Tarihimiz için kışkırtıcı sorular?

 Tarihimiz için kışkırtıcı sorular?

11 Ocak 2013 - 4417 kez okundu.

Anadolu niçin tarihinde ilk kez dinle bu kadar haşır neşir bir görüntüye giriyor? Bu tabandan mı geliyor?

Kurduğumuz her devlet hızla yıkılırken Osmanlı niçin uzun süre can çekişti?
 
Niçin kurallı yaşayamıyoruz, niçin bir inip bir çıkıyoruz?
 
Bir türlü atamadığımız ilkellik niçin sıkça hortluyor?
 
Kaliteli insanlarımızı niçin sürekli harcıyoruz? Her ülkenin el üstünde tuttuğu seçkinleri niçin dışlıyoruz?
 
Niçin dünyada en fazla isimsiz ve asılsız ihbarı Türkler yapıyor?
 
Niçin bütün yerleşimlerimiz çirkinlik dolu?
 
Niçin adaletsizliğe aldırmıyoruz?
 
Niçin her güzelliği yok ediyoruz?
 
Niçin dünyada en az okuyan toplum biziz?
 
Ve daha binlerce sorunun yanıtını arayıp duruyoruz.
 
Kimisi göçerlik alışkanlıkları diyor. Bizimle aynı dönemde göçerlikten çıkan toplumlar bizden çok daha düzgün, çevresiyle uyumlu yaşıyor. Bir dönem tam kurtulduk, kurtuluyoruz derken tekrar paçamıza yapışan ilkellik bizi dipsiz bir batağa çekiyor? Kim bunlar? Nasıl oluştular, nereden geldiler? Nasıl sürekli ürüyorlar? Biz kimiz. Biz “Biz”in içinden çıkıp da mı farklılaştık? Anadolu ve Türkler birbirlerini nasıl farklılaştırdı?
 
*
 
Her uygarlık diğerlerinden etkilenmiştir ama –mevcut bilgilerimiz ışığında- insanlığın kısa tarihi içerisinde üç tanesi öne çıkar. Bunlardan birincisi insanların uygarlığa adım atmasında en büyük payı olan Sümerlerdir. İkincisi eski Ege ve Yunan uygarlıkları, üçüncüsü de Rönesans ve Aydınlanmayı sağlayan Batı uygarlıklarıdır. Her üçünün de belirleyici farkı, insan düşüncesinde yarattıkları devrimci değişimlerdir.
 
Bu arada, insanlık tarihiyle ilgili bulgularımızın hala çok sınırlı olduğunu daima hatırda tutmalıyız. Bazen tek bir önemli bulgu bile tüm bilgilerimizi yıkıma uğratmaktadır.
 
Örneğin son yıllarda Urfa’nın doğusunda yer alan Göbekli tepe tapınakları –ki sadece yüzde beşi gün yüzüne çıkarılmıştır- tam on iki bin yıl önce yapılmış ve bin yıl sonra bilinmeyen bir nedenle bilinçli olarak gömülmüştür. Buz çağının hemen sonlarına rastlayan bu dönemde üzerinde hayvan figürleri olan altı metrelik “T” sütunları kim, niçin yaptı, nasıl yaptı, niçin gömdü. Henüz bilinmiyor, ama benzer yapılarla ilgili tarih birdenbire yedi bin yıl geri gitti. Üstelik o dönemde hiçbir metal gereç yoktu. Kaldı ki kazı alanlarında tek bir alete dahi rastlanmadı. Göbekli tepe konulu internet sitelerine bakmanızı öneririm. Çok iyi özetler var.
 
Mezopotamya kültürleri ile Helenistik ve Judea-Cretien toplumların çakıştığı topraklarda yaşamak hayatlarımızı nasıl belirliyor?
 
İlk bakışta ortada büyük bir kopuş var. Anadolu eski kültürlerin izlerini (taşa kazınmış kalıntılar hariç) silmiş gibi görünüyor. Ama biraz daha derin bakınca dilde binlerce eski kelimeyi, yün örgülerde Frigya kaya mezarlarındaki desenleri, düğünlerde Hititlerin davul-zurnasını (kulaklara şenlik ya da eziyet), bayrağımızda  eski ay-yıldızlı simgeyi görüyoruz. Bunlar ilk akla gelenler. Kim bilir daha neler bulabiliriz. (Eski tanrılar Hıristiyan azizleri olmuştu, şimdi de evliyalar ve babalar olarak ortaya çıkıyorlar.)
 
Öte yandan kopuş da güçlü görünüyor. Düşünün, Helenistik çağda bu topraklarda her hafta temsil verilen, tragedyaların ve satirik eserlerin sahnelendiği yüzlerce tiyatro varken şimdi bırakın diğerlerini, Ege ve Akdeniz kıyılarında bile hayatında tiyatroya gitmemiş, hatta tek bir kitap okumamış sayısız milyonlar yaşıyor. Bu sadece bir kopuş değil, aynı zamanda bir kültürsüzleşmedir; nedenleri ve sonuçları üzerinde etraflıca düşünülmesi gerekir. Sonuçta buralarda yaşayanların büyük kısmı Türklerle karışmış olan eski yerlilerin genlerini taşıyor.
 
