"Hayallerin Kenti" 1960'larda Ankara - I / Mehmet Tanju Akad

21 Ağustos 2017 - 7828 kez okundu.


 

1960'larda Ankara'da Cumhuriyet'i tekrar bağımsızlığına ve onuruna kavuşturup, Türkiye'yi büyük bir ülke yapacaklarına, bu arada sosyal adaleti sağlayacaklarına inanan bir avuç genç vardı. İçinde yaşadıkları ve biraz da itildikleri hayaller dünyası çok çabuk yıkılmaya başladı ama hepsi bunu göremeyecek kadar toydu. Bölük pörçük bilgileri çoktu ama arif değillerdi. Dünyayı anlamak için daha kırk fırın ekmek ve kırk katır yükü dayak yiyeceklerdi. İkisini de yediler doğrusu.

.....

Cumhuriyetin 29. yılında, Ankara'da dünyaya gelen çocuklardan birisiyim. Babamın o yıl tayini çıkmış. Böylece, çok küçükken sadece tatillerde gördüğüm kente 1958'de kesin olarak döndük. O sırada anne dedemin Mithatpaşa'da yapmış olduğu bahçeli ev satılmış, baba dedem de Adakale (şimdi Mediha Eldem) sokakta, babaannemin erken yaşta vefat ettiği evden çıkıp Selanik Caddesi'ne taşınmıştı. Yaz akşamları balkonda otururken, evin büyük oğlu olarak Meşrutiyet Caddesi'nde, tek katlı üç dört dükkanın olduğu köşedeki Boğaziçi pastanesinden dondurmaları alır (bunları o devirde yuvarlak karton kutulara spatulayla koyup tutamaçlı karton kapak örterler, altı kutuyu başka bir kartona koyarlardı) erimeden eve koştururdum. Yavaş gidersem dondurma erir, kutu dağılmaya başlardı. Daha aşağıdaki Bahar pastanesinin dondurmaları daha güzeldi ve bulvardaki Hülya Pastanesi onu da çok geride bırakırdı ama oralara gitmeyi gözüm yemezdi. Emin olmadığından değil. O yıllarda sabaha kadar dolaşabilirdin, Yenişehir büyük bir site gibiydi, ama işte orası dondurmaları eritmeden götürmek için biraz uzaktı. Bu sokakları, caddeleri tüm Ankaralılar bilir. Ama eski halini bilenlerin sayısı herhalde çok azalmıştır. Nüfusun en genç % 10'u içindeydim. Şimdi en yaşlı %10'a girdim. Bu nedenle, yaşlılığın kesin belirtisi olan eski günleri anlatma duygusuna engel olamıyorum. Resimler paylaşıyorlar. Çok minnettarız, ama resim ve yazı birbirlerinin yerine geçemez, farklı şeyler anlatır, veya anlatamazlar. Resimlerin arkasındaki hikayeleri anlatabilmek gerekir. Burada en azından hatırladığım kadarıyla aktarmayı deneyeceğim.

Umarım hafızam herhangi bir oyun oynamaz.


Cemal Gürsel - Geçit Töreni

Birkaç uzun ayrılık dışında 1983'e kadar Ankara'da yaşadım. Dördüncü yıl hariç tahsilimin tümü burada geçti. Kentimin tüm faaliyetlerine katıldım. 1983 yılında İstanbul'a göç ettim. Orası da dede memleketimdi ve geniş sayılabilecek bir çevrem, aşırı çalışmakla birlikte keyif aldığım bir hayatım vardı ama asla çocukluğumu geçirdiğim Ankara kadar benimseyemedim. Örneğin, hep söylerim... maça gitmediğin kent senin sayılmaz. Ne var ki Ankara'dan uzakta kaldığım yıllar burasını benim kentim olmaktan çıkardı. Her taşını, her ağacını, her evini bildiğim, bisikletle her köşesinde dolaştığım kent yabancılaşmıştı. Benim için kopuş, hem Ankara'da olduğum, hem de olmadığım 1980-83 arasındaki kısacık sürede gerçekleşti. Bu nedenle, size bildiğim kenti, yani 1958 sonrasını, henüz kentin parçası olduğum yılları anlatmak istiyorum. 1970'ler ve 1980 sonrasındaki inanılmaz değişiklikler ayrı yazıların konusu olmalıdır.

