Âdem ile Havva / Necati Güngör

Âdem ile Havva / Necati Güngör

02 Ekim 2012 - 11653 kez okundu.

Derler ki, Tanrı, herkesten önce Âdem’i yarattı. Bu nedenle o, yaratılmışların en temizi ve en onurlusudur.

 

Âdem kumlu ve pas kokulu bir çamurdan yaratılmıştı; buna karşılık ateşten yaratılan melekler, Tanrı’nın buyruğu üzerine, ona secde etti. Bir melek dışında: İblis… İblis, kendisinin ateşten yaratılmış olduğunu, dolayısıyla çamurdan yaratılana secde edemeyeceğini belirterek, Tanrı’nın buyruğuna karşı geldi. Bunun üzerine Tanrı, İblis’i lanetledi. O günden sonra İblis-i Lain sıfatıyla anılır oldu.

 

Yapayalnız ve bekâr bir erkek olarak yaşamak, cennette ve melekler arasında bile olsa, Âdem için çok zordu... Çünkü yalnızlık Tanrı’ya özgüydü… Bu nedenle Tanrı, Âdem’i içinde bulunduğu yalnızlıktan kurtarmak üzere, onun sol kaburga kemiğinden (bazıları uyluk kemiği sanıyor) bir kadın yarattı: Havva. (Bir inanışa göre kadınların çabuk darılmaları, kırılgan oluşları, bu yaradılış özelliğinden ötürüdür.)

 

Âdem Havva’yı, Havva da Âdem’i pek sevmişti. Uyumlu bir çift oluşturdular. Birlikte cinselliği tattılar. Cennette mutlu ve huzurlu bir yaşamları vardı. (Âdem akşamları eve erken dönüyordu. Taksitle aldıkları beyaz eşyanın senetlerini düzenli ödüyor, kredi kartını pek kullanmıyordu.) Biri dışında, cennetteki bütün ağaçların meyvesinden yiyebilecekleri söylenmişti onlara. Ama insanın en eski huyudur; hep yasaklanan şeylere karşı ilgi duyar. 

 

 *

 

Âdem’in ailesi kentin en eski ailelerindendi. Herkes tanırdı onları. Babası Rıfat Bey, Maliyede memur; annesi de ev kadınıydı. Âdem’den başka, biri kız biri erkek, iki çocukları daha vardı. Âdem, kardeşlerinin büyüğüydü. Varlıklı bir aileydi. Rıfat Bey’e, babasından çokça mal mülk kaldığı söylenirdi. Bahçe içindeki üç katlı evlerinin en üstünde kendileri oturur; alt katları kiraya verirlerdi. Rıfat Bey gençlik çağında babasının varlıklı oluşuna güvenerek yüksekokula gitmek istememiş, küçük bir memurlukla yetinerek burada kalmış… Derler.

 

Havva’nın ailesiyse, Rıfat Bey’lerin kiracısıydı. Havva’nın Babası Tarık Bey, Belediyenin yapı işlerinde mühendis; annesi ilkokul öğretmeniydi. Buralı olmadıkları için yaşantıları buranın yerlilerine pek benzemezdi. Kimselerle öyle sıkı komşuluk etmezler; daha çok kendilerine dönük yaşarlardı. Çevreye yabancı gelen tuhaf alışkanlıkları vardı ailenin. Dediklerine göre, evlerinde her şeyi zeytinyağıyla pişiriyorlarmış. Evde yemek yoksa, bir tabağa zeytinyağı koyup, bir tutam biber, bir tutam kekik dökerek ailece ekmek banarlarmış. İlkokula giden iki kızları vardı. Haftada bir iki akşam karısını, kızlarını yanına alıp sinemaya götürüyordu Tarık Bey. Kızları Havva ile Merve, ev sahibinin çocuklarıyla bir arada büyüdü. Birlikte okula gider, birlikte oyun oynarlardı.

 

Havva esmer, zayıf, çöp bacaklı bir kızdı küçüklüğünde. Büyüdükçe güzelleşti. İnce yapılı, iri ela gözlü, uzun saçları omzundan aşağı dökülen, bakışları edalı, gülünce sağ yanağında sevimli bir çukur oluşan bir kız oldu.

