Divan Edebiyatı Muhafazakâr mı?/ Kaan Turhan

Divan Edebiyatı Muhafazakâr mı?/ Kaan Turhan

29 Mart 2013 - 17495 kez okundu.

Kuşatma zamanlarındadır: en anlamlı eleştiri ve değil midir ki, halk, avane, topluluk/toplum vasiyetini yazar: para üzerinedir, metalar/şeyler üzerinedir, arsız varsıl olana hırsı ve insan oluşuna ‘hır’lı oluşu! Biriciktir, sonsuzdur, ‘kalemin gücü’ yenik düşmez: avareliğe tapıncın tapınaklarına, ateş topları yağdırmaktadır, alırlar mı?

İmdi, asıl soru(n) farkındalıktır: fark edilebilecekler midir? Yanıtında iyimser olamazsınız, kuşku götürmeyecek denli ‘ucuz’dur, yaşamlar/yaşantılar; çoğunca, yitirilmiş, yenmiş bir masumiyetin sonudur tartıştığımız. Yüreği ateşlerde yandıkça, küllerini toplayarak kalmayacaktır: yeniden doğuşlarına, “taptıkları kablolar”, karşısında köle/kelp ve hiç oldukları “eşya”lar yok hükmünde yazılacaktır. Burada konuşmak yasak, burada hareket yok, burada doğasını yutmuş can alıcısı kendi olmuşlar var.


Divan Edebiyatı Muhafazakâr mı?

Ziya Paşa, öylesine gerçeklerle haşır neşir olmuştu ki: derin uslamlama imbiğinden damıttığı özle, toplumu, düzeni, kültür ve yaşam alanlarını; baskıcı yönetimin kısıtladığı özgürlüklerin ve halk meşruiyetinin savunuculuğunu yapmıştı. Şiirlerinde, divan şiiri biçimini ve içerikte de hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temalarla, kavramların özüne değgin erdemleri taşıdı ve yergide, halka, yönetime karşı sakınmasızdı. Hayati Baki de; günümüzün, eleştirel düşün dünyasının, önemli temsilcilerinden. Üçnokta Dergisi’nde yayımlanan: “patetik senfoni: garib ve tuhaf ölüler” şiiri, “Ziya Paşa’dan sonra Türk toplumuna en büyük eleştiri” olarak Ahmet Yıldız tarafından, Gerçek Edebiyat sitesinde yorumlandı.

Ziya Paşa, baskıcı yönetime karşı özgürlükleri ve meşrutiyeti savunan; içerikte hak, adalet, uygarlık, hürriyet gibi temaları işleyen, bir dil’in öncüsüydü. Birkaç beyit örneğiyle, gerici tutuma karşı, divan edebiyatının da eleştirel dil’i olduğunu bize anımsatıyor:

“Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez / Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan” (Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.)

“Dehrin ne safâ var acaba sîm ü zerinde / İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde” (Dünyanın altınında ve gümüşünde ne mutluluk olabilir ki? İnsanlar ahiret yolculuğuna çıkarken bunların hepsini geride bırakır.)

“Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât / Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde” (Onlar ki dünyaya lâf ile nizam verirler. Onların evlerine gidip bakın, hânelerinde bin türlü ihmal ve düzensizlik görürsünüz.)

“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efraz / Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir.” (Milyonla çalanlar yüksek ve şerefli mevkilere yükseltilerek baş tacı edilir; birkaç kuruş çalan hırsız ise kürek cezasına çarptırılır.)

“Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma / Zer-dûz palan vursan eşek yine eşektir” (Kötü asıllı -soysuz- birine üniforma soyluluk mu verir; eşeğe altın işlemeli semer vursan yine eşektir. )

“İkbâl için ahbabı siayet yeni çıktı / Bilmez idik evvel bu dirayet yeni çıktı” (Yüksek mevkilere erişebilmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı; önceden bilmezdik, bu türden hüner ve beceri yeni çıktı.)

“Sadıkları tahkir ile red kaide oldu
“Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı

“Hak söyleyen evvel dahi menfur idi gerçi
“Hainlere amma ki riayet yeni çıktı

“Milliyeti nisyan ederek her işimizde
“Efkâr-ı Frenge tebaiyyet yeni çıktı”

(Allah’a ve vatanına sadık olanları aşağılamak ve onları reddetmek kural hâline geldi, hırsızlara ikramda bulunmak ve yardım etmek yeni çıktı.)