.....

50'lerin sonunda Ankara'nın nüfusu 300 000'i yeni geçmişti. Şehir planının 100 000 nüfusa göre yapılmasının ne büyük bir öngörüsüzlük olduğu sohbetlerin değişmez konusuydu. Yaz akşamları ve Cumartesi günleri Yenişehir ve çevresindeki herkes Kızılay'da yürüyüşe çıkar, adını bilmese bile, birbirinin simasına aşina olurdu. Hatta, tanıdıklarınıza birkaç akşam rastlayamazsınız, merak ederdiniz. İşte bu kadar, avuç içi kadar bir yerdi. Yenişehir'in dışında Bahçelievler ve Yenimahalle'de yeni yerleşimler gelişiyordu. Şehir batıya doğru büyürken, güneydeki Çankaya ve kuzeydeki Keçiören henüz çok seyrek bir yerleşime sahne olmuştu. Ayrancı tek sokak üzerindeki birkaç evden oluşurken, Dikmen tamamen kırlıktı. Esat biraz hareketlenmişti. Ulus hala alışverişin merkeziydi ama daha şık dükkanlar Kızılay civarında yerleşmişti. Bazı akşamlar "biraz hava alalım" diye Çankaya'ya çıkılır, şimdikinin on yedide  biri (yüzde altısı) kadar olan kentin ışıklarına bakılır, sonra inilirdi. Ama bu arada ışıkları daha az parlayan başka bir Ankara daha vardı. Şehri doğusundan başlayarak çepeçevre kuşatmaya başlayan gecekondu Ankara'sı.  Kent ilk yıllarda İstanbul'dan ve batıdan göç alarak başkent olmuş, gelen memurlar, öğretim görevlileri, hakimler, mebuslar, diplomatlar vs. nispeten seçkin bir nüfus oluşturmuştu. Bunu Ankara ilçelerinden ve yakın illerden gelenler izledi ki, memurluğun yanında ağırlıkla hizmet, inşaat, tamirat ve esnaflık gibi işlere girdiler. Ankara memur kentiydi ama imar için para akıyordu ve iş bulmak/kurmak mümkündü. Nitekim küçük ticarethane ve imalathanelerin bir kısmı zamanla büyüdü, kente sonradan gelenler zenginlikte eski yerleşimcileri kat be kat geçti. Kent, kendi içinde büyüyen bir pazar oluşturdu. Bu nedenle gecekonduda kısa bir süre konup sonra atlayanlar çoğaldı, yeni gelenlere yer ve olanaklar çoğaldı. Kent arsaları yağmaya açıktı nasıl olsa.

.....

