"Kitap Dünyası" 1960'larda Ankara - III / Mehmet Tanju Akad

08 Eylül 2017 - 3538 kez okundu.

 


Okuduklarımız (ya da okumadıklarımız), aile, çevre ve eğitimle birlikte, bizi şekillendiren en önemli faktörler arasındadır. Bu bakımdan, 1960'ların insanlarını anlamak için onların kitap dünyasına girip, sayfalar ve ciltler arasında birlikte yolculuk yapmak zorundayız.


Burada kendi okuduğum kitaplardan söz ettim ve ama bizim neslin okuyan kesimi -ki çoğu bizim gibi memur ve asker çocuklarıydı-  hep bu kaynaklardan beslenmişti.
 
Okumayı ne zaman söktüğümü hatırlamıyorum. Ama, ilkokula başladığım 1958 yılında birçok şeyi okuyordum. Okul öncesinde, tanesi 5 kuruş olan resimli çocuk kitapları vardı. Bir miktar alınır, evde olmayanlar arka kapaktaki listelerden yazılarak, yayınevlerinden postayla sipariş edilirdi. 1956-57 yıllarında ilçelerde oturduğumuz için sürekli kitap akışını böyle sağlıyorduk.



Bunlar içerisinde üç tanesi hala son derece net bir şekilde aklımdadır. "Cüce Şakir," "Ateş, Oyun ve Arkadaşlık," ile "Futbolcu Fil." Bu sonuncusu yıllar yılı evde bana laf atmak için kullanıldı çünkü o da benim gibi yaramazdı ve "fıstık yemek şartıyla ders çalışmasını severdi." Ben okuldan ve derslerden nefret ederdim çünkü sokak ve okuma vaktimden çalıyordu. Bu nedenle ders çalışmam koşuluyla çok sevdiğim Antep fıstığı önerilir, ben de hatırına kabul eder ama gene bildiğimi yapardım.

Kitaba gelince... Futbolcu fil bir gün ders çalışmadığı için kızan babasından kaçıp futbol oynamaya giderken asıldığı tramvaydan düşerek ayağını kırar. Sonraki resimlerde hastanede ayağı alçıda yukarı asılmış yatmaktadır ancak orada neşeyle derslerine çalışmaktadır, çünküüü ailesi ona bir çanak dolusu fıstık getirmiştir ve o hortumuyla bunları götürmektedir. Aynı, benim fıstığa ulaştığımdaki beşuş çehrem gibi çizilmiştir. Durum budur.
 
Bu noktada, Ankara'da eski Piknik'in köşesindeki Kültür Kitabevi'nden söz etmem gerekir. Burası yabancı gazete, dergi ve kitapların satıldığı bir yerdi. Üç-dört ayda bir Ankara'ya geldiğimizde babamdan buradan bir kitap almasını isterdim. Bu renkli kitaplar beni kağıdıyla, kapağıyla, çizimiyle, kokusuyla çok farklı bir dünyaya götürürdü. Bunlar basit ansiklopedik tarzda (örneğin bitkileri tanıtan) çocuk kitaplarıydı ama bir keresinde kovboylarla ilgili bir tanesini seçmiştim. Pahalıydı. Haddimi bilir, hepsinde aklım kalsa da sadece bir taneye sevinerek razı olurdum. Daha fazlası için zorlamanın uygun olmadığını hissederdim.
 
İşte bunları okuduk ve nihayet Tommiks zamanım geldi. Ankara'ya kesin dönüşümüzden birkaç hafta sonra, 1958'in sonbaharının bir Cumartesi günü ilk cildime kavuştum. Bu, meraklıların bildiği, kalpazanların atların kuyruklarını kestikleri maceraydı. Konyakçı ve Doktor Sallaso, ve ayrıca Kulver Kalesi'nden Gennaro, Albay Brown ve kızı Suzi ile tanıştık. Çocuk görünüşlü yüzbaşının Suzi karşısında sürekli kızarıp utanmasını garipseyen var mıydı acaba. Sonra Çelik Blek, Rodi, Profesör Okiltus, Kinova, Teks Willer ve arkadaşları, Pekos Bill, Küçük Prens, Sipru, Tenten, Küçük Prens, Mandrake, Kızılmaske, Gökler hakimi Gordon, Jet Logan, Süpermen, Batman, Fatoş, Red Kit, Asteriks, Güngörmüşler, Dedektif Nik, ve daha sonraları Kaptan Swing, Zagor ve bunların taifesiyle birlikte yaşamadığımız maceralar kalmadı. Sadece Alaska, Dr. No ve Yüzbaşı Volkan'ı okumadım. Onlar çıktığında büyümüştüm.
 


