"Flagellum Dei Attila" / Hüseyin Ferhad

12 Şubat 2013 - 7187 kez okundu.

Tolgasını ve kılıcını masamın  üzerine bıraktı. Ağır ağır pencereye doğru yürüdü. Perdeyi çekti, dışarıyı seyre daldı.

 

Attila’yı hiç böyle düşünmemiştim. Boyu pek kısaydı, kafası çok büyük. Elmacık kemikleri de fazla çıkıktı. Duruşu Anthony Quinn’i, Omar Şerif’i andırsa da, hükümdar demeye bin şahit isterdi.

 

Alnına dökülen saçlarını sağ eliyle başının arkasına attı. Gümüş tokalı kemerini gevşetti. Kımız matarasını  pencerenin pervazına bıraktı.

 

İnsanın iç güzelliği yüzüne yansır, denir. Hayır, Attila’da ne Oğuz Kağan’ın o sade bilgeliği vardı, ne de Bayındır Han’ın ihtişamı!

 

Birden bana döndü. Dimdik gözlerime baktı. Tepeden tırnağa titrediğimi hissettim. “Ben,” dedi, “Roma İmparatorluğunun başbelâsıyım. Mağdur ve mazlum halkların bir öç mızrağı...”

 

Sustu. Benim ikircimli çehrem onu susturmuştu. Yutkundu, ne yapacağını şaşırdı bir an. Usulca geri çekildi. Duvardaki resimleri irdelemeye başladı.

 

Nutkum kurumuştu. Söze nasıl, nerden başlayacağımı bilemiyordum. Lâl olmuştum sanki. Atalarımı bulgulamak, kişisel tarihime arkaik bir boyut katmak amacıyla ben çağırmıştım onu. O da 1500 yıl evvelsi dünyadan kalkıp gelmişti. Bencileyin etten ve kemikten ibaretti. Ama o bir deryaydı, ben bir katre. Daha kötüsü, şu an Attila’ya bir Tanzimat şairi, bir Jön Türk, bir Cumhuriyet “aydın”ı kadar yabancıydım. Ne yalan söyleyeyim, Orta Asya steplerinden Tuna kıyılarına inen atalarıma dair bildiklerim üçbeş tümceyi geçmiyordu. Üstelik onunla hangi sıfatla konuşacağımı da bilemiyorum. İki arkadaş gibi mi? Yoksa gündelik sorunlarına mitik çözümler arayan bir şair olarak mı? Rikkatli, dikkatli…

 

Sahi kimdi Attila? Steplerin başbuğ  kudretiyle donattığı bir eşkıya, bir at hırsızı mı, yoksa “mağdur ve mazlum halkların bir öç mızrağı” mı? Odam, bir plato; aklım ve yüreğim bu platoda Attila’yla beraber sürek avında...

 

*** 

 

Attila, Tuna boyunda dünyaya gözlerini açtığında, Akdeniz, Roma İmparatorluğunun bir gölüydü. İmparatorluk sınırları üç kıta üzerine yayılmış bir yamuk oluşturuyordu. İleri karakolları; Tuna, Ren, Fırat, Sahra ve Lût havzalarına kadarki geniş toprakları denetliyordu. Amaç, Akdeniz’i “mare nostrum” olarak korumaktı. Zira Roma İmparatorluğunun ekonomik birliği Akdeniz’e bağlıydı. Gerçekten de, Roma İmparatorluğunun “Doğu-Batı” diye parçalanmış ve Konstantinopolis’in ikinci payitaht olarak belermiş olmasına karşın, deniz ticareti hâlâ imparatorluğun eski bütünlüğünü koruyordu. Uzun yıllar da koruyacağa benziyordu. Nitekim Hunlarla ittifakı reddeden Gotların zorla Trakya-İtalya şeridine, Vizigotların Güney Fransa’ya, Vandalların, Kuzeybatı Afrika’ya yerleşmeleri Akdeniz’in konumunu değiştirmedi. Tam tersine, pekiştirdi. Zenci köle ticaretini de imparatorluğunun ekonomik bir öğesi kıldı.

 

Lakin tüm bu gelişmeler Roma İmparatorluğunu güçlendireceği yerde tarifsiz bir bunalıma sürükledi.

