Bir Kitap Bağımlısının Notları - 7 / Ali Ulvi Özdemir

 Bir Kitap Bağımlısının Notları - 7 / Ali Ulvi Özdemir

18 Şubat 2013 - 4422 kez okundu.

88- 2012 yılı geride kalınca İmge Kitabevi’ne taksitli kitap almak üzere hesap açtıralı 25 yılı da geride bırakmış oldum. Üniversitenin ilk yılında, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, Ankara’yı ve dünyayı, yeni yeni keşfetmeye çalışan bir genç delikanlıyken, üst sınıftan Mülkiyeli bir ağabeyim, sanki bu fakültede öğrenci olmanın bir zorunlu aşaması gibi beni götürüp üye yapmıştı. Adı Cezmi Aksoy olan bu arkadaşımı neredeyse 20 yıldır görmedim. Onun sayesinde istediğim kitabı alıp 6 taksitle ödeyebilme hakkına sahip olmak bugün bana hala inanılmaz bir olanak gibi görünüyor.

 

 

89- O zamanlar sizi peşine takıp, pasajların alt katlarına sıkışmış, kendinize kalsa yıllar içinde ancak keşfedebileceğiniz sahaflarla, kitapevleriyle tanıştıran arkadaşlarım vardı. Klasik romanları okumak öğrenciliğimizin sanki doğal bir aşamasıydı. Onları bitirenler için “Joyce oku, Virginia Woolf oku” diyen üst sınıftan arkadaşlarımız eksik olmazdı. Daha Joyce’un efsanevi kitabı Ulysses, Türkçeye bile çevrilmemişti. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ve Dublinler ile yetinmiştik. Daha sonra Ahmet Cemal’in çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı Ulysses, Geçenlerde Norgunk Yayınevi Ulysses’in kırmızı kapaklı çok gösterişli bir baskısını çıkardı. Özel bir zaman ayırıp bu ünlü romanı okuma isteğimi kamçıladı bu yeni baskı.

 

 90-1980’lerin ikinci yarısında, İmge Kitapevi, bugün Mülkiyeliler’in yan tarafında hala var olan küçük yerindeydi. Sonradan aynı cadde üzerinde daha büyük olan bugünkü şube açıldı, ama o eski İmge, önünden geçerken beni hala içeriye davet edecek çekiliktedir. Mülkiyeliler Birliği durdukça, o ilk günkü İmge’nin de orada kalması gerekir diye düşünürüm.

 

91-Ankara’da, Kızılay Konur Sokak’ta, İmge Kitapevi’nin üstü aynı zamanda çoğunlukla üniversite öğrencilerinin ve benim gibi orta yaşlı müdavimlerin gittikleri bir kafeteryadır. Benim yıllardır oturmayı tercih ettiğim, pencere kenarındaki masanın numarası 59. (Bu masanın numarasının 61 olmasını çok isterdim!) Kafeteryada masaların arkasında bazı ünlü yazarların fotoğrafları ve sözlerinden oluşan büyük levhalar vardır. 59 numaranın arkasında Virginia Woolf vardır.

 

Geçenlerde her zamanki masam doluyken içerlerde bir yere oturmak zorunda kaldım. Yeni satın aldığım ve Dipnot Yayınevi tarafından yayınlanmış, Gerasimos Augustinos’un Küçük Asya Rumları, 19.Yüzyılda İnanç, Cemaat ve Etnisite adlı kitabı okuyordum. Bir ara başımı kaldırıp baktığımda Octavio Paz levhasının olduğu masaya oturmuş olduğumu fark ettim. Hemen yanında da Celine’nin levhası vardı. Levhada Octavio Paz’ın şu sözleri yer alıyordu. Daha önce dikkatimi çekmemiş olan şözler şöyleydi: “Özgürlük ve Demokrasi birbirine eş değer kavramlar değilse bile birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Özgürlüğün olmadığı bir demokrasi despotizm, demokrasinin olmadığı bir özgürlük ise kuruntudur.”