(Gerçi eskiden de doğruyu söyleyenlerden nefret edilirdi ama hainlere saygı göstermek, onları koruyup kollamak, onların emirlerine uymak yeni çıktı.)

(Yaptığımız her işte millî birlik ve şahsiyeti unutarak Avrupalıların fikirlerine uymak yeni çıktı.)

Divan şiiri içinde, halka, jakobenlere ve yönetimlere karşı, eleştirel tutumuyla öne çıkıyordu, Ziya Paşa.

 

Muhafazakâr Sanat Taşıyıcısı Melûn’lar

Son dönem tartışmalarda görülen, muhafazakâr sanat olur mu? Şair ve patron ilişkisi nedir? Halil İnalcık’ın aynı adlı kitabıyla; padişahına mehdiye düzenlerle, ‘padişahım çok yaşa’ diyen dalkavuklarla edebiyat olur mu?

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Mustafa İsen’in: "Muhafazakâr estetik ve sanat normlarının oluşturulması gerektiği”ni söylediğinden beri, tartışılan boyutlarıyla; edebiyat ve sanat, gericilikle/faşizmle mücadele etmekte. AKP diktatoryası, her alanda sağladığı hâkimiyetle, yarattığı gerici ortamdan beslenen; gazete ve dergilerde, televizyon programlarında boy gösteren, cahil’liği berrak tipler, görevi AKP propagandisti olmakla melûn ve malûm olanlar, laf-ü güzafları yüklenmekle meşguller.

En güzelinden bir saptama şöyleydi, belki de muhafazakâr sanat tartışmalarının içeriğini taşıyan, muhafazakâr’ın şapkasından çıkan tavşana dikkat çekmesi açısından en anlamlısıydı: “Geleneği anlamak, onu yeniden üretmek için de dünyada neler olup bittiğini bilmek şarttır. Aksi takdirde muhafazakârlık yapıyorum diye kendinizi yaşadığınız çağın dışında bir yerde bulursunuz, kimse dönüp yüzünüze bakmaz. Önce neyi, nasıl muhafaza etmek gerektiğini bilecek, dilini çözecek, sembollerine nüfuz edecek, sonra dünyada sanat ve kültür adına neler olduğunu öğrenecek, ikisinden hareketle yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışacaksınız. Yani bugün, "modern" ve "güncel" sanat akımlarını yok sayarak bir yere varmak, geleneği yaratıcı bir kaynak haline getirmek pek mümkün görünmüyor. Kendilerini muhafazakâr saymayanların da geleneği -anlamak için çok çalışmak gerektiği için- yok sayarak çok şey kaybettiklerini ayrıca belirtmeye gerek var mı? Şu hususu belirtmekte de fayda görüyorum: Muhafazakârlık, muhafazakâr oldukları farz edilenlerin tekelinde değildir. En "çağdaş"lar bile bir süre sonra kendi anlayışlarının muhafazakârı olurlar ve iddia ediyorum, Türkiye'de en muhafazakâr kesim, kendini "çağdaş" zanneden kesimdir.”

Kültür ve sanat alanı için muhafazakâr: "Milli, manevi değerlere, eserlere, âdet ve geleneklere bağlı olan, onları korumak, yaşatmak, devam ettirmek isteyen (Kubbealtı Sözlüğü, II, 2115)" kişidir.” diyen İskender Pala, bu tanıma göre, “ben bir muhafazakârım.” diyordu. Bir muhafazakâr olarak sanatı tanımlayan yirmi maddelik bir manifesto yayınlamıştı.' Bu manifesto niteliğindeki, muhafazakâr sanatın maddelerinden bazıları şöyleydi: “Muhafazakâr Sanat (MS), halk ile kavga etmez. Bu bakımdan İngiltere'deki muhafazakâr sanat ortamını destekler ve mesela nüfusunun kahir ekseriyeti Müslüman olan bir toplumda İslami değerlere küfredilmesinden rahatsızlık duyar.

MS, Batı'yı reddetmez, metodoloji ve üretimlerini kabul eder, ama ruhuna mesafeli yaklaşır. MS, söz gelimi Fuzuli veya Dede Efendi'yi, Şekspir yahut Molier'i, Brahms veya Vivaldi'yi, Kurosawa yahut Coppola'yı bilir ama onların bilmem kaçıncı taklit versiyonunu üretmek yerine bir Fuzuli, bir Molier, bir Vivaldi yahut Coppola olma idealiyle kendi eserini yaratır.