 

Âdem’se büyüdükçe bir yandan bıçkınlaşırken, bir yandan da her yıl sınıfını başarıyla geçen bir delikanlı olmuştu. Artık çocukluk çağlarındaki gibi bir arada bulunmasalar da, birbirlerini sıkça görebiliyorlardı. Daha çok iki evin kızları bir araya geliyor, birbirlerinin sırlarını paylaşıyorlardı.

 

Tarık Bey, hem yaşama alışkanlıklarını yadırgadığı ev sahiplerinin taşralı senlibenliliğinden sıkılmaya başladığı için; hem de artık çocukluktan çıkan kızlarının, erkek çocuklarla bir arada bulunması içine sinmediğinden iki aile arasındaki uzaklığı biraz açma kararındaydı. Daha olmazsa, bu ev artık bize dar geliyor, malum, kızlar büyüdü, onlara da ayrı odalar gerek tutamağıyla taşınırlardı. Zaten birkaç yıl sonra da emekli olacaktı. O zaman karı koca, insanlarına ve mutfağına alışamadıkları, alışmak da istemedikleri bu kentten tümüyle gidebilirlerdi. Kendi doğma büyüme İzmirli; karısının ailesiyse Balkan göçmeniydi. Burası da bir Akdeniz kentiydi ama, insanlarının et ve sakatat düşkünlüğü, yeme içme alışkanlıkları inanılır gibi değildi. Sabah kahvaltısında işkembe dolması, sarmısaklı paça tiridi ya da ciğer yahnisi yiyebiliyorlardı. Yaz akşamları üst katın verandasında toplaşıp bir yandan et yağı kokulu yemeklerini yerlerken, bir yandan da ağızları doluyken söyleşip gülüşüyorlardı. Hiçbir ortak yanları bulunmayan bu insanlarla yıllar yılı komşuluk etmek durumunda kalmışlardı.

 

Tarık Bey emekli olmayı, bu kentten taşınmak ve büyüyen kızlarını kendi memleketinin kültürüyle yetiştirmek için istiyordu.

 

O dönemlerdi işte, liseyi bitiren Âdem, üniversite sınavlarında yüksek bir puan alarak, öğrencisi olmayı her gencin hayal ettiği ünlü bir üniversitenin işletme bölümüne kaydoldu.

 

Havva henüz lisenin son sınıfındaydı o yıl. Gelecek yıl o da üniversite sınavlarına girecekti.

 

Âdem işletme fakültesine kaydolunca, ailesi ona İstanbul’da küçük bir daire satın aldı. Alınan evi dayayıp döşemek için ana babası haftalarca İstanbul’da kaldı. Rıfat Bey’le karısının aralarında verdikleri karara göre, oğullarının hizmetini görecek bir de gelin gerekiyordu bu eve. Böylece bir taşla birkaç kuş birden vurmuş olacaklardı. Oğulları, hem derslerini bırakıp yemek, çamaşır gibi işlerle uğraşmaz; hem de koca kentte neyin nesi kimin fesi olduğu bilinmeyen kadınların, kızların peşinde koşmazdı. Dahası, kendileri de canları çektikçe İstanbul’a, gezmeye gelirlerdi. “Dolma tenceresini ateşten indir, daha dumanı dağılmadan soluğu İstanbul’da al!” diyordu Rıfat Bey. “Neredeyse saat başı uçak kalkıyor.”

 

Karı kocanın günlünden geçen gelin adayı Havva’ydı. Ana baba olarak, oğullarının gönlünde de Havva’dan başkasının olmadığını biliyorlardı. Ona gönlündeki kızı almak, oğullarına bir armağan vermek gibi olacaktı. Havva’nın da Âdem’e karşı ilgisiz olmadığını kızları Zühal’den öğrenmişlerdi. Geriye, biraz  içine kapanık, biraz sünepe duruşlu Rıfat Bey’in gönlünü etmek kalıyordu. Kız babasıydı, ola ki başlangıçta biraz nazlanır, yükünü tepelere çıkarırdı. Gelinleri olacak kızın hatırı için, kız babasının nazına katlanmayı göze alacaklardı artık.

 

Bu düşünceyle bir akşam Rıfat Bey’le karısı, yıllardır adeta sessiz sedasız (ve de kokmaz bulaşmaz biçimde) alt katlarında oturan, hiçbir zaman bir geçimsizlik konusu çıkarmamış olan kiracılarının kapısını çalıp kahve içmeye indiler.