Suat Yalaz

Suat Yalaz Karaoğlan'ı çizmeye başladığında ortaokullu olmuştuk ama onları izledik. İlkokulda tek yerli çizgiler Ratip Tahir Burak'ın Türk Korsanları idi. Hızır ve Oruç Reisler ile birlikte epey küffar kestik, kellelerini Akdeniz'e doldurup bu dünyayı  Haçlılara dar ettik... Yabancı çizgi romanların bir kısmı, en başta Tommiks ve Teksas (Çelik Blek) İtalyan orijinliydi ve arka planda İngiliz sömürgeciliğine karşı vatanseverlerin mücadelesini işlerdi. Bunların komünist yayıncıların eseri olduğu söylentisi acaba doğru muydu, kesin bilemem.
 
Kitaplar sonuçta ucuz değildi. Harçlığımız asla yetmez, başka şeylere de para ayırmak isterdik elbette. Bu nedenle arkadaşlar arasında sürekli bir değiş tokuş ve takas mekanizması gelişmişti. Ayrıca Ankara'nın belli takas yerleri vardı ki, Yeni Melek sineması'nın önü bunlardan birisiydi. Tabii, tezgah kuranlar takasta aşırı karlı olur, iki veya üç kitaba karşı bir kitap verirlerdi. Buraya bir iki kez gittim ama koşulları beğenmedim. Eve daha yakın birkaç yerde de durum aynıydı ama bazen, okuyacak şey kalmayınca, çarnaçar giderdik.


 
Bu arada 1958-61 yıllarında oturduğum Çaldıran sokağı dikine kesen ilk sokakta bir okuma odası açan idealist kişiden söz etmeliyim. Daima gülümseyen, emekli öğretmen olduğunu sandığım bir kişiydi. Apartmanın bahçe katındaki bir dükkan odasına biraz raf ve sıra yapmış, bir miktar kitap koymuş, mahalledeki çocuklara okumaya zevki vermeye çalışırdı. Ben de bazen uğrardım ve Pinokyo'yu onun kitaplığından alıp okuduğumu çok net hatırlıyorum. Çoktan vefat etmiştir. Böyle insanlar toplumun yüz akıdır.


 
Meşrutiyet Caddesi'nin Selanik ile birleştiği köşede, dedemlere yakın Hür Kitapevi'ni unutmam olanaksızdır. Oradaki, adını çoktan unuttuğum "ağabey" her gittiğimizde güler yüz gösterir, şakalar yapar, herkese en iyi şekilde davranır ve çocuk kitaplarına önem verirdi. Onu da minnetle anıyorum. Hatırımda kaldığı kadarıyla, ders kitabı ve kırtasiye ihtiyacımızı da oradan karşılardık.
 
Gene 1958 yılında her Cumartesi günü heyecanla beklediğim Doğan Kardeş ve Çocuk Haftası tiryakiliğim başladı. Henüz arkadaşlarla dolaşacak yaşa gelmemiştik. O dönemde hafta tatili Cumartesi 12.00'de başlardı. Eve gelip yemek yedikten sonra haftalığımı alıp, Ziya Gökalp'ın köşesindeki büfeye koşar, iki dergiyi alırdım. Haftalığım bu kadardı. Sonra eve koşup bunları heyecan ve zevkle okurdum. Ancaak, o kadar hızlı okurdum ki, ikisi en çok bir saat dayanırdı. Sonra bir tur daha ama nafile. Saat üçte boşta kalmış olur, kitap peşine düşerdim. Evdeki kitapları de ikinci sınıf bitmeden tüketmiştim. Bunlar arasında en önemlisi iki dev ciltlik Nebioğlu Çocuk Ansiklopedisi idi. Çok kaliteli bir eserdi. Robin Hood, Willhelm Tell ve Robinson Cruso ile onun sayfalarında tanıştım. Aslında bugün büyükler için çıkan ansiklopedilerden bile daha iyiydi. Alfabetik değildi. Tarih, doğa, edebiyat (klasiklerin uzun özetleri  vardı), teknoloji, coğrafya vs. her konuda dört dörtlük bir eserdi. Ayrıca mükemmel ansiklopedik kitaplar olan İnsanlar Alemi, Hayvanlar Alemi, Kaşifler Alemi ile Yeryüzü Gökyüzü ciltlerini de ikişer, üçer tur yalayıp yuttum.