 

Demokrasiden, demokratikleşmeden, demokrasi yolunda ilerlemeden söz ederken, çoğunlukla bu kavramın özgürlüklerle ve kendimizi daha özgür hissedebilmekle olan ilgisinin düşünülmediğinin epeydir farkındaydım. Postmodern bir faşizmin, demokrasi giysisini pek güzel taşıyabileceğini görüp, siyaset bilimine katkı yapabilecek olgusal zenginlikle kuşatılmış bir zamanda ve mekanda yaşadığımızı düşünürken,  söylemek istediğimin en güzel haliyle söylenmiş olması, bir yalnızlığın paylaşılması gibi geldi. Bu sözlerin, yaşadığımız ülkede, “ileri demokrasi” söylemi altında özgürlüklerin giderek kemirildiği  bir dönemi teşhis eden ve toplumlar karanlığa gömülmek üzere olduğunda nitelikli edebiyatın her zaman “uyandırıcı” etkisini vurgulayan en iyi sözler olabileceğini düşündüm. Öyleyse en büyük pankartta her zaman şu sözler yazılmalı: ÖZGÜRLÜK İSTİYORUZ!!! Kitaplara özgürlük, sözlere özgürlük, düşünceye özgürlük, giysilere özgürlük, kendimiz olabilmeye özgürlük, yaşam biçimlerine ve tercihlerine özgürlük…Bu arada Yalçın Küçük Hoca’ya da özgürlük. Ve bütün düşünce adamlarına da özgürlük. Düşüncelerini beğenmediğimiz insanlara da özgürlük.

 

92-2012’nin son günlerinde Aydın Büke’nin Mozart Bir Yaşam Öyküsü  adlı kitabı yeni yüzüyle ve biçimiyle Can Yayınları arasından çıktı. Bu kitabı yine Can Yayınları’ndan daha önce çıkmış Maria Publig’in Mozart, Dehanın Gölgesinde adlı kitabın yanına yerleştirdim. Amadeus filminden sonra klasik müzik sevenlerin daha da merak ettikleri bir besteci oldu sanırım Mozart. Bu tür kitaplar müzük bilgimizi ve sevgimizi daha da olgunlaştıracak nitelikte kitaplar.

 

93-Mozart, 35 yıla sığan kısacık yaşamına kıyasla, her biri birbirinden enfes nitelikte eserleriyle inanılmaz üretken bir besteci. Bunu klasik müzikle ilgilenenler bilir. Ancak bestecilerin tüm bestelerinin  sürelerinin, yıl olarak ortalama beste sürelerine bölünerek elde edilen bir istatistiğe göre Mozart, her yıla düşen eser miktarı saat/yıl endeksinde, Franz Schubert ve Henri Purcel’in ardından 3. sırada. Birinci sıradaki Schubert (1797-1828) 18 yıllık ortalama beste süresine karşılık 134 saatlik beste  ve 7.4 saat/yıl istatistiğiyle birinci, Henr Purcell (1659-1695) 16 yıllık ortalama beste süresine karşılık 116 saatlik beste  ve 7.3 saat/yıl istatistiğiyle ikinci, Mozart (1756-1791) ise 29 yıllık (bu hesapla 6 yaşında bestecilik hayatı başlamış oluyor!) ortalama beste süresine karşılık 202 saatlik beste ve 7.0 saat/yıl istatistiğiyle 3. sırada yer alıyor. Buna karşılık Beethoven’le birlikte (Bukowski, Beethoven’in  senfonilerinin sayısının sadece 9’da kalmasına hayret eder bir satırında) dünya üzerinde en tanınmış klasik müzik bestecisidir. Beethoven (1770-1827) ise 35 yıllık beste süresine karşılık 120 saatlik beste süresi ve 3.4 saat/ yıl istatistiğiyle en verimli besteciler listesinde 7. sırada.