 

İçilen kahvenin ardından laf kapısı açıldı, Allah’ın emri peygamberin kavli çerçevesinde, kızları Havva’yı, oğulları Âdem’e istediler.

 

Tarık Bey, bu akşam oturmasının nedenini önceden öğrenmemiş olsa, yapılan öneri karşısında belki bir yerine inme inebilirdi. Ancak karısı gündüzden uygun biçimde konuyu çıtlattığı için, böylesi bir darbeye karşı kendi kendini hazırlamıştı. Dik ve vakur bir duruşla ve de bakışlarını kaçırarak: “Kızımız henüz okuyor, evlenme yaşına daha çok var…” türünden gerekçeler ileri sürdü önce. Karşı taraf, çocukları evlendirelim, kızımız da üniversiteyi kazanır, inşallah birlikte okurlar… dedi.

 

Bu durum karşısında Tarık Bey başka bir engel ileri sürmek istedi. “Durun bakalım, bir de kızımıza sormak gerek. Bakalım o istiyor mu evlenmeyi?”

 

Rıfat Bey’le karısı birbirlerine baktılar, bıyık altı gülümsemesiyle. Çünkü, kızları Zühal aracılığıyla, kendileri önceden yapmıştı ağız yoklamasını. Sonuçtan emindiler.

 

“Çağırıp soralım şimdi” dedi oğlan annesi, tatlı bir sesle.

 

Bu kez Tarık Bey’le karısı göz göze bakıştı, bu oldubitti karşısında. Ama, Havva’nın kendileri gibi düşünmediği olasılığını aklının ucundan bile geçirmiyordu Tarık Bey. Yine de, istemeye istemeye:

 

“Çağır gelsin Havva’yı,” dedi karısına.

 

Havva içeri girdiğinde, bakışları yerdeydi. İçini kaplayan coşkunun yüzündeki yansımaları anlaşılmasın diye başını eğik tutuyordu.

 

Tarık Bey açık seçik biçimde ve ses tonunun altına “hayır de!” imasını gizleyerek sordu Havva’ya:

 

“Kızım, komşularımız seni, oğulları Âdem’e istemeye gelmiş. Bizse senin okumak istediğini biliyoruz. Ancak bir karar vermeden önce, senin düşünceni almamız gerekiyor. Çünkü sonuçta senin geleceğin söz konusu burada… Ne diyorsun? Evlenecek misin, yoksa okumak mı istiyorsun?”

 

Havva gözleri yere bakar biçimde duruyordu öyle. Birkaç dakika suskun durumda kalakaldı öyle. Sonra yine sordu babası:

“Ne diyorsun kızım? Bunda utanacak bir şey yok…”

 

Havva bir saniye babasının yüzüne bakıp başını yeniden eğerken, “Hı-hı!” diye bir ses çıkardı.

 

Babası kendinden emin:

 

“Hı-hı, ne? Evlenmek istiyor musun, istemiyor musun?”

 

Odadaki dört kişi donmuş gibi onun ağzına bakıyordu o an.

 

Havva biraz daha belirgin biçimde: “Hı-hı, istiyorum!”

 

Babası sinirli sinirli: “Hangisini istiyorsun kızım, açıkça söylesene: Evlenmeyi mi, okumayı mı?”

 

Havva bu kez annesinin bakışlarına sığınarak dudaklarının arasından fısıldadı: “Âdem’le evlenmeyi!”

 

Odada birdenbire bir sessizlik oldu.

 

Rıfat Bey’le karısı kulaklarına inanamıyor, gözleri sevinçle parlayarak Havva’ya bakıyorlardı.

 

Tarık Bey görünmez bir yumruk darbesi almış gibi oturduğu yerden kalkıp yeniden yerleşti.

 

Sonra işittiği sözcükle ilgili, yanlış mı duydum acaba diye sorarcasına bir karısına baktı, bir konuklarına. Biri çıkıp, kulaklarına çarpan sözün yanlış olduğunu söylesin istiyordu sanki.

 

Âdem ile Havva’yı önce nişanladılar, sonra da düğünleri yapıldı.