Akabinde Selami İzzet Sedes çevirisi altı ciltlik Arsen Lüpen'i kimbilir kaç kez okudum. Şimdiki baskıları gibi uyduruk değil, güzel, aşırı ağdalı olmayan ama oturaklı bir dille keyif verirdi. Tabii, bu arada Siyah İnci'den tutun da Define Adası'na, Tom Sawyer'dan Monte Kristo'ya, Huckleberry Finn'den Üç Silahsörler'e kadar olan kitaplarının hepsi bitti. Bu sonuncular, genelde her hafta bir tane alınır, bazen babamın cömertliği tutarsa, Koca Beyoğlu'na gidip bir seri resimli roman veya klasiklerden alır ama ne kadar çok olursa olsun Pazar sabahına kadar hepsini bitirirdim. İlkokul yıllarında en büyük hazine Çocuk Haftası'nın Yıllıkları ve Yazlıkları olurdu, çünkü yüzlerce farklı konu işleyen bu ciltlerin okuması birkaç gün sürerdi.



Bu arada dedemin biriktirip ciltlettiği "Bütün Dünya" dergilerini ve halamda bulunan 200 klasik eserlerin İngilizce, resimli ve anlatımı basitleştirilmiş baskılarını çat pat sökerek okudum. Bunun dil öğrenmemde büyük yararı oldu. Keza Tarhan Kitapevi beşinci sınıftan itibaren benim için büyük bir çekim merkeziydi. Churchill'in 12 ciltlik İkinci Dünya Savaşı serisinin her birisi 8 liraydı ve tabii yıllar boyu alamadım ama çok sonraları bir sahafta hepsini otuz liraya görünce üzerine atladım. Başka kitapçılar da vardı ama adları şimdi aklıma gelmiyor. Yeni yapılan Ulus Çarşısı'nda olan gerçekten çok iyi kitapçıya her havada yayan yürür, kitap peyler, haftalarca para biriktirir, gene yürüyerek alıp dönerdim. İki ciltlik Kaptan Hatteras'ı, 64/65 kışında, karlı ve çok soğuk günde öyle almıştım.
 
Çok önemli not: O dönemde çocuklar için çıkan kitap ve dergilerde çocukça salaklıklar yoktu. Bunu sonraları Milliyet Çocuk dergisi hayatımıza soktu ve korkunç bir cinayet işledi. Bir çocuk, her yaşta her şeyi öğrenir ve bilir. Ona sadece çocukça şeyler vermek, "bak tavşan kardeş" filan demek onun hayatını budamaktır. Bu nedenle sonraki yıllarda ortaya çıkan "çocuğa çocuk gibi davranma" eğiliminden nefret ettim. Buna düşmeyenleri tebrik ediyor, bunu yapan herkesi lanetliyorum. Çocuk da bir insandır. Her şeyi bilmeye hakkı vardır. Onu hayattan korumaya kalkıp etrafına sahte bir koza örersen, hiçbir mücadele azmi olmayan, hayata yenik başlayan, kaçarak yaşayan, omurgasız, zavallı tipler yaratırsın. Son otuz kırk yıldır başımıza gelenlerin başlıca nedenlerinden birisi budur.


