Edebiyat eleştirisinde etik sorunu / Ahmet Yıldız

Edebiyat eleştirisinde etik sorunu / Ahmet Yıldız

23 Şubat 2013 - 5892 kez okundu.

“Tenkit”, “eleştiri”, kusur bulmak anlamında önemli edebiyat kavramlarındandır.

 

“Demokratikleşme” denen şeyin ve genel anlamda eğer dünyada bir yerde varsa! demokrasinin temel öğesi “eleştiri”dir. Bir insanın “demokrat” olabilmesinin ölçütü, eleştiriye katlanma gücüyle doğru orantılıdır. Eleştirinin, insanın insanlaşma yolundaki mücadelesinde en önemli araçlardan biri olduğu yadsınamaz. Bu anlamda eleştiri sapına kadar politiktir.

 

Ancak günümüz Türk edebiyatına ahbap çavuş ilişkilerinin (ki eleştirinin baş düşmanıdır) ve etnik/politik dayanışma kliğinin egemen olması nedeniyle bu feodal anlayışta değil, genel anlamda edebiyat  eleştirisi üzerinde duracağız. (Üzerine alınacaklara bir şey söylemeyiz.)  

 

 

BİR “HİZAYA SOKMA” İŞİ OLARAK ELEŞTİRİ

 

İnsanın insanlaşma mücadelesinde en önemli araçlarından biri de sanat ve edebiyattır; çağdaş anlamda eleştiri de ilk orada başlamıştır. Öyle ki Terry Eagleton'un, “Birilerinin onun hakkında dediği ya da diyeceklerinden bağımsız olarak 'kendi içinde değerli' olan hiçbir edebiyat yapıtı yoktur.” demesi gibi. Ya da Don Kişot hakkında kimse bir şey yazmasaydı, Don Kişot adlı yapıtı kimse bilmeyecekti.

 

Eleştiri, ilk başlarda, Aydınlanma'nın haşarı bir çocuğu olarak evrensel akıl ölçütlerini temel almış, baskıcı yapılara hep direnmişti; ancak bunun zıttı olarak  “ıslah edici”, “ihlalleri bastırıcı” yanıyla da diyalektik bir disiplin olarak dikkat çekiyordu.

 

Türk edebiyatının bugün içinde bulunduğu durumda herkesin ortak kaygısı “edebi ölçütler”in gittikçe kaybolup silikleştiği, yapıtları değerlendirmek için bir “skala”nın olmadığı, her şeyi  yönlendirilmiş bir “pazar”ın belirlediği, at izinin it izine karıştığı kaygısıdır. Bu olumsuz durumu, ancak iyi bir kalemşörler grubunun yapacağı edebiyat eleştirisinin “hizaya sokacağı” düşüncesi bir kaç yıl öncesine kadar belki vardı; bugün ise yukarıda bir cümleyle değindiğim gibi, bunun düşüncesi bile yoktur.

 

 

ELEŞTİRİDE “ETİK” SORUNU

 

Bu duruma düşeceğimizi, karanlık güçlerin postmodern rüzgarla edebiyatımıza saldıracağını on-yirmi yıl önce görenler itiraf etmeliyiz ki akademik çevrelere güvenmişlerdi. Ne var ki (“Eleştiri bilimsel olmalıdır!”, “Yapıt her şeydir!”, “Çok katmanlı, çok batmanlı oku-malar!” gibi) tumturaklı laflarla yola çıkanlar bu kez edebiyat eleştirisindeki “etik” kaygısını yok etti.

 

“Akademisyen/eleştirmen”, yapıtın değil eleştirmeni bir parçası, dahası tanıtıcısı haline geldi. “Memurin muhakematı” yasasına bağ(ım)lı, Aydınlanma düşleri mahvedilmiş, kuşatma altındaki  akademik çevreler enkazı kaldıramadılar. “Özne”, “bilinçaltı”, “dil”, “üstdil”, “ideoloji”, “tarih” gibi bir takım dizgeleri eleştirinin ana kavramları haline getirdiler. Ancak bir edebiyat metnini aydınlatmak bir yana, kavramların kendileri birer oyalayan/oyalanan şey, hatta Eagleton'un deyimiyle “tapınılacak şey!” haline geldi!

 

İoanna Kuçuradi, Etik adlı yapıtında, “Yüzyılımız etik konusunda Ortaçağ'ı yaşamaktadır. Çağımızın düşünürleri bilimsellik peşinde düştüklerini sanarak etik değer sorunuyla hemen hemen hiç hesaplaşmamaktadırlar” derken edebiyata içkin derin bir gerçeği de dile getiriyordu. “Etik değer”lerden uzaklaşmak, hele edebiyatta, “değer harcama” gibi bir aptallıkla yıkıma ve sonuçta edebiyatın çöküşüne neden olmaktadır.

 

Aristo, Kant, Schopenhauer ve Nietzche, etik sorununa kafa yormuş en önemli düşünürlerdir. Bu düşünürlere göre etik, genel anlamda ve mutlak anlamda “iyi” olduğu düşünülen ya da insanların kendilerine göre rehber aldıkları ilkeler bütünüdür.