 

Birincisi, “barbar göçleri”ni durdurmak için yapılan savaşlarda büyük kayıplar veren Roma ordusu imparatorluğun sosyal ve kültürel ihtişamını korumaktan aciz duruma düşmüştü.

 

İkincisi ve daha önemlisi, Hunlarla Cermenleri aynı amaçlar doğrultusunda toplamayı başaran Ruga’nın kontrolündeki Kuzey Avrupa enikonu bir tehdit odağı haline dönüşmüştü. İşte, Attila step insanının Kuzey Avrupa’daki bu yükseliş döneminde hayata gözlerini açtı. Anası Yula -bir Kelt olmasına karşın-, onu bir Hun bahadırı olacak şekilde yetiştirdi. Çocuk denecek yaşta da Roma İmparatorluğuna karşı talana ve savaşa sürdü. Attila da hiç yakınmadı bundan. Babası Muncuk sağ olsaydı, o da böyle davranırdı mutlaka. Çocukluk düşlerini kanla duruladı. Ağabeyi Bleda’yla birlikte Ruga komutasındaki step atlılarına katıldı.

 

Ruga’nın tebaası enikonu step atlılarıydı, evet. Çoban ve silâhşordular. Orta Asya’dan getirdikleri töre ve törenlere sadık kalmakla yetinmeyip, geri bir kültüre sahip Cermenleri de kendilerine çekmeyi başarmışlardı. Keza o yıllar Hunların giyim kuşamları, pusat donanımları, at ve araba koşumları Romalılarınkinden ileri düzeydeydi. Örgüt yapıları da öyle! Hunların etki ve itkisiyle ilkel Cermen toplulukları, birden yerleşik Greko-Latinlere kafa tutar hale gelmişlerdi. Daha doğrusu, Cermenler Hunları her bakımdan örnek almışlardı kendilerine.

 

Ruga, Batı Hun İmparatorluğunun kuruluşunu görememişti. Öldürülmüştü. Kimi tarihçilere göre bizzat Attila tarafından öldürülmüştü. O da haberdardı bu iddialardan.

 

Ancak Attila’nın önsezisi oldukça gelişkindi. Mihnetimi anlamıştı, sevindi. Beni tarihçilerin pençesinde bırakmak niyetinde değildi. “Biz Hunların indinde atalar tabusaldır. Değil onları  katletmek, koydukları törelerden sapmak dahi Albız’la yoldaşlığı seçmek demektir. Bu da, şaman dairesindeki topluluklardan hiç kimsenin cesaret edemeyeceği bir şeydir. Tabiî söz konusu kişi mutad yoldan çıkmamışsa,” dedi. “Amcam Ruga Gök Tanrı’nın resulüydü. Hayatı boyunca Hun geleneklerine sadık kaldı. Selefleri gibi adildi, yüreğindeki aşk ve adalet ateşini evvel ebed karaltmadı. Erlik onu çağırdığında, ölüler ülkesine koşarak gitti. Keza ömrünün, aile sanının bedelini fazlasıyla ödemişti. Kutluğ anısı bizden razı olsun...”

 

Ruga sıradan bir savaşçıydı. Bir noyan, Agememnon’vari bir ‘çoban kral’. Tebeşir dairemin haricindeydi. Akıbetini eşelemedim bu nedenle. Bence Troya’nın sahici kahramanları Hektor’la Akilleus’tu, bu yazının kahramanları da Bleda’yla Attila

 

Nitekim iki kardeş Ruga’dan boşalan tahtı birlikte doldurdular. Çok gençtiler daha. Çok genç olmalarına karşın, devlet işlerinde inanılmaz bir başarı gösterdiler. Bleda, Roma topraklarına akınlar düzenlerken; o da Hun-Cermen güçlerini baştan aşağı yeniledi, takviye etti. Ardından da, geniş bir coğrafya üzerinde hiçbir muhalif odak bırakmadılar. Harekât ve ikmal alanlarını genişlettiler. Bunlarla da yetinmediler, tüm kabîleleri feodal toplumlara özgü bir şekilde sınıflandırdılar, tabakalara ayırdılar. İttifak handiyse iki Roma’nın siyasal alternatifine dönüşmüştü.

 

Ki Albız, Attila’nın aklını çeldi. “İki kılıç bir kına sığmaz!” diye fısıldadı kulağına. Attila aldırmadı. “Dünya iki hükümdara dardır!” diye mırıldandı. Attila yine umursamadı. “Senin akıbetini Bleda tayin edecek!” diye bağırdı.