 
1960'ların ortalarına yaklaştığımızda (yani ortaokulda) en büyük hedefim Jules Verne koleksiyonunu tamamlamaktı. Bunların da sonraları basitleştirilmiş, kısaltılmış halleri yayınlandı. Bunu yapanların da sonsuza kadar cehennemde yanmalarını dilerim. Üç ciltlik, bin sayfalık eserler seksen sayfalık çirkin özetler şeklinde çıktı. Sonraları bunu tüm klasik eserlere uyguladılar. Hatta, kafasına göre kitabı değiştirenler de oldu. Ne hakkın var rezil yaratık. Hani özetleyeceksen de hiç değilse bazı bölümleri hiç değiştirmeden koy, aradaki bölümlerin özet bağlantısını yap. Yok, hepsi kafalarına göre kırptılar. Bu, insan öldürmek kadar kötü bir şeydir. Sonuç, şimdiki salak kafalardır. Her neyse, bu koleksiyonumu tamamladım ve büyük bir günah işledim. Orta üçün yazında, bisikletimin tutmayan çubuk frenlerini tel frenle değiştirmek için bunları sahaflara sattım. Bin bir zorlukla topladığım elli beş ciltlik seriye hala ciğerim yanar.
 
Bu yıllarda Hababam Sınıfı 12 fasikül olarak yayınlanmıştı. Sonra Ercümet Ekrem'in Meşhedi Cafer maceralarını okurken o kadar gülmüştüm ki, annem telaşla odaya koştu, gözlerimden yaşlar akıyordu ve günlerce belim ağrıdı. Az daha katılıp gidiyordum. Tabii epey bir miktar Reşat Nuri ve Hüseyin Rahmi okuduktan sonra Kemal Tahir'e geçtim. Onun serisini tamamladım. "Bir Mülkiyet Kalesi," "Esir Şehrin İnsanları" ile "Hür Şehrin İnsanları" ve "Kurt Kanunu"na kadar olan kitaplarını çok sevdim. "Devlet Ana" da beni çok düşündürdü. Sonraki yıllarda yazdığı köy romanlarını itici, köy hikayelerini çok sıkıcı buldum. İttihatçıların iktidarından onların sonuna kadar olan dönemi çok daha derinden kavrayarak ve içten bir şekilde yazmıştı, köy gözlemleri ise ikinci el gibiydi.

Orhan Kemal ve Yaşar Kemal'i ise ister istemez okudum ama hiç sevemedim. Yaşar Kemal'in sonu gelmez betimlemeleri adeta adamı boğar. Fakir Baykurt da beni açmazdı. Sevenler okusun tabii, edebiyatımızda yerleri yadsınamaz. Diğer Türk yazarlarından ise birer ikişer okudum, o yıllarda hiç birisinin serisini aramadım. Daha sonra Haldun Taner ve Salah Birsel'i toplayacaktım. Bekir Yıldız'ın hikayelerini de o yıllarda seri olarak okumuştum ama iz bırakmadı. Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir'den ise çok etkilendim. Şimdi Gökova kıyılarında yaşıyorsam, mutlaka çok payı vardır. Ömer Seyfettin'den ise çocuk duygularımızla çok etkilenmiştik. Keza Kemalettin Tuğcu'nun çocukları konu alan acıklı kitapları da okutulur, belki de ibret alınması istenirdi.



Aptullah Ziya Kozanoğlu
 
O yıllarda acıklı şeyler moda idi. Okuma saatlerindeki Tuğcu kitapları yetmezse, Ayşecik filmleri ağlatır, o da yetmezse halkevi sahnesinde daha acıklı tiyatro oyunlarına gene okulca götürülürdük. İşte, tam ev kadınlarının iyi filmi tanımlamak için "sorma kardeş, doya doya ağladık" dedikleri dönem. Sırf bu nedenle tiyatrodan uzaklaştım. Bazen ailecek Küçük Sahne'ye gidilir, loş salon, soğuk ve solgun ışıklar, daha acıklı oyun başlamadan insanın ruhunu yaralardı. İlkokul çocuğuna yapılacak şey mi? Onlara, tiyatroyu neşeli oyunlarla sevdirmek gerekir.
 