 

Havva üst üste iki yıl üniversite sınavlarına girdiği halde kazanamadı. Bu süre içinde okulunu yarılayan Âdem’in, karısının yükseköğrenimden yoksun kalışını hiç de sorun ettiği yoktu. O, iki kahverengi gözlü, pembe dudaklı, buğday tenli karısını seviyordu. Çocukluk çağındaki çöp bacaklar gitmiş, yerini bir çift, kışkırtıcı, ince, uzun bacağa bırakmıştı. Beli karınca beli inceliğindeydi. Kalçaları hafif bir tümsek kıvrımıyla adeta iç gıcıklıyordu. Ayrıca üstüne başına aldığı şeyleri de yakıştırmasını biliyordu doğrusu. Saçlarını erkek saçı gibi kısa kesişi de ona hoş bir hava veriyordu. Pembe dudakları sıcak bir gülüşle aralandığında, düzgün dişleri bir sıra inci görüntüsüyle ışıldıyordu.

 

Birbirlerini çocukluklarından beri tanıdıkları için, aynı çatı altında yaşamakta güçlük çekmemişlerdi. Yine de, onca yıl bir evin çocukları gibi iç içe büyüdükleri halde, Âdem’in kimi alışkanlıkları, kendisine tuhaf gelen kimi eğilimleri olduğunu şaşkınlıkla görüyordu.Havva. Kimi şeylere karşı çıkmakla birlikte, kocasının bu özelliklerini fazlaca sorun ettiği söylenemezdi. Kocasını seviyor, hatta zaman zaman kendini sevmeye zorladığı oluyordu. Hoşlandığı delikanlının kedisine ait olduğunu bilmek onu mutlu etmeye yetiyordu.

 

Yükseköğrenim amacını geride bırakan Havva, bütün gün evde oturup ya aşk romanları okuyor, ya komşu hanımlarla arkadaşlık ediyor, ya da kocasının ailesinden gelen parayı tüketmek üzere, gönlünce alışverişlere çıkıyordu. Evliliğinin sağladığı birtakım olanakları kullanmayı pek seviyordu. Baba evinde sigaraya içmiyorken, şimdi hava olsun diye yabancı bir sigarayı tutkuları arasına katmıştı. Kimi akşamlar dışarıda yemeğe çıkıyorlar, kimileyin Âdem’in okul arkadaşlarının düzenlediği toplantılara gidiyor, uzun süren bir balayı duygusuyla eğleniyor, mutlu oluyordu. Kocasını, okul arkadaşı kızlardan da kıskanmıyordu. Çünkü bu konuda kendi kadınlığına güveniyordu. Kocasının ilgisi ona bu güveni fazlaca tattırıyordu. Kızları kıskanmıyordu ama, yine Âdem’in okul arkadaşlarından Ural’a karşı biraz tuhaf, kadınca bir kuşku besliyordu içinde. Bu kuşkusunu destekleyen kimi belirtiler de vardı çünkü. Ural’ın kız arkadaşı yoktu sözgelimi. Davranışlarında, konuşma biçiminde hafif bir kadınsılık göze çarpıyordu. Toplantılarda, kızlardan çok, erkeklere, özellikle de Âdem’e ilgi gösteriyordu. Bu kuşkusunu bir kez Âdem’e açacak olmuş, kocası hemen karşı çıkarak lafı ağzına tıkamıştı: “Saçmalama! Ne ilgisi var? Ural arkadaş canlısı bir çocuk, herkese yakınlık gösterir. Okula başladığımız ilk günlerden beri arkadaşız. Zaman zaman birlikte ders çalışıyoruz, biliyorsun.”   

 

Bu, “okula başladığımız ilk günler” sözü, Havva’nın içini daraltan başka kuşkuları beraberinde getirmişti. O dönemde bekârdı Âdem. Evde yalnızdı. Belki de aralarında bir şeyler geçmişti. Kocası, Ural’ı komik bulduğunu, kendisini eğlendirdiğini söylüyordu yalnızca. Bunun dışında toz kondurmuyordu.