MS, Mehmet Akif veya Necip Fazıl'a kapılanıp kalmadan Nazım Hikmet veya Orhan Kemal'i, Karacaoğlan veya Şeyh Galib'i, Dostoyevski veya Dante'yi vb. harmanlayarak üretim yapma idealini taşır. MS, -klasik olanın her daim yoruma açık oluşu ilkesinden hareketle- klasik anlayış, sanat ve kültürü aynen tekrar veya taklit yerine, yeniden yorumlayıp üretme azmindedir. MS, kendi kültürel coğrafyasının farkında olup, kabuğunu beğenmeyen civciv kompleksinden varestedir. MS, kendi dinamiklerini tükettiği için bizim coğrafyamızın ürünlerini keşfetmeye çabalayan Batı sanatçısından evvel davranıp kendisine ait olanı aynı kalitede üretmekten yanadır. MS, -kendisi muhafazakâr olmayan sanat platformlarında hep yok sayılsa ve dışlansa da- muhafazakâr olmayan sanat ürünlerini eleştiren ama asla dışlamayan sanattır. MS, Tanpınar'ın ifadesiyle değişerek devam eden ve devam ederek değişen tabii bir organizmanın Yahya Kemal dilinden kökü mazide olan atisidir. MS, bir medeniyet bakış açısıdır ve zengin tarih/kültür mirasından dengeli bir madde-mana medeniyetini en gelişmiş biçimiyle üretme çabası taşır. MS, geleneği sorgular ve yorumlayarak çağdaş birikime katar. MS, medeniyetin ve modern çağın bütün imkân ve tekniklerini, bilgi ve enstrümanlarını kullanarak eser üretir ama o esere ruh üflerken kendi geçmişinden ilham alır. (Yediden yetmiş yediye Barış Manço'yu hatırlayınız. Onu bu yüzden sevmiştik.) MS, her fırsatta dile dolanan "Muhafazakârların doğru dürüst bir sanat anlayışı ve gelişmiş bir estetik seviyeleri yoktur" yavesinin, bir şeyleri yok saymak adına uydurulmuş ucuz ve haksız bir kasıt eseri olduğunu bilir.”
 

AKP Diktasının Süsleme Sanatı Olarak: Muhafazakâr Sanat

Bu muhafazakâr sanat manifestosu nasıl bir manifestodur ki, edebiyatın temel işlevlerini, eleştirel akılcı öz yapısını taklit eder! Manifesto adı üstünde, bir akımın bir hareketin oluşu/varoluşu hakkındadır. Edebiyatın kendi içinden taşırdıklarıyla/aşırdıklarıyla manifesto olmaz: çıkmaz, çünkü doğarken ölüdür, taklittir, yapaydır, gündelik hesaplara değgindir!

“Türkiye’deki “muhafazakar sanat” arayışına bakınca Modernizmin geriye bakan, karanlık yüzünü görüyoruz.” diyen, Ergin Yıldızoğlu, önemli bazı saptamalar yapmaktaydı: “Bu yüzden toplumun karşı karşıya olduğu ekonomik ve jeopolitik sorunlara, finansallaşmanın, “küreselleşmenin” getirdiği belirsizlik, alt üst olmuşluk duygularına, bunları derinleştiren “hedonist” (hazlara odaklanmış) tüketim tarzının, bu tüketim tarzıyla birlikte gelen imajların, kültürel kodların, toplumun dokusunda, aile, ahlak sistemleri üzerindeki yıkıcı etkilerine geçmişe bakarak direnmeye çalışıyor. Bu “akım” toplumu “geçmişinden kopararak zayıflattığına” (Eliot’un deyimiyle “duyarlılığını kırdığına”) inandığı Cumhuriyet geleneğinden, Aydınlanma olayının etkilerinden kurtarmak için, bunların öncesine, Osmanlı ve İslam kültürüne dönmeyi, buradan toplayıp geldikleriyle bu günü yeniden yapmayı amaçlıyor. Bu akım, Modernizmin geçmişe bakan, Faşizmin totaliter özlemlerini taşıyan karanlık yüzüne ait bir refleks olarak karşımıza çıkıyor.” Muhafazakâr sanat tartışmasında, muhafazakâr tarafı; akım olarak belirleyip refleks olarak nitelemesi eleştirilecek bir noktadır. Bu tartışma, akım’lar arası bir tartışma değildir! Bu tartışma, yüzyıllık geçmişi olan bir yapının savunusu da değildir! Bu tartışma, öz olarak: AKP karanlık faşizminin yarattığı ‘yeni Türkiye’ çeperini sanatı kullanarak süslemesi, cilalayarak parlatmasından ibarettir. Akım, hareket vs. Türkiye’nin kültürel kodlarını başkalaştıran bir siyasal iktidarın çabasının çok çok üstünde bir şeydir: onun içindir ki, bu tartışma yapay bir süsleme sanatı olarak asılı kalan bir gericilik unsurudur.