 

Bleda mı? Attila’nın kalbi birden öfkeyle kabardı. Arpad’ı çağırdı, Bleda’yı işaret etti.

 

Bleda öldü, öldürüldü. Arpad Bleda’nın kafaderisini getirdi. Artık tahtın tek sahibi Attila’ydı. Töre gereği, Bleda’nın saçlarını tolgasına sorguç yaptırdı.

 

***

 

Gözlerim kendiliğinden masamın üzerindeki tolgaya kaydı. Sorgucu oluşturan saç telleri, binlerce zehirli oka dönüşerek kalbime saplandı. “Katil!” diye haykırmamak için zor tuttum kendimi.

 

“Mesele bildiğin gibi değil,” dedi Attila. “Bleda katledilmedi. Siyaset sahnesinden çekildi, o kadar.”

 

“Ne münasebet,” dedim. Hayır, beni kandıramazdı! ölüm buyruğunu o vermişti. Utanmadan da saçlarını sorguç yaptırmıştı. Aklınca Bleda’nın anısını başının üstünde tutuyordu. “Bleda katledildi! Saçları tolgana değil kemerine, mızrağına yakışırdı!”

 

“Yeter!” diye bağırdı. “Alplik nedir o öğretmişti bana. Kendisini öldürtmem gerektiğini de...”

 

Tam bu sırada dışarıda bir şimşek çaktı, gök gürledi. Ardından sağanak bir yağmur boşandı. İkimiz de çın kesilip yağmurun sesini dinlemeye koyulduk.

 

Attila sırtını duvara yasladı. Gözlerini kıstı. O bildik hırıltılı sesiyle Bleda olayını tüm ayrıntılarıyla anlattı. Not tutamadım. Hâlâ dehşet içindeyim çünkü. Ağzından çıkan her sözcük bir ateş damlası halinde belleğime düştü, imgelemimde yivler açtı.

 

“Bleda öldürüleceğini biliyordu. Çoktandır da bekliyordu. Yazgısını daha çocukken birlikte belirlemiştik. Onunla Rus ruletine benzer bir oyun oynamıştık. Can pahasına aşık atmıştık. O kaybetmişti. Bu yüzden ne Arpad’a karşı koydu, ne maiyetiyle Don, Volga kıyılarına çekildi. Sözüne ve soyuna sadık kaldı. Tahtı ve Hunların hükümranlık düşlerini bana bıraktı. Albız haklıydı, iki başbuğa dardı dünya. Bleda mevcut koşulların ve doğa yasalarının bir gereği-…”

 

Tuna çalkanıyordu. Attila’nın nefesi Tuna’yı üstümüze taşırıyordu.

 

Fatih Sultan Mehmed, Kanunname-i Âl-i Osman’da, “Her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, kardeşlerini nizâm-ı âlem içün katl etmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmiştir. Ânınla amil olalar,” demişti.

 

Kimdim ben? Bir Türk. Nihayet onun, Sultan Mehmed’in kavminden biri.

 

Attila’ya bakılırsa, insan öldürülür ama yok edilemezdi. Bleda da katlinden sonra ruhen yaşamaya devam etmişti. Gücünü Attila’ya bahşetmişti. Attila bunun kanıtı olarak kurnazlığını  gösteriyordu. “Eskiden sâftım,” diyordu. “Bleda uçmağa vardıktan sonra muhakeme gücüm birden arttı. Dikkatle incele, başarılarımın hep bu güçten kaynaklandığını göreceksin. Oysa benim okuma yazmam dahi yoktur. Bırak felsefeyi, edebiyatı...”

 

Gerçekten de, Bleda’nın ölümünün ertesinde Attila’nın yıldızı hızla parlamaya başladı. Sâf Attila birden kurnazlaştı, çehresi şimdiki ürkünç halini aldı. O bir fatihti artık, fatih olacaktı. Nasıl Cengiz Han ondan yüzlerce yıl sonra Burhan-haldun dağının alnacından uluyarak yedi düvele seyr ü sefer kılmışsa, Attila da öyle seyr ü sefer kıldı. Köle ticaretinden büyük gelir sağlayan Burgondları kılıçtan geçirdi. Viking ve Saksonları hükümranlık alanlarından kovdu. Kuzey Avrupa’yı tümüyle ele geçirdi. Kendini kağan ilân edip şaman kâhinlerinin elinden taç giydi.

