"Jeopoetik Fantezi" ya da "Bir Kayıp Destan!"

20 Aralık 2012 - 6398 kez okundu.

Ferruh Tunç'un son kitabı Tunç Ayna, doksanlarda egemenlik kuran ve ikibinlerin ortalarına dek süren -bizce- çökmüş bir şiir anlayışına bir reddiye aynı zamanda. Tarihi, Osmanlıca sözcükleri kullanmak olarak algılayan ve dinsel öğeleri imge dünyasına taşıyan bu mistik "beyitçi"ler yıllardır, neredeyse yaşadıkları tarihsel dönemi bile unutur olmuşlardı. Postmodern bulamaçla, bir fanusun içinde hep aynı şiirin yazılmasından oluşmuş bu yapma bina, çökmeye mahkümdü.

Ferruh Tunç şiiri, belki de bu anlayışın gasp ettiği zaman diliminde sabırla bekleyip toz duman arasından dipdiri bir gövdeyle çıkıyor. Okuru oldukça şaşırtan kendine özgü, kimseden etkilenmeyen, kimseden tek bir imge bile ödünç almayan bu şiir, şiir yapısı bakımından, şiirde öyküyü şiirde destana kadar taşıyor. Tunç Ayna, her sayfası heyecanla açılan, her sayfasında insanı sarhoş eden, sonsuz derinliklere uçuran bir şiirin olduğu değişik bir şiir kitabı.

Nasıl, başka şiire benzemeyen Fazıl Hüsnü Dağlarca şiiri, bir Hüseyin Ferhad, bir Ahmet Erhan, bir Azer Yaran, bir Veysel Çolak, bir Turgay Fişekçi, bir Abdülkadir Budak şiiri (vs.) var-dıy-sa kimseye benzemeyen bir Ferruh Tunç şiiri var.

*

Tunç Ayna, "Birinci Kitap: Tunç Ayna" (Ses-İzimin Üstünde-Fresk-Kayıtlar-Kırıklar) "İkinci Kitap: Türkan" (Tek Ağaç) olarak iki "kitap"tan -ve bölümlerden- oluşuyor. Bir roman gibi bütünlük içinde, bir öyküsü olan Tunç Ayna -hadi söyleyelim- Türkleri konu ediniyor.

Şairi bu şiirleri yazmaya iten temel neden (dert), dilini ustaca kullandığı halkın serüveni ve bu serüvenin sunduğu zengin olanaklar. Tunç Ayna'da, tarihsel uzamıyla, Anadolu içindeki son durağına dek (acaba gerçekten burası son durak mı?) Türklerin, içinde bulunduğu konum hakkında günahlarıyla sevaplarıyla ilgili, çok önemli şiirler bulunuyor. Nicedir, biz de (Modaya uyup etnisiteye ayırırsak!) 50 milyonu bulan emekçi Türk halkının şairi kalmadı diye düşünmeye başlamıştık. (Varsa yoksa azınlıklar ve etnik kültürler.) Dilini kullanıp o halka saygı duymamak şiiri en sonu çıkmaz sokaklara götürdü, kısır bir alanda kendi kuyruğunu kovalar hale getirdi.

Oysa Orhon Yazıtları gibi muazzam bir imgesel kalıt, (Kültigin Anıtı'ndaki zengin imgesel dil olmasaydı bir Edip Cansever şiiri de olmayacaktı belki!) Kaşgarlı Mahmut'un sözlüğü, Yunus Emre, Karacoğlan ve Cumhuriyet döneminin her on yılda başka bir yükselişle dev adımlarla büyümüş şiiri gibi  muhteşem bir kalıta sahip Türk halkı, şairlerine de -moda deyimle!- "muhteşem" olanaklar sunuyor.

*

İşte Ferruh Tunç bu zengin alanda atını sürüyor. Destan, kopuz, at, tay, çöl, dağ, göl, ok, altın hızma, taş, hurma, kaymak, lale, geyik, servi, kağan gibi imgeler yeniden işlev kazanıyor. Cahit Külebi gibi bir lirizm belki yok ama imgelerin derinden derine işlediği deneyimli bir lirizm var. Ne var ki şair bu lirik akışı durdurmak istiyor. Çoğu şiirin sonunda gem'i çekiyor, Brecht tiyatrosundaki gibi yabancılaştırma "efekt"i kullanarak dur diyor. -"(Desen girer)", "Der kitap 96. sayfasında"-

Yanıbaşımızdaki arkadaşlarımızdan, "Turhan"dan, "Serhan"dan yola çıkarak onların yaşadığı ülkenin "dağlar"ına tırmanıyor, büyük bir metafor yığını halinde dağların "bu ülke damı" olduğunu ileri süren bir uzaklığa dek atlıyor. Bazen "Yönsüz" kalıyor şair. Yönünü yitirmiş bir Türkiye gibi.