1959-60 kışında, ikinci sınıfı okurken havadaki siyasi elektriklenmeyi hissetmeye başlamıştık. O dönemdeki bakışımıza göre, Demokrat Parti gericiliği halkın cehaletinden istifade ederek vatandaşları kandırıyor, ülkeyi yıkıma götürüyordu. Cumhuriyetçiler olarak CHP'nin ihanetinin (ya da teslimiyetinin) farkında değildik. İlkbaharda olaylar tırmanıyor, radyolardan Vatan Cephesi'ne katılanların sonu gelmez isimleri okunuyordu. DP'de durumu hissediyor ve kendi aklına göre tedbir alıyordu. Ne var ki, o dönemde, ve daha sonra da, orduya hakim olan ülkeye hakimdi. Tüm darbelerden sonradır ki, son 15 Temmuz darbecileri orduya hakim olamadıkları için (halbuki olacaklarını sanıyorlardı) yitirdiler. Tabii, 1960'larda ordu cumhuriyetin muhafızı olarak görülüyordu. Nisan ve Mayıs aylarında Kızılay'daki olayları yakından izlemedim. Ne de olsa daha sekiz yaşındaydım. Ama 27 Mayıs gününü iyi hatırlıyorum. Ankara'da güneşli bir gündü ve cumhuriyetçiler büyük bir bayram sevinci yaşıyorlar, sokağa çıkma yasağına rağmen en azından evlerinin önüne inerek askerleri alkışlıyorlardı. Bizim sokağa da bir jeep geldi. O dönemin boyasız, bakımsız, sık sık arıza yapan ordu araçlarından birisiydi. Keza polis araçlarını da çok farklı sayılmazdı. Bir DP milletvekilini alıp gittiler. Kimdi, ne oldu, başına neler geldi... kim bilir. Yıllar sonra bizi de alıp götüreceklerdi. TC vatandaşı olmanın kaderi budur. İşin acı tarafı, ne 27 Mayıs'da, ne de 12 Mart ve 12 Eylül'de ahalinin büyük bölümünün demokrasi ve hukuk şuuru olmadığı görülecekti. 1959-61 döneminden hatırladığım en önemli şey, herkesin futbol takımı tutar gibi taraf tutmasıdır. Yassıada duruşmaları radyodan verilirken benim çevremdekiler sanıklara küfreder, bir an önce asılmalarını isterdi. Halbuki idamı icap ettiren herhangi bir suçları yoktu. Kıyma makinesinden geçirilen üniversite öğrencileri darbeden sonra konuşulmaz oldu. Galeyan yaratmak için üretilen yalan haberler amacına ulaşmıştı ve artık başka yalanlara ihtiyaç vardı. İnsanlar yutmak istedikleri yalanları hiç sorgulamadan yutuyorlar. Acaba şimdi ne kadar değişti?


Cinnah Caddesi'nden bakış

Yıllar sonra darbeye katılan veya destekleyen subaylarla rastlaştık, sohbetlerimiz oldu, daha doğrusu onlar anlattı biz dinledik. Bizim anlatacağımız ne olabilirdi ki. Hepsinin ortak noktası, (bildikleri kadarıyla) hareketin bir plana, yöne, hatta ortak bir amaca sahip olmadığı ve ne olacağı hakkında hiçbir fikirlerinin bulunmadığı idi. Siyaset cahili olduklarını hepsi kabul ediyordu. Pekala, bu darbe hasbelkader olmuş bir şey miydi? Elbette hayır. Onları yönlendiren bir güç vardı ama çoğu bunun farkında değildi. Daha sonra farkına varmaya başladıklarında kendi aralarında bölünmüşler, çoğu da tasfiye edilmişti. Üstelik, listeleri hazırlayan sessiz ve silik kişilerin nasıl bu kadar etkili olduklarını da kavrayamamışlardı. Aradan on, on beş yıl, hatta yirmi yıl sonra hala hayret ediyorlardı. NATO ordusu olmanın ne anlama geldiğini ne onlar, ne de çok sonraları Balyoz kurbanı olanlar dahi hiç kavrayamadılar.

Bu arada, darbede DP'nin aymazlığı ve dış müdahale kadar olmasa da, subayların kızdırılmasının payı olmuştu. O dönemde maaşları çok azdı ve bir yere gittikleri zaman sadece paraları ona yettiği için "gazozcu" denilmesine bozulurlardı. Gerçekten de, 50'lerin sonunda, tabip tümgeneral olan dedemi üç diğer generalle birlikte jeep'ten bozma bir servis aracı evlerine bırakır, sabah da toplardı. Dedem ihtilalden önce emekli oldu, kalanların hepsinin hem makam, hem de özel otomobilleri oldu ve para yağdırıldı.

.....