 

Âdem’in, kendisine olan ilgisi de Havva’yı kuşkulara sürükleyen bir başka nedendi. Çılgınca bir istekle, doymazcasına, kırk yıl birbirlerinden uzak kalmış insanlar gibi sevişiyorlardı, hemen her gün. Biraz eteği kaysa, baldırı ortaya çıksa, yan yana dururken birbirlerine değseler hemen elektrikleniyordu genç adam. Sabahları uyanır uyanmaz sevişmeye hazır durumda oluyordu. Bu tutkulu davranışlar, Havva’nın kadınlık duygularını okşuyor, her an erkeğinin ilgi odağında  olduğunu bilmek içini rahatlatıyordu. Gelgelelim her defasında ısrarla yasak meyveyi istiyordu ondan! Kutsal kitapların haram dediği şeyi…

 

Havva, başından beri “Hayır!” diyordu Âdem’e bu konuda. Israrlarına sabırla karşı koyuyordu. Sırtüstü uzanıp, ısrarlı sözlerine kulaklarını tıkıyordu. Kızıyordu bazen Âdem, çıkıp gidiyordu yataktan. Salonda tek başına oturup sigara içiyordu. Onu öyle içlenmiş görmelere dayanamıyor, elinden tutup yine yatak odasına sokuyor, öpe okşaya yatıştırıyor, helal kılınmış meyveyi sunuyordu ona!

 

“Bir kez!” diye yalvardığı oluyordu kimileyin. “Bir kez! Hatırım için. Ağu olsa, insan bir kez için katlanır.”

 

İnadını kıramıyordu Havva’nın.

 

O zaman yarı şaka yarı ciddi:

 

“Bir gün bayıltacağım seni!” diyordu Âdem. “Eter koklatıp bayıltacağım ve o meyvenin tadına bakacağım!”

 

“Bile bile vermektense…” diyordu Havva. “Hiç değilse ben bilmem.”

 

Bunu derken bile, başına gelecekleri ürpertiyle canlandırıyordu gözlenin önünde.

 

“Kızmaz mısın o zaman?” diye soruyordu Âdem.

 

 “Sen, bayıltılmış bir kadına istemediği şeyleri yapmayı içine sindirdikten sonra, kızsam ne olacak?”

 

Susuyordu Âdem.

 

Onu geri çevirmek kendisinin de içine sinmiyordu ama, yasak meyveyi bile bile ona sunmak hiç içine sinmezdi! Bu konuda bunca ısrar eden kişi, bir kez tattığı şeyi artık sürekli isterdi. O zaman hem kendine saygısı kalmaz, hem de kocası gözünden düşerdi. Birliktelikleri katlanılmaz bir hal alabilirdi kendi açısından.

 

Neyse ki Âdem yasak meyveye ulaşmak için güç kullanmıyor; karısının inadını kırmak için yalnızca ısrarcı olmakla yetiniyordu. Bu da, bir gün anlayış göstererek ısrarından vazgeçeceği umudunu uyandırıyordu Havva’da.

 

Âdem son sınıfta okurken, uzaktan akrabaları olan bir işadamının tekstil şirketinde çalışmaya başladı. Yurt dışına da mal satan ünlü bir iç çamaşırı ve mayo firmasıydı burası. Okul çıkışında işyerine giderek gecenin bir vaktine kadar muhasebe işlerine yardım ediyordu. Akrabaları olan şirket sahibi, işletme bilgisine sahip bu genç elemanı ilerde yönetici yapmayı tasarladığı için, onun önce hesap kitap işlerinde pişmesini istemiş; bu düşüncesini de telefonda, Âdem’in babasına açıklamıştı.

 

Gündüzün okula giden Âdem, akşamları da işyerine gitmeye başlayınca, Havva’nın evdeki yalnızlığı büsbütün arttı. O zamana kadar akşam saatlerinde döneceğini bildiği kocası için hazırlanıyordu. Âdem çalışmaya başlayınca evdeki boş saatleri gece yarılarına doğru uzadı. Zaten o ilk zamanlardaki balayı coşkusu da nicedir tavsamış, karı koca yaşamları tekdüzeliğe doğru kayıyordu.

 

Roman okumak, komşu hanımların günlerine katılmak ya da gerekli gereksiz alışverişlere çıkmak da bir yere kadar oyalayabiliyordu genç kadını. Kocasıyla aralarındaki anlaşmaya göre, okul bitinceye kadar çocuk yapmayacak, onun yerine uzun uzadıya, baş başa olmanın tadını çıkaracaklardı. Âdem’in işe başlamasıyla, bu, karı koca baş başa kalma döneminin sonuna yaklaştıklarını duyumsar olmuştu Havva. Okul biter bitmez aralarındaki anlaşmanın da süresi dolacak ve ondan çocuk isteyecekti Âdem. Önce karnında dokuz aylık bir çocuk taşıma dönemi yaşacak, ardından loğusalık, bebek bakıcılığı süreci başlayacak… Kendilerinin ancak sığdığı evleri, istilaya uğramışçasına gelip giden aile yakınlarıyla dolup taşacak… Evet, bu da özlenen, mutlu bir dönemdi bir kadının yaşamında; doğru ama… Havva henüz hazır değildi yaşamının eksenini değiştirecek gelişmelere.