“Bizler, Türkiye’nin yazarları, şairleri, ressamları, heykeltıraşları, sinema ve tiyatro sanatçıları, karikatüristleri, fotoğraf sanatçıları, tüm sanat insanları, ülkemizin geleceği için kaygılıyız. Evrensel aydınlanma değerleri, Cumhuriyetimizin kazanımları yok ediliyor. Bağımsız düşünce, demir parmaklıklar arkasında. Sanatsal yaratma özgürlüğü tehdit altında. Türkiye, sadece Cumhuriyet tarihinin değil, birkaç yüzyıllık demokrasi, bağımsızlık ve uygarlık savaşımları tarihimizin yörüngesinden koparılarak, emperyalist çıkarların Ortadoğu’daki işbirlikçisi olmaya sürükleniyor. Doğal ve kültürel doku katlediliyor. Ülke zenginlikleri yağmalanıyor.” 29 Şubat 2012 günü, Ses Tiyatrosu'nda basın açıklamasında “Sanatçılar Girişimi” Türkiye’de aydın olmanın gereği konusunda, kamuoyuna gereken dersi vermişti. Sanatçılar girişimine karşı, bu çaba faşizmdir demekteydi, Taraf’tan çıkan Roni Marguiles. Elbette, liberallerle muhafazakârlar arasındaki ittifaktan kaynaklanan, görev bilinciyle hareket ediyordu. Onlar için eleştirel akıl, aklı veren AKP kadroları aklının saldığı ip kadardı!

 

Hayati Baki Bilinci ve Eleştiri

Benim de üniversitede hocam olan Hayati Baki hakkında Şiir Akademisi Forumu’nda, yine kendisinin öğrencisi ve sonra da meslektaşı olan Erdoğan Kul, şunları yazmış: “1949'da Tonya'da (Trabzon) dünyaya geldi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Aynı üniversitenin Türk Dili bölümünde öğretim elemanı olarak çalıştı. Bizce erken bir zamanda- emekliye ayrılarak Sinop'a yerleşti. Hayvanların gizemli, masum ve art niyetsiz dünyasını, sevgiden anlayan ve buna karşılık verebilen sıcaklıklarını çok sevdi; her zaman çok kedisi ve köpekleri oldu, onlarla birlikte yaşamasını sürdürdü... İnsanlarda bulamadığı / bulunamayacak çoğu şeyi hayvanlarda bulmanın mutluluğunu tattı; onlarla kopmaz bir içsel bağ kurdu. Hem hocam hem mesai arkadaşım oldu... Kendisinden öğrendiğim en önemli şey ise "şair"in ne olduğudur... Bir şair; aynı zamanda gerçek bir filozof... Bilinçli bir tutum olarak kendisini holding dergi ve yayınevlerinden uzak tuttu; kendi olanaklarıyla çıkan dergilerde yazdı hep, kitaplarını da o tür yayınevlerinden çıkardı. Muhalif kimliğini yaşamda olduğu kadar yazdıklarında da ortaya koydu. Türk şiirinde, sessiz ve derinden, kendine özgü bir yol açtı. Edebiyat ortamımız, şiir gündemi konuşkanlarımız henüz onu konuşabilecek, hatta hazmedebilecek düzeye gelmedi, diye düşünürüm hep... Ona yöneltilen sessizlik karşısında başka ne düşünebilirim ki?”