İhtilalden çok kısa süre sonra Kızılay akşamları eski canlılığına kavuştu. Yaz akşamları herkes oradaydı. Bunlar arasında Yassıada hakimi Salim Başol'u da tek başına yürürken görebilirdiniz. Ve kimsenin taciz ettiğini de sanmıyorum. Türkiye'yi politize eden unsurun 1961 Anayasası olduğu düşünülür. Politik ortamı rahatlattığı doğrudur ama bizin nesil için esas olay Kıbrıs'ta Rumların giriştiği katliamdır. Biz ilkokul çocukları olarak intikam ateşiyle yanar, Kıbrıs'a gidip Makarios ve Grivas'ı öldürmeyi hayal ederdik. Makarios 1962 sonunda Ankara'ya geldi ve çok soğuk karşılandı ki, bu havayı iyi hatırlıyorum. Ayrıca "şeytanın" yoldan geçişini de bizzat izledim. Bundan iki yıl sonra Johnson mektubu öfkeyi Amerika'ya karşı çevirdi. Bunun etkileri gelecekte daha net ortaya çıkacaktı.

  
Sosyal Han / Kızılay

1960'larda Ankara'da yoğun bir Amerikan varlığı görülmekteydi. Mithatpaşa caddesindeki binaları gençlik protestolarının hedefi olacaktı. Ayrıca, dönemin başlarında Kızılay'ın tam göbeğinde, yeni yapılmakta olan ve ahali arasında "gökdelen" tabir edilen binanın hemen yanında Amerikan Haberler Merkezi vardı. Şimdi yerinde bir iş hanı olan bina onlara kiralanmış olup, yoldan hafif yüksek olan bahçesine on-onbeş basamakla çıkılır, orada propaganda filmleri seyredilebilirdi. Ben bir kez gittiğimi, bahçeye kurulmuş ekrandan Himalayalardaki Çin-Hint çatışmalarına ait, elbette siyah beyaz bir film izlediğimi hatırlıyorum. Tabii, Çinliler "kızıl saldırganlar" olarak sunulmaktaydı. Sonra, anti-Amerikan gösterilerin hedefi haline gelince burası sessizce kapatıldı. Ben bu gösterilere ilk kez 1967 yılında, lise ikiye geçtiğimde katılacaktım.

1960'ların Ankara gençliğini çok kabaca ikiye ayırabilirdik. Ortada görülenler üniversiteliler olup, aralarında tek tük de liseliler olurdu. Bunlar büyük çoğunlukla Cumhuriyetçi ailelerin ABD'nin aşağılayıcı tutumuna karşı infial duyan çocuklarıydı. Ama cumhuriyetçi kesimin bir de etliye sütlüye karışmayan çocukları vardı ki, muhtemelen sessiz çoğunluğu oluşturuyorlardı. Şehre yeni gelenlerin oluşturduğu hızla artan gecekonduların çocukları ise, bir yandan nispeten varlıklı kesime tepki duyuyor, ama daha çok özeniyordu. Aralarından bir kısmı solculara katıldı ama bunlar genelde "bu işten bize ne çıkar" saikiyle gelen ve sıkıyı görünce tabanı yağlayan kişilerdi. Haksız olduklarını kim söyleyebilir. Hayatın kendisi buydu. Onlar hayata çok daha sıkı sarılıp ev ve meslek sahibi olmayı hedeflemişlerdi. Bunu elde edenler çoğunluk sayılabilir. Ama eski gelenler de yeni gelenlerin baskısı ve rekabeti altındaydı. Bir dönem kentin en az üçte ikisi gecekondulardan oluşuyordu ama bunların bir kısmının kent mahallelerine dönüşümü başlamıştı bile. Varoşların solcuların örgütlenme alanı olduğu kanısı hakimdi ama bunun ne kadar büyük bir yanılgı olduğu ileride ortaya çıkacak, tam tersine aşırı muhafazakar kesime açık olduğu anlaşılacaktı ama, daha ona çok vardı.

Ankara'nın tekrar bağımsız bir cumhuriyetin başkenti olarak ülkeyi hızla ilerleme yoluna döndüreceğini hayal eden 1960'ların gençliği, gerçeklerin ne kadar değişik olduğunu çok acı deneylerle öğrenecekti.


Mehmet Tanju Akad
GERCEKEDEBİYAT.COM