 

Bunun için, kendince bir çözüm yolu buldu ve çalışmaya karar verdi. Üzerine alacağı bir iş sorumluluğu onu canlı tutacaktı, içine doğuyordu bu.

 

Bir akşam bu düşüncesini Âdem’e açtı Havva. Âdem pek önemsemedi. “Geçinmek için bir gereksinim içinde olmadığımızı sen de biliyorsun,” dedi. “Ama, boş oturmaktan bıktım diyorsan, ona bir şey diyemem. Haklı olabilirsin. Çalış, yeter ki kocanı savsaklama… Yarın anne olursan ne yapacaksın peki? Çalışmak zorlamayacak mı seni?”

 

“Onu da o zaman düşünürüz,” dedi Havva. “Baktım ki zorlanıyorum, işi bırakırım.”

 

“Peki ne iş yapacaksın, onu düşündün mü?”

 

Düşünmemişti Havva.

 

“İstersen, bizim Muhasebe Müdürü’yle konuşayım, belki sana satış mağazalarından birinde…”

 

“Hayır, istemem! Aynı işyerinde olmasın…”

 

“O zaman başka işyerini kendin bul!”  dedi Âdem, bozulduğunu belli eden bir havada.

 

Havva alttan aldı:

 

“Tezgâhtarlık gibi değil de hayatım, şöyle, kendimi geliştireceğim bir iş olsun istiyorum…”

 

“Bulursak ne âlâ!” demekle yetindi Âdem.

 

O günden sonra yakın çevrelerindeki tanıdıklara, tanıdıkların tanıdıklarına kadar birçok kimseye başvurarak uygun bir iş aradılar. Birçok yerde bilgisayar kullanıp kullanmadığını, yabancı dil bilip bilmediğini, daha önce bir işte çalışıp çalışmadığını sordukları için, iş bulununcaya dek bir kursa yazılıp hiç değilse bilgisayar öğrenmeye karar verdi Havva.

 

Kursa yazıldığında, ilk kez işe gidiyormuş gibi bir duygu içinde attı sokağa adımını.

 

İki hafta sonra da, öğrendiklerini kendi başına uygulamak üzere kocasına bir bilgisayar aldırdı. Bilgisayarı satın alırken, komşu kadınların günlerine gideceğine, evde kendi kendine oyalanır diye düşünüyordu Âdem.

 

Oysa Havva, kocasının düşündüğünün çok ötesine geçecekti…

 

Birkaç ay içinde, kişisel bilgisayarların birçok özelliğini, meraklı bir çocuk tutkusuyla öğrenmişti. Kurs süresini uzatmak için bir adım daha attı, “Mac” programını da öğrenmeye karar verdi. Onunla da yetinmedi, bilgisayarda çizim yapmaya başladı.

 

Ondaki bu öğrenme tutkusunu ve çabuk kavrama yeteneğini gören kurs öğretmeni, Havva’ya bir yayınevinde iş buldu. Kitap, dergi, katalog tasarımları yapacaktı. Bu yayınevinin özellikle roman yayımladığını öğrenince, başka hiçbir özellik aramaksızın işi benimsedi. 

 

“Küçük, ama düzenli bir işyeri” olduğunu belirtmişti hocası. Eskiden İtalyan bir aileye ait olan, Tünel’le Galatasaray arasında, dış yüzü çok süslü, içerisi sessiz ve serin, ak mermer basamaklı, kapı ve pencereleri yenilenmiş, bir binanın dördüncü katındaydı yayınevi. Antika bir asansörle çıkılıp iniliyordu. Taban tahtaları yeşile boyalı, duvarlar Avrupa malı kâğıtla kaplı, odaları geniş, tavanı yüksek, içinde az sayıda elemanın çalıştığı, işyerinden çok bir ev izlenimi bırakıyordu insanda. Sahipleri karı kocaydı. Başka bir işyeri daha olan adam haftanın belli günlerinde, öğlenden sonraları geliyordu yayınevine. Kararları, daha çok eşinin oturduğu odaya kapanarak birlikte alıyorlardı. Bazen toplantılara muhasebe ve dağıtım sorumlusunu da çağırırlardı. Odanın biri muhasebeye, biri depo ve dağıtım sorumlusuna ayrılmış; birine de dizgi ve tasarımcılar yerleşmişti. Havva’ya, bu odadaki bilgisayarı kapalı duran sahipsiz masayı verdiler.

