünü Hakan Şe­nocak'la paylaşmıştık... Yayınlanmamış öykülerim var... " dedi Ahmet Yıldız.

"Görmek isterim." dedim.

"Size iletirim." dedi Ahmet Yıldız.

"Kitap imzalayacaksınız değil mi?"

"Oturacağız iskemleye, gelirlerse imzalayacağız." dedim.

"Yukarıda Edebiyatçılar Derneği standında hiç tanımadığım kişiler sı­ralanmışlar yanyana. Ama okurların yokluğuna sinirlenmişler, öfkelenmişler gibi arkalarını dönmüşler merdiven başına, çay içiyorlardı." dedi Ahmet Yıldız.

"Yanlış." dedim. "Okura sırt çevirilmez. O gün orada olmasalar bile. Başka neler oluyor?"

"Ayla Kutlu, Erendiz Atasü öykü üzerine konuşacaklar, siz bir şey söy­lemeyecek misiniz?" dedi Ahmet Yıldız.

"Ben bu tip konferansları sevmem, yazarım." dedim.

"Sizinle bir konuşma yapmak istiyorum, ne zaman durumunuz elverişli?" dedi Ahmet Yıldız.

"Yarından sonra her gün evdeyim. Telefon ederseniz ... " dedim, telefon nu­maramı verdim.

"İyi günler!" dedi Ahmet Yıldız, Nedim Gürsel'in, Erdal Öz'ün, benim ellerimizi sıktı, iri adımlarla Onur Yayınevi'ne doğru yürüdü.

Ben de izin istedim. Nedim Gürsel ve Erdal Öz'den ve kapıdan giren bir adama ta­kılınca bakışlarım, gözlerim sonuna kadar gerildi. Geniş kenarlı fötr şapkasıyla, kır­mızı papyonuyla, beyaz gömleğiyle, siyah giysileriyle ve düzeltilip biçime sokulmuş bıyıklarıyla tıpkı Orhan M. Arıburnu'ydu. Oysa öleli yıllar olmuştu. Ansızın geriye döndüm ve 'Edebiyat Matineleri' yıllarında Orhon M. Arıburnu'nun okuduğu şiirleri dinlemeye koyuldum. Şaşırtıcılığı, ironiyi, paradoksu önde tutan kısa şiirler yazıyordu ve özgünlüğünün kaynakları tartışılıyordu. İlginç bir sanatçıydı. Şiirle, resimle, öy­küyle, sinemayla uğraşıyordu... Filmler çeviriyor, senaristlik, rejisörlük yapıyordu.

İçtenlikli değildik, tanışıklığımız (Merhaba'dan) öteye gitmiyordu. O, asıl Naim Ti­rali'yle, Oktay Akbal'la dosttu... ve sadece yeyip içtikleri ayrı gidiyordu boğazlarından; ilişkileri sık dokuluydu. Naim Tirali, bu sevgili dostunun özelliklerini, garipliklerini an­latıyordu bana, başkalarına. Orhan M. Arıburnu, Haydarpaşa Lisesinde öğrenciyken sakal bırakmıştı ki o dönemde sakal bırakmak aslan yürekli olmak, okuldan ko­vulmayı göze almak demekti. Arkadaşları bir gece onu Fatih'ten Edirnekapı'ya kadar pijamalarla koşarak giderken görmüşler ve şaşırmışlardı. Durumu açıklamıştı ar­kadaşlarına.

"O gün Edirnekapı'da dolaşırken arkasına şiir yazdığım sigara paketini dalgınlıkla atmıştım, gece yatakta hatırlayınca kalktım, soluğu Edirnekapı'da aldım, paketi buldum."

Manyatizmayla da uğraşıyordu. Naim Tirali'yi de uyutabileceği sa­vındaydı ama herkesin gözleri önünde gerçekleştirdiği bu gösteri başarısızlıkla so­nuçlanmıştı. Acıyarak evine aldığı Bursalı bir adam tarafından soyulmuştu. Yükte hafif, pahada ağır ne varsa yürütmüştü hırsız. Bir de define arama tutkusu vardı Arı­burnu'nun. Elinde madeni, küçük bir pandülle geziyor, her rastladığına definenin nasıl aranacağını uzun uzun açıklıyordu. Tasarıları saymakla bitmezdi. Anadolu ya­kasındaki bir çiftlikten İstanbul'a havai hatlarla yumurta ve başka çiftlik ürünleri ta­şımayı düşünmekteydi ama o işe para koyacak zengini bulamadığından tasarısını gerçekleştirememişti. Yalnız başına oturduğu evinde tavana iplerle asılı duran içki şi­şeleri, sıkıntılara göğüs germesini sağlıyordu. Çok sevdiği ve 'şaka-şuka' diye ad­landırdığı yemeğini elleriyle pişirmekten zevk alıyordu, dostlarına da yemek pi­şirmekten, yedirmekten, içki ısmarlamaktan zevk alıyordu. Cömert olduğu için hep parasızdı. daha bir sürü şey vardı Orhan Murat Arıburnu'nu şair, ressam, öykücü, artist kimliklerine sokarak besleyen ... Ayrıca pilottu ve şimdi gökyüzünün kim bilir hangi katmanındaydı ve (Çıktım şiir dalına/ Anda yedim ömrümü) diyordu.

İçim 'cız' etti.

Yürüdüm. Burhan Günel'le çarpıştım. Şaşırdı. Döndü. "Abii!" dedi. İyiliklerin ve doğrulukların gözeneklerine sindiği yuvarlak, esmer yüzü bütünüyle güldü.

"Abin kurban olsun sana!" dedim.

Burhan Günel'in gülmesi kahkahayla yer değiştirdi. "Herkes kalabalıkta çarpışıyor, biz tenhada. Bu nasıl iştir Muzaffer Abi?"

"Tatlı ,bir iştir." dedim. "Belki de bu çarpışma bize hizmet etmekle görevli kimi olumlu rastlantılar tarafından hazırlanmıştır."

"Sesimizi duymak, özlem gidermek için .. " dedi Burhan Günel.

"Neden olmasın?" dedim. "Sanki hep bir yerlere koşturuyor, bir takım sorunlarla boğuşuyor gibisin."

"Öyleyim abi, öyleyim. Bu matbaacılık." dedi Burhan Günel. "Bir gün de bizim eve doğru koştur" dedim.

"Yakında ben seni ararım abi."

Kucaklaştık. Ayrıldı burhan Günel, "Yengeye selam." diyerek.

"Sen de... " dedim ve Bilgi yayınevi standının yolunu tuttum. Vakit tamamdı. Adım anons ediliyordu. Kapı gibi kullanılan bölümden girdim. Mahmut Beyi, Prof. Dr. Şe­rafettin Turan'ı selamladım, sandalyeye oturdum; kalemimi çıkardım, gözlüğümü çı­kardım, soluk açan ilacımı çıkardım.

Muzaffer Buyrukçu

(NOT: Sevgili Erdem Buyrukçu'ya günlüğü bize ulaştırdığı için teşekkürler)

GERCEKEDEBİYAT.COM