 

Attila, kağan olur olmaz step törelerini kesintisiz yüzürlüğe koydu. Uyruğundaki halkların dinler mozayiğine saygılı davrandı. İcraatını denetlemek ve yönlendirmek üzere bir kâhinler kurulu oluşturdu. Hunlardan önce Balkanlara gelmiş ve hıristiyanlaşmış Türk kabilelerinin Romalılarla Hunlar arasında ezilmemesi için özel önlemler aldı. En önemlisi, teb’asının talan ya da savaş ganimetlerinden eşit olarak yararlanmalarını temin etti.

 

Ne var ki Attila’nın bu çalışmaları süreğen olmadı, olamadı.

 

Hun erkânı yeterli bilgi ve bilgelikten yoksundu. Step törelerinin temelini oluşturan adalet anlayışı, onların elinde bir dehşet siyasetine dönüştü. Cermen kabîlelerinin ufak tefek hataları, tüyler ürpertici yöntemlerle cezalandırıldı. Batı Hun İmparatorluğu tarih sahnesinde yerini aldığı zaman, Attila göçebe ve yerleşik Avrupa halklarının indinde düpedüz bir tirandı. Kan ve gözyaşı müptelâsı bir dev...

 

Bu yüzden, Attila Destanı’yla Nibelungen Destanı’nda tiplenen “Attila”lar kabul edilemez türdendir, utanç vericidir.

 

***

 

Bilindiği üzre Nibelungen Destanı, Frank-Aleman mitologyasındaki bir cüceler soyunun hazinesini ele geçiren kral Siegfried’le kraliçe Kriemhilt’in serüvenlerini konu edinir. Metne göre, Siegfried, İzlanda kraliçesi Brunhilt tarafından öldürülür. Kocasının öcünü almaya karar veren Kriemhilt ise, tek çözüm yolunun Attila’yla evlenmek olduğunu sanır ve evlenir. Zira İzlanda kralı Günther’in karısından ancak Attila’nın karısı olarak öç alabileceği kanısındadır. Bu tahmininde yanılmaz da. Nitekim Attila’yla evlendiğinin ertesinde kocasının katili Brunhilt’in adamlarını yedi düvele ibret olacak şekilde katlettirir.Nibelungen’de Attila ve Hunların nasıl resmedildiğini söylemek bile fazla: İnsan öldürmekten zevk duyan bir başbuğ ve ödüllendirilmekten başka bir şey düşünmeyen gözü kanlı savaşçılar.

 

Yine bilindiği üzre Attila Destanı, Vikinglerle Attila’nın ilişkilerini ve Viking asıllı karısı Gudrun’un trajik hayatını konu edinir. Nibelungen’de olduğu gibi, bu destanda da Atilla bir kötülükler odağı şeklinde resmedilir. Metne göre, Attila zengin kayınlarını öldürtmeye karar verir. Onları sarhoş edip katlettirmek için de büyük bir şölen düzenler. Gudrun kocası Attila’nın niyetini sezer ve kardeşlerini uyarır. Kardeşleri Gudrun’un uyarılarına kulak asmazlar. Attila ki bir güvenç anıtıdır. Güle oynaya şölene katılırlar. Attila da bu fırsatı kaçırmaz elbet. Gunnar’la Högni’yi yılanlar kaynaşan bir çukura attırarak idam ettirir. Gudrun Attila’nın bu yaptıklarına seyirci kalmaz ve kardeşlerinin öcünü en acımasız şekilde alır. Ne mi yapar? Attila’yı sarhoş ettikten sonra kendi çocukları Erp’le Eytil’i katleder.

 

***

 

Yazıktır, Attila halkların belleğinde böyle şekillendiğinden habersizdi. Aşk ve adalet anlayışını bu ‘ilkel’ insanlara aşıladığından en ufak bir kuşkusu yoktu. Emin adımlarla yoluna devam etti. Etrafında kendi suretine bürünmüş korkunun kol gezdiğini asla farketmedi, step törelerinin mevcud yüceliğinden arındırılarak uygulanacağını aklının ucundan bile geçirmedi. O büyük ideallerin ve tanrısal aşkların adamıydı. Tek amacı, yeryüzünü bir Hun cenneti yapmaktı. Yapacaktı da. Hep bu inançla uludu, kükredi. Sesi üç kıtada yankıdı. Attila kutluğ ideali uğruna kelleyi koltuğa almış gerçek bir step bilgesiydi, evet. Bunu mağrur Romalılara tanıtlayacaktı.