*
 
Anadolu’nun Malazgirt’ten sonra hızla Türkleşmesi şaşırtıcı görünür ama Türkler zaten uzun süredir bu topraklara yerleşmişler, bir kısmı Bizans kültürünü kabul etmiş, bir kısmı da onlarla mücadele içerisinde batıya ilerlemişti. Aksi halde Malazgirt’ten 20 yıl sonra İznik’i alamazlardı. İlk haçlı seferinde İznik’i terk etmek zorunda kaldılar ama göç dalgaları sonunda kalıcı olarak döndüler.
 
Hıristiyanlık, Anadolu’dan silindi ama İstanbul’da hala 60’dan fazla cemaate ait farklı kilise var - cemaatleri çok azalmış olsa da. Gerçi artan hoşgörüsüzlük ortamında bunun ne önemi kaldı, bilemiyorum. Acaba, hoşgörüsüzlüğün sınırı ne olacak?
 
*
 
Şayet 1950’den sonra sağlıklı bir kentleşme gerçekleşebilseydi köylülerin önemli bir kısmı, rant ve yağma peşinde koşan kişiler yerine hukuka daha saygılı birer yurttaş olabilirlerdi. Bunun vebali kent arazilerini yağmaya açarak kolay çözümü tercih eden politikacı ve yöneticilerindir. Ama demografik sel altında ezildiklerini de göz ardı edemeyiz. Bu durum eğitimsiz (köylü) kitlelerin yurttaşlık yükümlülüklerini ve kurallara göre yaşama zihniyetini reddetmelerini kolaylaştırmıştır. Bunu kabule zorlanmaları gerekirdi. Kolayı seçtiler ve felaketimizi hazırladılar.
 
Ulus olunması etnik değil kültürel bir olaydır ve bir kültürün kabul edilmesi ön koşul olarak yeterlidir. Aksi halde uluslar oluşmazdı.
 
Ne var ki, uluslaşma süreci hiç değilse belli süreler için dirlik ve düzen gerektirir. Anadolu’nun coğrafyası, istilalar ve etnik-dini karmaşa ile devlet düzeninin bozukluğu hiçbir zaman uzun süreli bir dirlik yaşatmamıştır. Helen kolonileşmesi, Pers istilası, İskender, pax Romana, Hıristiyanlaşma, Bizans iç savaşları, Arap ve Haçlı istilaları, Türklerin gelişi, Moğol istilası, beylikler dönemi ve birlik savaşları, ikinci Moğol istilası, fetret devri, mezhep savaşları, büyük kaçgun, Celali isyanları, Osmanlıların uzun çöküş süreci ve Kurtuluş savaşlarını yaşamış olan Anadolu, şimdi de nüfus patlamasıyla eş zamanlı yeni sosyal-politik felaketlerle sarsılmaktadır. Anadolu ve Trakya’da yaşanan korkunç yağma da buna tuz biber ekmektedir. Yağmanın yaşanan felaketlerle yakın alakası vardır. Yağmanın sürdürülme koşullarının sağlanması, Türkiye’nin mevcut politik yapısında dış etkilerle birlikte en belirleyici faktördür. (Kaldı ki bu sütunda değindiğimiz tarihi olayların hepsi de kendi yağmalarıyla birlikte gelişmiş, çapul  geleneği Anadolu insanının adeta genlerine işlemiştir).
 
*
 
Romalıların Helenlerden aldığı Roma hamamını olduğu gibi -tüm sistemiyle bire bir- alıp Türk hamamı yaptık. Baklava ve musakkayı da Yunanlılara kaptırmamak için sıkı tepki veriyoruz!
 
İyi de, Anadolu mirası olan antik Helen tiyatrosunu ve bunun düşünsel sonuçlarını niçin bu kadar ateşli bir şekilde savunmuyoruz?
 
Ya da örneğin eleştirel düşünce konusunda sağcısıyla solcusuyla yerlerde sürünüyoruz. Bazı şeyleri tabu olarak görüyoruz ve laf söyletmiyoruz. Bilimin ve terakkinin temeli olan kuşkuyu cinayet olarak algılıyoruz. Bu kafayla da sağcısıyla ve özellikle de solcusuyla bir duvardan ötekine toslayıp duruyoruz!
 
Anadolu düşüncesi putperestlik aşamasında takılıp kalmış, felsefi-dini-politik hiçbir konuda yorum getirecek bir düşünsel sıçrama yapamamıştır! Sorun yaratıp onu deşmek yerine sorunları görmezden gelmeye veya üstünü örtmeye koşullanmıştır.
 
Batıda, dünyalar yıkılır ve yeniden inşa edilirken medreseler yüzyıllar boyunca havanda su dövmeye devam etmiştir. Batıya yetişmek için sonradan düzinelerle üniversite kuruldu ama dünya bilimindeki yerimiz ekonomideki yerimizin otuz sıra gerisinde.
 
Gelenek paçamıza yapışıp geriye çekiyor!
 
Mehmet Tanju Akad
(www.anafikir.gen.tr)
 
Gerçekedebiyat.com