Erdoğan Kul, Hayati Baki’nin şair, filozof ve bilge kişiliğini dosdoğru ortaya koymuş. Baki’nin Türkiye’ye ve Türk halkına ve lümpen burjuvaziye karşı eleştirilerini imlediği son şiiriyse, gündemdeki tartışmalara yanık bir tokattır ve artık güncel olanı aşan bir tarihsellik kazanmıştır. Kalemine, yüreğine sağlık hocam..

patetik senfoni: garib ve tuhaf ölüler şiirri için tıklayınız...

Notlar.

-Üçnokta Dergisi, Haziran 2012, s.7

-Beşir Ayvazoğlu, Muhafazakâr Sanat ve Estetik Meselesi, Zaman, 12.04.2012

-İskender Pala, Muhafazakârın sanat manifestosu, Zaman, 10.04.2012

-Sanatçılar Girişimi, 9 Nisan 2012'de Cumhurbaşkan'ına hitaben yazılan dilekçede: “Toplumun kısaca “4+4+4” adı altında bildiği, Hükümet tarafından “eğitim reformu” nitelemesiyle Büyük millet Meclisine getirilip oy çokluğuyla kabul edilen yasa onayınıza sunulmuştur. Toplumumuzun bugünü ve geleceği bakımından yaşamsal önemdeki bu yasa tasarısının nasıl bir oldu bittiyle ilgili komisyondan geçirilerek Meclis’e getirilip oylandığı bütün sağduyulu yurttaşlar gibi sizin de malûmunuz olmalıdır. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimi sona erdirerek bu süreci üç adet kesintili dörder yıla dönüştüren bu sözde eğitim yasası, 1) Tahmin edilmesi hiç de güç olmayan bir nedenle ve pedagoji biliminin verilerini hiçe sayarak öğretim yaşını bir yıl daha küçültmekle çocuklarımızın kişisel gelişimlerinde son derece olumsuz sonuçları olacak bir kargaşa ve belirsizlik ortamı yaratmaktadır. 2) İlk dört yılın sonunda bu yasaya göre dokuz yaşına gelecek olan çocuk meslek seçmeye zorlanacak ve seçmeli ders adı altında çok açıktır ki en büyük ölçüde bütçe, donanım ve hazırlığa kavuşturulmuş olan dinsel alana yönlendirilecektir. Öğrenime başlama yaşının küçültülmesindeki ve dokuz yaşındaki çocuğun meslek seçmeye zorlanmasındaki başlıca amaç da çok açık olarak budur. 3) İkinci dört yılın sonunda açık öğretime geçebilme olanağının verilmesi, bu sırada on üç yaşına gelen özellikle kız çocuklarının ve ağırlıkla kırsal kesimlerde okuldan alınmalarının yolunu açacak ve hem kız hem erkek öğrenciler bakımından temel eğitimin sürekliliğine çok büyük bir darbe indirecektir. Şu anda görev ve sorumluluğunu taşımakta olduğunuz makam size Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamsal temellerini korumak görev ve sorumluluğunu yüklemektedir. Makamınızca onaylanması için size sunulacak olan bu yasa bir “eğitim reformu” yasası değil, 28 Şubatın kalıntılarını temizlemek görüntüsü ardında Cumhuriyetimizin en temel yasalarının başında gelen 3 Mart 1924 tarihli öğrenim birliği yasasının yok edilmesi, daha da açık bir anlatımla Türkiye Cumhuriyeti'nde eğitimin bütün eksiklerine karşın bilimde ve araştırıcı akılda odaklanan çağdaş kimliğinin tümüyle ortadan kaldırılmasıdır. Onayınıza sunulmuş olan söz konusu yasa ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) temel ilkelerinin ve çocuk sömürüsünün her türünü yasaklayan, ülkemizce 1995 yılında kabul edilmekle iç hukukumuzu da bağlayan Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin de açıkça ihlalidir. Sanatçılar Girişimi, temsil etmekte olduğunuz makama bu anımsatmaları yapmayı, sizi tarihsel sorumluluğunuz önünde uyarmayı, sanatçı olma vicdan ve sorumluluğumuzun, yurttaşlık ve çağdaşlık bilincimizin gereği saymaktadır.

-Erdoğan Kul, Hayati Baki Şiirleri, http://www.siirakademisi.com/forum/showthread.php?t=2240, 08.06.2008

 

Gercekedebiyat.com