 

Herkesin “Asû Hanım” diye seslendiği patroniçe, onu önce odasına alıp kısa bir görüşme yapmış, sonra da birlikte çalışacağı Şefiyle tanıştırmıştı.

 

Çevresindeki insanlara yarı hayran, yarı meraklı bir gözle bakan Havva, o, birçoğunu elinden bırakmaksızın okuduğu romanların böyle bir ortamda, bu sessiz, telaşsız çalışan insanlarca hazırlandığını, doğrusu, düşünemezdi.

 

Havva’ya  ilk gün iş yaptırmadılar. Yalnızca orada çalışanların adlarını, kimin ne iş yaptığını öğrenmeye çalıştı. Başı eşarplı, kasabalı kentli arasında, sağlam yapılı ve çalışkan bir Hanım, odalarına arada bir uğrayıp çay kahve isteyip istemediğini sorması, ona karşı hemen ısınmasına neden olmuştu. Öteki çalışanlar ona tek tek, “hoş geldin” demişler, sonra da kendi işlerine koyulmuşlardı. Asıl yakınlığıysa, dökülerek azalmakta olan saçlarını ensesinde atkuyruğu yapmış, tel çerçeve gözlük takan, uzun boylu Şefinden görmüştü. Şefi ona Mac’le ilgili birtakım sorular sormuş, aldığı yanıtlardan programı bildiği sonucuna varmıştı. İş deneyimi konusunda da, sakin bir ses tonuyla, “öğrenirsin, sorun değil,” diyerek genç kadını rahatlatmıştı. Çalışma sırasında bir iki kez de bakışını yakalan Şef, sıcak gülümsemelerle karşılık vermişti kendisine. Öğlen yemeği saatindeyse, yanına gelerek:

 

“Sen şimdi buraların yabancısısın. Seni bu ilk iş gününde konuk edebilir miyim?” demesi, genç kadının tüm yabancılığını silip süpürmüş, güvenebileceği insanlar arasında olduğu duygusunu uyandırmıştı onda.

 

Böylece ilk gününün olumlu izlenimleriyle döndü akşamleyin evine. O kadar mutluydu ki çalışmaya başlamış olmaktan, yarın buraya yeniden gelmek için sokaklarda şevkle koşacağı kesindi.

 

Önce kendisinin önemsediği birtakım işleri verdi Şefi ona. Ama Havva, işlerin büyüğüne küçüğüne bakmaksızın verilen her şeyi benimsiyor, olabildiğince titizlenerek yapıyordu. Sayfa düzeni, Şef Mustafa’nın deyişiyle “oyuncaklı” olmayan kitapları hızla düzenleyip bitiriyordu. Şefi ondan memnun, o da Şef’inden memnundu.  Asû Hanım bir ara, yeni yardımcısıyla ilgili görüşünü sorduğundaysa, inandırıcı bir tonda, “Çok iyi!” demişti. Havva’nın iş yeteneği kadar, işten kaçmayışı, kaytarıcı olmayışını da beğeniyordu. Kimileyin -o gün mutlaka basımevine gitmesi gereken işler olduğunda-  akşam saatlerinde de yüksünmeden çalışıyordu.

 

Öğlenleri birlikte çıkıp yemek yiyor, hatta Şef’inden öneri geldiği zamanlarda bir iki kadeh içki de alarak; işyerine çakırkeyif dönüyorlardı. Aralarındaki ilk günlerin sizli bizli resmiyeti de kalkmış, Şefi ona adıyla sesleniyor, o da Şefi’ne “abi” diyordu. Zaman içinde birbirlerinin aile durumlarını da öğrenmişlerdi. Şef fazla konuşkan değildi de, ucundan kıyısından Havva kurcalıyordu konuyu. On beş yıllık evliydi Mustafa. Karısıyla aralarında hiçbir coşku kalmadığını söylüyordu. Okula giden bir kızları vardı. O çocuk olumsuz etkilenmesin diye  evlilik yaşamını adeta bir alışkanlık gibi sürdürdüğünü söylemişti birinde.