 

Gün oldu, Doğu Romalılar, Trakya bölgesini olduğu gibi step atlılarına terkettiler ve Marmara bölgesine çekildiler. Fakat Attila, Konstantinopolis’e gitmedi, Meriç havzasında durdu. Marianopoılis’le Serdice dahil yetmişten fazla kent zaptedilmişti. Bu, şimdilik yeterliydi.

 

***

 

Gün oldu, Doğu Romalılar, kendini Kağan ilân eden bu zorbanın öldürülmesine karar verdiler. Daha doğrusu imparator naibi Krysaphios, Attila’nın başı için Edekon’a bir servet teklif etti. Edekon Attila’nın en güvendiği erkândan biriydi, hanını öldürmek bir çocuk oyuncağıydı onun için. Edekon Krysaphios’un teklifini kabul ettiğini bildirdi ve hemen yola koyuldu. Fakat değil katletmek, Krysaphios’un girişimini bizzat kendisi anlattı Attila’ya. Kısasa kısastı: Attila da Krysaphios’un başını istedi. İmparator Hunlara mecburdu. Krysaphios’u öldürttü. Belki söylemek bile fazla: Edekon’un indinde Gök Tanrı’nın bir suretiydi Attila, istese de ona ihanet edemezdi. Kaldı ki, Hun erkânı hükümdarlarından daha iyi koşullarda yaşamaktaydılar. O kendisine reva gördüğü ihtişamı tebaasından esirgemezdi, esirgemiyordu. Ben rahip Jordanes ve tarihçi Priskos’un yalancısıyım.

 

Trakya’nın ilhakından ve suikast olayından sonra Hunlar kuzeye çekildiler. Attila her iki Roma payitahtıyla da bir dizi antlaşma yaptı, havayı yumuşattı. Zira Romalılar sandığından güçlü çıkmışlardı. Dahası, onların gözünde putperest bir yaban adamıydı. Saldırıları, bu iki düşman kardeşi Hıristiyanlık adına bir araya getiriyordu. Üstelik Doğu ve Batı Romalı muhalifler Attila’yı kendilerine yakın görmüyorlardı. Her saldırısında yekvücut karşılarına dikeliyorlardı. Eğer Roma İmparatorluğunu külliyen çökertmek istiyorduysa, savaş yöntemlerini değiştirmeliydi. Doğu-Batı birlikteliğini zayıflatmalı, onların buluşma çizgisini ortadan kaldırmalıydı. Bunun için de yapılacak iki şey vardı. Birincisi; Kuzey Avrupalı “barbar”ları Ravenna ve Konstantinopolis’e kütlesel göçe zorlayıp payitahtların ekonomik dengesini bozmaktı. Ki bunu hemen uygulamaya koydu. İkincisi; barışçıl davranışlarıyla Greko-Latin entelektüellerinin sempatisini kazanmak, Doğu-Batı arasındaki çelişkilerin yoğunlaşmasına katkıda bulunmak, fırsat bulunca da biri adına diğerine saldırmaktı. Ki bunu da hemen yürürlüğe koydu.

 

Fakat Roma’da patlayan bir olay, Attila’nın  ‘bekle ve gör’ politikasını değiştirmesini zorunlu kıldı. Zira prenses Honoria, saray çevresindeki bir aşk skandalından ötürü zindana kapatılmıştı. Artık beklemeye gerek yoktu. 

 

Honoria’yla Attila’nın hukuku yirmi beş yıl önceye dayanıyordu. Attila Honaria’ya dudak bükmüştü o zamanlar...