 

Bu ilginç liste 25 yıl önceki bir gazete kesiğinden. Hangi gazete olduğunu not etmemişim. Listeye göre, 1864-1949 yılları arasında  80 yıllık bir ömür süren ve ilk bestesini 12 yaşında veren, 68 yılla en uzun beste süresine sahip besteci, verimlilikte 18.sıradaki Richard Straus. Buna karşılık 54 yılık beste süresi içinde ve verimlilikte de 4. sıradaki Joseph Haydn (1732-1809), ürettiği 340 saatlik beste ile bu alanda birinci sırada. Bu listeye göre  çağdaş bestecilerin daha az üretken olduğu anlaşılıyor.

 

94-Yazarların üretkenliğini ölçmek daha zor. Kitap sayısı da sayfa sayısı da nesnel bir ölçüt oluşturmayabilir. Yayınlanmış eserlerdeki sözcük sayısı ise farklı diller ve alfabeler yüzünden ortak bir ölçüte indirgenmiş sayılamaz. Üstelik bir yazarın yayınlanmamış eserlerini onun üretimine katmalı mı, o da ayrı bir sorun. Ayrıca edebiyatta edebi değer sahibi eser ya da popüler kitap ayrımı da kıyaslamaya engel olabilir. Bu açıdan bir zamanların aşk kitapları kraliçesi Barbara Cartland’ın 500’e yakın kitapla erişilmez bir rekorun sahibi olması mümkün. Ancak günde, daktiloyla, 60 ile 80 sayfa arasında yazan ve hiç düzeltme yapmayan (bu amaçla daktilosunun şeridini en sık aralıkla yazmaya ayarladığı söylenir) Georges Simenon’un 450 eserle sıralamada iddialı olabileceğini de unutmayalım.

 

Okuduğum bir kitapta (adını söylemek istemiyorum) Quentin Smith adındaki Amerikalı bir filozof için “o kadar üretken bir yazardır ki, biten makalelerini ve kitaplarını yayıncılara göndermeyi unuttuğu söylenmektedir.”  cümlesine rastlayınca bu konuda ölçüt bulma sorununun çok daha çetrefil olabileceğini düşündüm.

 

95-Yazdığı kitapların yüksekliğinin yazarın boyuna oranı ölçütü kullanıldığında bu alanda Aziz Nesin’in açık ara önde olduğunu düşünüyorum. Yalçın Küçük ve Enis Batur ise yazdıkları kitapların tamamını sayamayacak kadar çok sayıda kitap yazmış en önde gelen iki yazarımız olarak listeye dahil edilmeli.

 

Bir keresinde Yalçın Küçük’ün “Dostoyevski’nin yazma hızından daha hızlı bir biçimde bilgi verici kitaplar yazıyorum” diye yazdığını hatırlıyorum. Böylece ölçüt sorununu boyutlandırmış oldu. Yalçın Hoca Küfür Romanları (yakınlarda Mızrak Yayınları’nca yeni ve daha gösterişli baskısı yayınlandı) adlı küçük hacimli çalışmasını sadece 7 günde yazmıştı. Daktilo çağında, önündeki bir sehpanın üstündeki küçük bir daktiloya eğilerek yazılarını yazdığı dönemde “günde 3 ile 5 sayfayı doldurduğunda o günü verimli geçirmiş olduğunu söyleyebileceğini” belirtmişti, bir keresinde. Özellikle hayatını kazanmak için daha hızlı yazmak zorunda kaldığı 1983-1989 arası dönemi en verimli dönemidir Yalçın Hoca’nın kanımca. Aydın Dilekçesi’ni 12 Eylül faşizmine karşı toplumsal bir tepki hareketine dönüştüren en önemli aktörlerden biri olarak, yargılandığı davalardan ve göz altılardan fırsat bulduğunda, kütüphanelerle evi arasında mekik dokumayı ihmal etmeden bu süre içinde Küfür Romanları dışında Estetik Hesaplaşma, Bir Soran Olursa, Quo Vadimus- Nereye Gidiyoruz, 21 Yaşında Bir Çocuk Fatih Sultan Mehmet, İtirafçıların İtirafları, Davalarım, Ermeni Rahiple Mektuplaşmalar ve her biri ortalama 750 sayfa olan 5 cilttlik Aydın Üzerine Tezler 1830-1980  adlı çalışmalarını yazdı.