 

Bunları konuştukları gün, Mustafa da ona; “Peki ya sen, mutlu musun?” diye gözlerinin içine bakarak sormuştu. “Seviyor musun kocanı?”

 

Havva hemen karşılık vermemiş bu soruya, belli belirsiz gülümseyip gözlerini kaçırarak, şöyle demişti:

 

“Sevmesem, bazı şeylere katlanmazdım bugüne kadar!”

 

Mustafa bir mim koymuştu bu katlanma sözüne. Anlamamış ya da üzerinde durmaya değmez bulmuş gibi, ustalıkla konuyu değiştirmişti sonra.

 

Bir başka gün, öyle ilanı aşk edercesine değil de, olağan bir durumu belirtir gibi bir havada, gözlerinin çok güzel olduğunu; yine bir gün kısa saçın ona çok yakıştığını, yüzüne çocuksu bir saflık kattığını söyleyerek Havva’nın tepkisini ölçmeye çalışmıştı.

 

Havva’ysa, işittiği bu övgüler karşısındaki sevincini yüzüne yansıtarak gülümseyip teşekkür etmiş; ardından, hayatının erkeği Âdem’den bu tür övgü sözleri duymadığını biraz burularak anımsamıştı.

 

Mustafa, Havva’yı çalışma alanında da mutlu etmenin yollarını buluyordu: Genç kadının resme yatkınlığını keşfedince, onu bu yönde yüreklendirmeye başladı. Bir banka için hazırladıkları çocuk dergisindeki hikâyeyi resimletti. Çizgileri yumuşak, kullandığı renkler uçuktu, Havva’nın. Tipleri tombul ve sevimliydi. Resimlerin altına imzasını da koyarak, özellikle Asû Hanım’ın dikkatini çeksin istemişti. Baskıdan gelen derginin sayfalarını irdeleyici bir gözle tarayan Patroniçe, kusur bulmaya bayılır, özellikle Mustafa’ya, “Bu işi bilirim ya da görüyorsun ki benden kaçmaz!” demek isterdi.

 

Derginin o sayısını da inceledikten sonra, bizzat odasından çıkıp yanlarına gelerek, bir iki teknik kusura dikkatini çekti ve Havva’nın imzasıyla yayımlanan resimlerle ilgili; “Çok hoş, çok sevimli, bundan böyle sen resimle bu sayfaları!”  dedi.

 

Genç kadını havalara uçurmaya yetmişti patroniçeden işittiği bu sözler. O gün öğlen yemeğinde Şefine hoşluk yapıp ona içki de ısmarladı. Yemek boyunca içi içine sığmadı. Onun başarısını kutlarcasına, masanın üstündeki eline dokundu bir an, Mustafa. Genç kadının elini çekmediğini görünce, iki avucu arasına alıp sevecenlikle okşadı. Göz göze geldiler. Işıltılı gözlerinin içiyle gülüyordu Şefine.

 

Bir ara sözü, eşine getirdi Mustafa:

 

“Bakalım kocan ne diyecek, resimlerine? Sevinir herhalde?”

 

Havva masanın havasını bozmamak ister gibi omuz silkti:

 

“İlgileneceğini sanmıyorum. Ayrıca, ne derse desin…”

 

Bunu derken, gözlerini Mustafa’nın gözlerine dikmişti, minnet ve sevgi dolu bakışlarla bakıyordu.

 

Kaç gün sonraydı? Bir akşam yine Mustafa ile Havva, gecenin bir vaktine kadar çalışarak, basımevine iş yetiştirmek için kaldılar. Yayınevinde kendilerinden başka çalışan yoktu. O gecelerden birinde, bir ara Mustafa ile Havva yan yana geldi. Havva duvardaki resmi inceliyor, Mustafa da ona resim hakkında bilgi veriyordu. Yan yana gelişleri, aralarında bir kıvılcımlanmaya yol açtı sanki. Mustafa sağ elini uzatıp Havva’nın yanağına dokundu. Genç kadın, başını eğerek onun avucuna bıraktı yüzünü. Eğilip dudaklarından öptü kadını. Havva bir kolunu onun omzuna attı. Uzunca bir süre ayrılmadılar.

 

Havva o günden sonra, Âdem için, cehenneme giden yolun taşlarını döşemeye başladı.

 

Necati Güngör

Gerçekedebiyat.com