 

***

 

Honoria, imparator Constantius’la imparatoriçe Plancdia’nın kızı ve varisiydi. Constantius ölünce, tahta Honoria’nın erkek kardeşi Valentinianus geçmişti. Honoria da onun naibesi olarak taltif edilmişti. Buraya kadar iyiydi, ancak Honoria evlenirse kocasının sıfatı ne olacaktı? Bu bilinmiyordu. Daha doğrusu, Honoria evlenirse kocasının Valentinianus’u alaşağı etmenin yollarını aramayacağı ne malûmdu. Hiç değilse, merhum kaynatasının mirasını isteyebilirdi. Öyle ya, Honoria’nın kocası demek Constanius’un halefi demekti. Dul Plancdia tercihini oğlu Valentinianus’tan yana koydu ve bu sorunu Honoria’nın evlenmesini yasaklayarak kökten çözümledi. Honoria bu kararı reddetti, Roma hukukunun ayaklar altına alındığını ileri sürdü. Lakin kulak asan olmadı ona. Zira yasağı koyan imparatoriçeydi, annesi. Honoria bu yasağı delmek için Attila’ya bir nişan yüzüğü gönderdi.

 

Attila da kulak asmadı ona, asmamıştı. Zira Attila da evlilik hazırlığı içindeydi o sıra. Nitekim üç oğlu bu evliliğinin ürünüdür: İlek, Dengizik, İrnek. Ama Honoria skandalı patladığında durum farklıydı. Duldu. Askerî gücünün de doruğundaydı. Çoktandır Batı Romalılarla yaptığı barış antlaşmasını bozmak için nedenler aramaktaydı. Bu yüzden, Honoria’nın zindana kapatılmasına anında tepki gösterdi. 25 yıl önce gönderdiği nişan yüzüğünü kabul ediyordu, evet.

 

Nedir ki, Attila’nın dünürcüleri Roma’dan ‘kibarca’ kovuldular. Keza Attila’nın niyetini sezen Romalılar, Honoria’yı zindandan çıkarmakla kalmayıp alelacele evlendirmişlerdi.

 

Attila hakkından vazgeçmedi elbet. Tebaasının indinde itibarının örselendiğini ileri sürdü. Tazminat olarak da kuzey topraklarını istedi. Attila’nın elçileri yine kovuldular. Onun da beklediği buydu zaten. Roma’ya yürüdü.

 

Hunlar Roma ve ihtilaf Got ordularıyla Orleans’da karşılaştılar, göğüs göğüse çarpıştılar. Kan su gibi aktı. Ne yenen belli oldu ne yenilen...

 

Attila geri çekildi. Kış aylarını  Tuna havzasında geçirdi. Ordusunu Dinyeper kıyılarında yaşayan göçebe topluluklarla takviye etti. Kırkikindi yağmurlarıyla birlikte de İtalya’ya doğru yola koyuldu. Artık geri dönmek yoktu. Komuta ettiği ordu, dünyanın gelmiş geçmiş en görkemli ordusuydu. Eratı tekmil şaman bahadırlarındandı.

 

Devran değişmişti. Art arda savaşlardan Batı Roma ordusu enikonu dağılmıştı.

 

Kuzey Galya küçük krallıklar halinde parçalanmış, Britanya Saksonların egemenliğine geçmiş, Vizigotlar Güney Galya’nın yanı sıra İspanya’nın çeşitli yerleşim odaklarını da zaptetmiş, Burgondlar Jura ve Alp bölgelerini boyundurukları altına almışlardı.

 

Güzergâh aydınlık ve açıktı. Kayda değer bir savaş olmadı. Alp dağları şaman ilâhileriyle çınladı. Step atlıları vadilerden Po Ovasına aktı. Fakat ovada veba baş gösterdi, ordu hızla erimeye başladı. Logos’un hışmına uğradıkları kanısındaydı Attila, yıkkındı.

 

Roma’ya da, Honoria’ya da lanet olsundu! Evet, papa Leo ve iki konsül daha ayaklarına kapanmadan Attila kararını vermişti. Ne Roma’yı istiyordu, ne Honoria’yı. Papa Leo ve refaketçisi konsüller kulaklarına inanamadılar. İsa çarmıhtan inmiş, onlara yardım elini uzatmıştı. O putperest geri dönüyordu işte. Bu bir mucizeydi, Hıristiyanlığın bir zaferi. Flagellum dei Attila (Tanrı’nın kırbacı) onları kırbaçlamaktan vazgeçmişti, Roma’yı yağmalamaktan. İncil’in kudreti İblis’i geriletmişti. Şükürler olsundu.

 

Hunlar kuzeye çekildiler yine. Kendi topraklarına, şimdiki Macaristan’a.