1960'lar denilince Aziz Nesin'in apayrı bir yeri vardır. Hem güldürür, hem düşündürür. Kendimizi tanımamızı sağlar. Tek bir hikayesini bile kaçırmamaya çalışmışızdır. Ancak o yıllarda Çetin Altan'ın "Şeytan'ın Gör Dediği" ve "Taş" isimli günlük yazıları herkesi çok etkilemişti. Ateşli bir muhalif olarak, savcıların açtığı yüzlerce davaya aldırmadan sosyal adaletsizlikleri teşhir ediyordu. Türkiye'de sosyal muhalefetin gelişmesinde çok payı olmuştur. TİP mebusu iken Meclis'te linç edilirken son anda kurtarıldı. 1960'ların sonlarına gelinirken solcuların aşırı tutucu ve ilkel tutumlarından rahatsız oldu, uzaklaştı ve bu yol, onu koşulları hesaba katmayan inkarcı bir liberalizme götürdü. İnsanların beş altı yılda zihinde sıçrama yapmaları beklenemezdi ki. Sonuçta biz ondan sonra yirmi beş yıl daha uğraşıp pes ettik, çünkü ülkedeki malzeme buydu ama liberalizm çukuruna düşmek gerekmezdi. Bu başka yazıların konusu olduğu için burada kesiyorum.
 
Ortaokul sıralarında bitirdiğimiz başka seriler arasında Agatha Christie, Dashiel Hammett, R. Chandler'ın polisiye kitapları da vardır ve ayrıca Sherlock Holmes ve Mike Hammer'i ihmal etmemiştik. Tabii,  Mickey Spillane sadece 16 tane Mike Hammer yazmıştı ama bizde yüze yakın kitap vardı. Orhan Boran ve Kemal Tahir'in de, önlerine New York haritasını alıp düzinelerce Mike Hammer ürettikleri söylenirdi.



Her halükarda hepsini okuduk. Macera yazarları arasında o yılların en çok satan yazarı Hammond Innes benim favorimdi ve hiç birisini kaçırdığımı sanmıyorum. Ayrıca, bugün Selanik Caddesi'nin Tuna Caddesi'ne yakın kısmında (şimdilerde yaklaşık olarak İş Bankası yayınları mağazasının olduğu yerde) çok az kişinin gittiği, yalnız ve üzgün, ancak çok kitabı olan bir sahaf vardı. Buradan da on ciltlik İki Çocuğun Devrialemi ve gene on cilt diye hatırladığım Pardayyanlar serisini ve Mişel Zevako'nun tüm diğer kitaplarını (başta Şövalye Büridan) bayram harçlıklarını bu işe ayırmak suretiyle birkaç yılda satın alabilmiştim. Abdullah Ziya Kozanoğlu'ndan Türk kahramanlarını okuduktan sonra, silahşorlar ile Fransa'yı, biraz de İspanya ve İtalya'yı gezdik. Bunlar tarih ve ülke sevgimizi pekiştirdi. Şimdi bilgisayarda pokemon oynayan huysuz çocuklar o duyguları bilemez, anlayamaz.
 
O dönemde kitaplar ortalama 5 lira idi. Sahaflardaki veya tezgahlara düşen yabancı kitap ve dergileri ise 50, hatta 25 kuruşa satın alabilirdiniz. Bu nedenle onları çokça alıp okuduk ve sözlüğe bakmaya üşenmediğimiz  oranda, yabancı kelime haznemiz çok iyi seviyelere geldi. Sınavlarda öğretmenlerin, yazdığımız cümleleri anlayamadığına şahit olduk. Paramız az olduğu için İngilizceyi daha iyi öğrendik dersem tamamen gerçeği ifade etmiş olurum. Aynı şey az parayla seyahat için de geçerliydi. Yazları sırt çantamızla yürüyerek gezmek, kışın av ve balık için ovaları, tepeleri yayan aşmak birçok bölgeyi daha yakından tanımamızı sağladı.
 
Bunların dışında o yıllarda çok tutulan yabancı resimli romanlardan yapılmış derlemeler olurdu ki, bir seferinde 120 fasiküllük mükemmel bir seriyi edinmiştim. Nasıl yok oldu bilmiyorum. Eve iki gazetenin yanı sıra Akbaba mizah dergisi alınır, kız kardeşlerim ise her hafta Fotoroman ve Hayat dergilerini okur, bunlara ben de bir göz atardım. Akbabadan sonra çıkan dergiler o kaliteyi yakalayamadı. Sonraki yılların Gırgır dergisinde eğlenceli yerler vardı ama, seviye düşürücü ve itici yanları çoktu. İğrençlikten konu çıkarma (lütfen örnek istemeyin, mide bulandırıcıdır) ne yazık ki Türk mizahına yapışıp kaldı. Gene bu yıllardan hatırladıklarım arasında her hafta abonelere gönderilen Hayat Ansiklopedisi vardı. Altı cilt tamamlanıncaya kadar fasiküller geldikçe tüm maddelerini okurdum. Bu arada eve alınan veya hediye gelen bazı yabancı ansiklopediler de ufkumuzu genişletti. Bunu yıllar sonra daha iyi anladım. Dedemin okuduğu Cumhuriyet gazetesi ise o zaman da son derece iticiydi. Bu gazeteyi sadece 1970'lerin ilk yarısında tüm gazetelere baktığım dönemde, bir de 1980'lerde basında çalışırken, yani iş icabı okudum. İki yüzlü tutumu daima midemi bulandırmıştır.