 

Peki eleştirmenin etik “kaygı”sı ne olmalıdır? Önce, Ortaçağ insanından daha aç gözlü insanların yaşadığı –sanayi kapitalizminin şeyleştirdiği– çağımızda, “estetik derin düşünme kaygısı”nı asla bırakmamalı, çıkar gözetmemeli, “teknik olan” ile “etik olan” arasındaki dengeyi iyi korumalı ve insanlığın nereden gelip nereye gittiğinin bilincinde olmalı; yüreğini hep ezilenden ve kalabalık kütlelerden yana koymalıdır düşüncesindeyiz.

 

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Komün Gücü adlı ilginç kitabında Morgan'ın bulduğu komün dönemi insan davranışlarının, karakterinin bugünkü insandaki izlerini araştırıyordu. İnsanlık sınıflı topluma geçeli şurada kaç bin yıl olmuştu? Oysa insanlık  tam 2 milyon yılı, bir anlamda –insanlık– tarihinin % 99'unu komün halinde yaşayarak geçirmişti. William Faulkner de ünlü Nobel ödülü konuşmasında buna değinir: Her edebiyat yapıtında olması gereken “aşk”, “sevgi”, “vicdan”, “onur”, “öfke”, “yardımlaşma duygusu” gibi insani değerler bize komün döneminden gelen kalıtlar, insanı insan yapan erdemlerdir. Eleştirmen bu “altın çağ”ı belleğinden hiç silmeyen, hep bir özlem olarak taşıyan adamdır.

 

Modern eleştirinin kurucusu olduğu artık tartışılmayan Charles Baudelaire, "Eleştirmen, taraflı, tutkulu olmalı" diye yazarken bu "taraf"ın, etik değerler olduğunu söylediğinden kuşku yoktur.  "Gerçek anlamda eleştiri, nesnesine doğru şekilde odaklanabilmek, yani bir varlık nedenine sahip olmak için taraflı, tutkulu, siyasi olmalı; yani dışlayıcı bir bakış açısına sahip olmalıdır. Elbette, en geniş ufukların önünü açan bir bakış açısı olması kaydıyla!" (Modern Hayatın Ressamı, s. 148)

 

 

ELEŞTİRMEN KİME DENİR?

 

Burjuvazinin ilk ortaya çıktığı dönemlerde eleştirmen, “Aylak, işsiz, ama söyledi mi tam söyleyen, doğruyu söylemenin dışında başka amaç gütmeyen adamlar” olarak nitelenirdi. Raymond Williams, “Çoğu eleştirmen doğal bir şövalyedir” diye yazıyor. Nazım Hikmet, “Münekkidin en kötüsü bile müspet iş yapar” demişti. 

 

Bana göre en büyük ilk eleştirmenlerimizden biri Nefi'dir. 1572 yılı doğumlu şairin lakabı, “Dilini tutamayan adam”dı. Bu yüzden gençlik adı “Faydasız adam” anlamına gelen Zari'ydi. “Hiciv” eserleri dünyanın en tehlikeli metinleridir. Eleştirel bilince sahip, bunu da edebiyatla yapan ve bu yüzden kellesi giden (1635) belki de tek insandır.

 

Freud, “Bütün sanatçılar ruh hastasıdır” inancındaydı. Bunu bilemem ama eleştirmenlerin bu tanıma uyacağına inanıyorum.

 

Türkiye'de onlarca yazar ve şair eleştiri işini gönüllü olarak yapıyorlar. Türk edebiyat eleştirisini geleneksel usullerle yerine getirmeye çalışıyorlar.  –Şairin, sonradan konan adı Nef'i, “Yararlı adam” anlamındadır!–

 

 

KANT ve TÜRK EDEBİYATI ELEŞTİRİSİNİN KARAKTERİ NASIL OLMALI?

 

Kant'ın ünlü sözüden, “Du kannst, den du sollst!” (Yapabilirsin -görevini- çünkü -yapmak- zorundasın!)dırdan yola çıkarsak bir eleştirmen, eleştiri işini, “eğilim” duyduğu için mi, “kişisel çıkar”ı için mi yoksa “ödev” olarak mı yapmalı sorusunu sormamız gerekir.

Bana göre etik anlayış, “ödev” güdüsüyle "yapmak"tan geçiyor.

 

Almanlar'ın eleştiri anlayışı da oldukça cevval ve sert. Prof. Dr. Gürsel Aytaç'ın aktardığına göre, Walter Benjamin, eleştirmenler için, “Taraf tutmayan açmasın ağzın!”, “Ancak mahvetmesini bilenler eleştirebilir!” demiş. 

 

Ben Nurullah Ataç'ın dilini anımsayınca, Türk edebiyat eleştirisinin, Alman eleştiri geleneğini dikkate alarak daha da anlamlı hale geleceğine inanıyorum. Yine Tery Eagleton'un Eleştirinin Görevi adlı yapıtında belirttiği gibi: " Eleştiriye modaya göre yeni görevler icat etmek değil, ona geleneksel görevlerini anımsatmak gerekir."!

 

Türk edebiyatını ayağa kaldırmak, edebiyatımızı gazete köşe yazarlarının ve kitap eklerinin şerrinden korumak ancak böyle olanaklıdır.

 

 

Ahmet Yıldız

 

Gerçekedebiyat.com