 

Zaman tarih sahnesinden iz bırakmadan geçmeye hazırlanıyordu. Ki Albız, Attila’nın kapısını bir kez daha çaldı.

 

Attila tekrar evlenmeye karar verdi. Kararı herkesi şaşkına çevirdi. İldiko gizemli, tehlikeli bir kadındı. Çok da gençti. “Kimdi, neciydi; sorma gereği bile duymadım,” dedi Attila. “Âşık bir kadın mıydı, yoksa bir çaşıt mı? Düşünmedim. Düşünemedim. Basiretim bağlanmıştı. İstiyordum, o kadar.”

 

Derken, şenlik ateşleri yakıldı. Kösler, kudümler vuruldu. Yedi gün yedi gece toy düzenlendi. Dağ gibi et yendi, su gibi kımız içildi.

 

Yedinci akşam gerdeğe ‘diri’ girdi, ölü çıktı. Ulu kağan, Flagellum dei Attila, İldiko’nun mavi gözlerinde kaybolmuştu.

 

Hayır, o, tebaasını böyle yüzüstü bırakıp gitmezdi. Kâhinlerden icazet almadan yeryüzünü terk etmezdi. Bir uğru muydu ki gerdek gecesi Erlik canını alsındı...

 

Durum vahimdi. Bir tarafta ölü bir başbuğ, öbür tarafta gerçeği kabule yanaşmayan savaşçılar. En ufak bir hata, Batı Hun İmparatorluğunun sonu olurdu. Şaman Kapağan, Attila’nın akıbetini yine Attila’nın ruhuna sordu. Aldığı yanıt buruk ama ikna ediciydi:

 

−O, bir ölümsüzdür. Semavî otağına geri çekilmiştir. Tebdil-i vücudunu da vedia bırakmıştır, şan olsun için tebaasına!

 

Açıklama genel kabul gördü. Kâhinler kurulunun “Han’ın diğer ölüler gibi bir dağ yamacına değil de bir nehir yatağına gömülmesi” kararı da bu açıklamayı pekiştirdi.

 

Üç seanstan oluşan bir cenaze töreni düzenlendi. Yuğ, tam bir şaman gösterisine dönüştü. Âyinlere Musevî ve Hıristiyan elçiler dahi ‘dinî bir vecdle’ katılmaktan kendilerini alamadılar.

 

İlk seans. Cenaze Hanlık sarayının önüne kurulan kızıl otağa konuldu. Kapısına bir çift kızıl tuğ dikildi. Önce Hunlar cenazenin önünde secdeye kapandılar, uludular. Sonra konuk kabîle temsilcileri.

 

İkinci seans. Attila’nın terekesi dul ve yetimlerce yağmalandı. Atları ve köpekleri oklandı. Koruluğu yakıldı, ona ve yakınlarına tahsis edilmiş yollar sürüldü. Prensesler saçlarını, prensler sakallarını yoldular. Beyler hançerle yüzlerini çizdiler, alpler sinsin danslar yaparak ellerindeki meşalelerle vücutlarını dağladılar. Ozanlar kopuzlar çalıp sağular söylediler.

 

Son seans. Kızıl otağın eşiğine üç tane tabut getirildi. Ayrı boylarda ve farklı madenlerden yapılmışlardı. En büyüğü altındandı, ortancası gümüşten, en küçüğü de demirden. Cenaze iç içe bu tabutlara konuldu, kapağı mühürlendi. Tuna’nın yatağı değiştirildi sonra, lahit buraya gömüldü. Akabinde nehir tekrar eski yatağına çevrildi. Tören bitmişti. Âdettendi, definle görevli Yund kabîlesi Hun topraklarından ayağ göçürdü.

 

Attila’nın şeceresi, dâvâsı ve aşkları bu kadardı.

 

***

 

Sabah yakındı. Dışarda, nehir boyunda ibibikler ötüyordu. Yüzüme eğildi, “Al saçlarını,” dedi. “Ölmediğini biliyordum. Bir gün tekrar karşılaşacağımızı da biliyordum. Elveda Bleda...”

 

Ben mi? Ben mi Bleda’yım? İtiraz etmeme fırsat kalmadı, Attila tan alacasına karıştı.

 

Hüseyin Ferhad

 

Gerçekedebiyat.com