 
Şimdi tüm bu kitaplar ve burada sayamadıkların beni asla kesmezdi. Okul kütüphanelerinde işe yarar hiçbir şey yoktu. İmdadıma İngiliz ve Amerikan kütüphaneleri yetişti. Birincisi Ziya Gökalp üzerinde, ikincisi ise Kızılay'da idi. Her ikisinden de on beş gün içinde iade koşuluyla üçer kitap alabilir, ayrıca her konuda yüzden fazla dergiyi okuyabilirdiniz. Bunlar benim için muazzam bir hazine oldu. Öncelikle, vaktiyle resimli edisyonlarını okuduğum klasiklerin orijinallerine veya İngilizceye tam çevirilerine eriştim. Bunlar arasında Nordoff ve Hall'ın "Mutiny in Bounty" kitabını aşağı yukarı filmiyle (Marlon Brando'nun oynadığı "Denizde İsyan") aynı zamanda okuma zevkine eriştim. Ama artık iş başka bir safhaya intikal etmişti. Tarih ve özellikle de savaş tarihi tiryakisi olmuştum ve bu kütüphanelerdeki tüm ilgili araştırmaları, anıları ve biyografileri okudum. Bu arada yavaştan kendi kitaplığımı kurmaya başladım. İleride, savaş tarihi yazmaya başlayınca çok faydası olacaktı.
 
Tüm bu dönemde, esas kaynağımız her şeye rağmen Koca Beyoğlu sahaflarıydı. Türkiye'de basılmış her eser mutlaka oradan geçerdi. Ayrıca, o dönemde Ankara'da Amerikalılar çok olduğu için yabancı dergi ve kitaplar da bol bulunurdu. Amerika'da çıkan her dergiyi ve resimli romanı orada bulup okuduk, çünkü bunların kapakları kesilmiş iadeleri ve ikinci elleri çok ucuza satılırdı. Bu dergilerin birkaç tanesinin Türkçe taklitleri 1980'lerde burada yayınlanmaya başladı. Sonuçta kütüphaneler ve sahaflar sayesinde üç ülkedeki yayın hayatını oldukça iyi şekilde izleyebildik.

Hemingway ve Steinbeck'i 60'larda bitirdim. Faulkner sonraya kalacaktı. Joyce'u, ve o dönemde moda olan Sartre, Miller, Kafka ve Camus'u ise üzerine para versen okumazdım, şimdi de okumam. Mecbur muyum ruhumu cendereye almaya. Uzak dursunlar. Zaten her bin kitaptan sadece birini okuyacak zaman var.
 
Dergi denilince, tüm dünyada bizim nesli etkilemiş olan Mad dergisi ile Playboy'a değinmeden olmaz. Bunlar dünya kültürünün parçasıdır. Mad, çok iyi bir mizah dergisi idi.. Ben bir dönem epey Mad biriktirdim ama birçok diğer dergiyi de koleksiyon yapan arkadaşlarımdan alıp okurdum. Yaşasın takas mekanizması. Ne yazık ki, Koca Beyoğlu sonradan çamaşırcılar pasajı oldu. Ankara sahafları da İstanbul'un çok gerisinde kaldı ve çoğu sınava hazırlık kitapları satmaya başladı.
 
Son sözüm şu olsun: İyi kitapları ayırt edebilmek için iyisiyle kötüsüyle en az sekiz yüz veya bin tane ciddi kitap okumanız gerekir. Yoksa olmaz. Gerçi, bazıları hiçbir zaman ayırt edemiyor. Onlara ne demeli? 

Mehmet Tanju Akad
GERCEKEDEBİYAT.COM