 

Yalçın Küçük’ün eserleri için yazdığı önsözleri apayrı bir değerdedir. Bundan tam 25 yıl önce, 1988’de, Aydın Üzerine Tezler’in 5. cildinin önsözünde yazılmış ve benim altını çizdiğim bazı satırlar:

 

“Gecekondu odalarında Dostoyevski ve Stendhal okunmasını istiyorum.”

 

“İkinci Dünya Savaşı sonunda Hitler Ölüyor. Ancak gözleri bakıyor. Hitler’in gözleri baktığı sürece Hitler ölmemiş oluyor. Ne dünyada ve ne de Türkiye’de aydın düşünce henüz yenemiyor.”  (Ya bugün???)

 

“Geçmişi doğru olmayanın geleceğinin sağlam olacağına inanmıyorum. Geleceğe güveniyorum ve geleceği istiyorum.” (Ya bugün? Şimdi bile istemiyor gibi görünüyor mu?)

 

“Aydın üzerine çalışmalarımdan bir sonuç çıkarıyorum: Türkiye aydını, bu düzenin nimetlerinden hoşnuttur. Düzenle cilveleşmesini muhalefet sanıyor ve göstermeye çalışıyor.” (Ya bugün? Çoğu aydın geçinen insana baktığımızda ne görüyoruz? Değişen ne?)

 

“Türkiye toplumsal aktivitesi, on yıllara sıkışmış bir hiper tansiyon yaşıyor. Hiç bir on yıl, öncekilere uymuyor.” (Umarım önümüzdeki on yıl geçen on yıldan farklı olur.)

 

“Türkçeyi ve dili seviyorum. Türkçenin gelişmesi için, yapısının geliştirilmesi ve daha esnek ve boğumlu yapılması gerekiyor; buna ek olarak kavramlaştırmayı ve soyutlamayı çok artırmak gereği ortaya çıkıyor.”

 

“Türkiye aydınını sığ düşüncelerin tutkulu fedaileri olarak görüyorum. Türkiye aydını, düşünce korkağıdır.”

 

“İnsan doğuyor, büyüyor, gelişiyor, aydın oluyor, sonra solculuğa terfi ediyor.”

 

“Alaylı bir hukukçu oldum; boş zamanlarımda mahkemelere gidiyorum. Tersini de söyleyebilirim; mahkemelere gitmediğim zamanlar kitap yazıyorum.” ( Bu durum bugün de değişmemiş görünüyor.)

 

96-Yalçın Küçük Hoca 1938 doğumlu, demek ki şimdi 75 yaşında ve halen tutuklu olarak Silivri hapishanesinde. Geçenlerde bir ameliyat geçirdi. Buradan geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum Yalçın Hoca’ya. Ne yaptıysa, ne söylediyse ülkesi ve insanı için yaptı. Umarım en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşur.

 

97- Kurgu Dünyada Şubat Ayının Tarihi:

 

* 19 Şubat 1916’da John Fowles’in Büyücü romanında Medyum Conchis’in sevgilisi Lily, bu tarihte sabaha karşı öldü. Lily o dönemde Birinci Dünya Savaşı sırasında Londra’da bir hastanede çalışmaktaydı. Tifoya yakalandı ve kurtulamadı.

 

 * 23 Şubat 1981’de Paul Aster’in New York Üçlemesi’nin üçünü kitabı olan Kilitli Oda’nın kahramanı ile karısı Sophie’nin, New York’ta adını Sophie’nin dedesinin adından alan 2.çocukları Paul dünyaya geldi. 

 

Şimdilik bu kadar. 13’ün bir katı olmayan bir sayıda duruyorum.

 

 

Ali Ulvi Özdemir

 

Gerçekedebiyat.com