"Elmanın Yurdu"  adlı şiirinde "Ama geldik işte..." dediği yurdumuzun "yeni bir tufana" "yeni bir Turan'a kadar" son durak olduğunu imliyor. Türklerin bu ülkeden başka gideceği bir yurdunun olmadığının bilincini hem dosta -evet söyleyeceğim- hem düşmana vermeye çalışıyor: Çünkü üstüne üstüne gidilmiş bir hayvan bile sırtı kayaya geldiğinde çok daha yırtıcı bir hale gelir; sonrası ise artık bir var oluş yok oluş durağıdır! Bu, ülkesiz kalma korkusu, Türkleri peşinden sürükleyen bir "elma"nın artık olmayışı şairde epey tedirginlik yaratıyor. "Kısa 1" ve "Yer:siz" adlı iki şiir, bu dağılmayı, kaçış duygusunu, sıkışmışlığı anlatıyor:

KISA 1

Or(a)da,
A(l)tın Or(a)da

(Tunç Ayna, s. 116)

 

YER:SİZ

Rüzgar gülü döndü sonra, taş buğdayı öğüttü, oğlu(m) burada büyüdü.

(Tunç Ayna, s. 124)

 

 

Ne var ki işler hiç de iyi gitmiyor. "Kutsuz Günler" adlı şiiri bu kötülüğün içinde bir umudu çağırıyor:

 

KUTSUZ GÜNLER

Birileri şükran orucuyla adaklar

sunup, yolunu açsaydı kutsal ışığın

Kutsal ışık Anadolu'ya konsa onu aydınlatsaydı

Dağdakiler eve dönse, askerdekiler terhis olsaydı

Deseydik; dişi ve erkek Anka sonunda Ankara'ya indiler

Ve görseydik; kanatlarının gölgesinde barışın beş rengi saklı

(Tunç Ayna, s.36)

 

*

Tunç Ayna'nın "Kayıtlar" ve "Kırıklar" bölümü, ironisi gittikçe artan daha bağımsız şiirlerden oluşuyor. (Ferruh Tunç şiirinde ironi, alaysama, her Karadenizlinin lafa kendisiyle alay etmeye başlaması gibi değil ama, şairin kendini ironinin merkezine koyması olarak görülüyor.) Bu bölüm, esas davulların çaldığı "İkinci Kitap: Türkan"daki şiirleri okuyabilmek için bir alıştırma, dinlenme bölümü sanki.

"İkinci Kitap: Türkan", 56 şiirden oluşuyor. Eleştiri ve ironi karışık bu şiirler, şairin kendine, dolayısıyla Türk tarihine bir sondaj olarak algılanmalı. "Yalnıztürk", "Mahzuntürk", "Kayıptürk", "Oğultürk", "Heptürk", "Serintürk", "Buntürk", "Taştürk", "Dalgıntürk"... gibi ard arda gelen şiirlerin arasına birden 11 şiirlik "Bir Eski Başkent" dizisi giriyor. Sonra yine ""Baraktürk", "Cahiltürk"... şiirleriyle devam ediyor.

Ferruh Tunç'un Tunç Ayna adlı son şiir kitabındaki şiirlerini okumadan önce, belki de, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Malazgirt Savaşı'nın bininci yılı nedeniyle 1972'de yazdığı Malazgirt Ululaması adlı destanını yeniden okumak gerekiyor. (Tek Ağaç adlı son bölümün "tek" şiir olan "Haberci"  ise, "tek" başına başka bir incelemeyi bekliyor.)

(Eskiden her şairimizin bir iki destan yazmışlığı olurdu. Belki de şairlerimize,  yeniden "destan yazma" geleneğine dönmeleri iyi "gelir"!. Bu niyet şaire, dilini kullandığı halkına daha sevecen yaklaşmayı, bir barışı da sağlayacaktır düşüncesindeyim.)

Ahmet Yıldız

Gerçekedebiyat.com