Ak düşmemişti hiç annemin saçlarına... / Selçuk Ülger

Ak düşmemişti hiç annemin saçlarına... / Selçuk Ülger

13 Mayıs 2019 - 2595 kez okundu.

 

Gece yarısı Emile Zola Bulvarı'ndaki küçük odasından sarsak adımlarla ayrılıp, evinin biraz ötesindeki Mirabeau Köprüsü'ne gelir şair. Demir köprü, şairin son üç yılı gibi ıssız ve sessizdir...

Serin nisan rüzgârının üşüttüğü çıplak boynunu ceketinin yakalarıyla usulca kapattıktan sonra, korkuluklara tutunup dalgın gözlerle akıp giden Seine Nehri'ni izlemeye koyulur...

Köprüden tek tük geçen insanlar, yaşama son kez bakan bir büyük şairi değil, kendi kendine bir şeyler mırıldanan tuhaf bir adamı görmektedirler.


İngeborg Bachmann-Paul Celan

Bir süre sonra köprüdeki son ayak sesleri de kesilir. Kıyıda, ay ışığı altında kıpırdaşan ağaçlarla ve Seine sularıyla baş başa kalır şair. Kırk dokuz yıllık yaşamının tek fırtınasız limanına, çocukluk günlerinden kalma solmuş anı kırıntılarına bir kez daha demir atar iç geçirerek...

Doğduğu kent Czernowitz'in taş sokaklarında neşeyle koşturduğu günlere gider ilkin, sonra küçücük elleriyle evlerinin ahşap sokak kapısını aralar; yanağını sevgiyle okşayan komşu kadınlar, mutfaktaki yemek kokusu, yatağının altındaki tahta oyuncakları... herşey bıraktığı gibi yerli yerince durmaktadır...

Ve birden, yastığına parlak yıldızlar gibi Almanca ninniler yağdıran güzel annesinin yumuşak sesi çınlar kulaklarında. Gözleri kendiliğinden kapanır şairin.

''Akçakavak yaprağınla ak-pak bakarsın ya karanlığa
Ak düşmemişti hiç annemin saçlarına.''

Uzun sürmez ninnilere yolculuğu...

Wehrmacht'ın rap rap sesleriyle titrer odasının penceresi bir gece. Ansızın el değiştirir doğduğu kent. Dipçiklerle un ufak edilir sıcak yuvaları. Sırtında küçük bir bohça vardır son sarıldıklarında annesinin, babasının elinde tahta bir bavul...


Paul Celan şiir okurken

Kalın kitapları alınır şairin ellerinden, zorunlu çalışma kamplarının kazma küreği tutuşturulur. Ölüm kusan kötülüklere açılan yol inşaatlarında geçer iki yılı ömrünün...

Bir dost yardımıyla kurtulur ölümün soğuk elinden; fakat kursağında kalır yaşama dönme sevinci...

Ukrayna Mihailovka Alman Toplama Kampı'nda açlığa ve tifüse yenik düşmüştür babası. Aynı kampta, bir Nazi kurşunuyla yığılıp kalmıştır karlar üstüne sarışın annesi.

''Kara hindiba Ukrayna ne kadar yeşil.
Sarışın annemse dönmedi yurduna''

Annesine babasına sahip çıkamamışlığın ağır suçluluk duygusu, kapkara bir yazgının kağıda dökülemeyen zor dizeleri gibi kemirir durur sancılı yüreğini şairin...

El değiştiren kentler, el değiştiren ülkeler arasında sıkışmış kalmıştır yirmili yaşları.

Bir kış gecesi kaçar yaşama yeniden tutunduğu Bükreş'ten. Önce Budapeşte'ye, oradan Viyana'ya geçer. Yüreğine can suyu veren bir sevda bulur Viyana'da. Alp eteklerinden okumaya gelmiş şiir sevdalısı bir kızdır sevgilisi. İkisi de, Cafe Raimund'ta, Cafe Hawelka'da ünlü yazarların, şairlerin toplandığı masalarda yer bulacak kadar yetkindirler edebiyatta. Göz göze okunan şiirlerle derinleşir sevdaları. Fakat, yeni biten savaşın koyu gri bulutları aralanmamıştır hâlâ Viyana göğünden. Aradığı huzuru burada da bulamaz şair. Umutsuzluğunun, yersiz yurtsuzluğunun yeni ilacı olacaktır Paris. Bir öpücük kondurur sevdiği kızın dudağına ve bir yaz günü ayrılır Viyana'dan...

''Yağmur bulutu, kaynağın kurudu mu?
Benim sesssiz annem ağlar tüm insanlara.''

Paris damgalı mektuplar, sevgiliye adanmış yeni şiirleri, özlemleri, güzel sözleri, kırıcı sözleri, buluşacakları kentlere yolculuk planlarını, dost evlerinin adreslerini taşır yıllarca Viyana'ya.

Viyana damgalı mektuplar, Parisli şairin alt üst olmuş ruhuna dokunan bir kadının narin ellerini, sevgi dolu seslenişlerini, umuda çağrı çığlıklarını taşır yıllarca Paris'e. 

Savaş sonrası Almanca edebiyatın ışığıyla aydınlattıkları çalkantılarla dolu bir birlikteliktir aralarındaki. Bazen seyrelir mektupları. Bazen tümden kesilir. Bazen bir telefonla alevlenir söndü sandıkları sevdaları; sonra bir kez daha biter. Aralarındaki ruh ikizliği hep sürecektir ama.


Mirabeau Köprüsü

Parisli, zarif, dingin bir kadına tutulur şair. Evlenirler. Bir oğulları olur.

Şiirleri, oğlundan daha hızlı büyür şairin.  ''Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır.'' diyen ünlü filozofu bile sarsan, şaşırtan derinliktedir dizeleri. Bir süre sonra yirminci yüzyılın Almanca yazan en büyük şairleri arasında sayılır adı. Almanya'da birbiri ardına yayımlanır kitapları. Büyük ödüller verilir şiirlerine. Konuşmalar yapması için davet edilir anne-babasını katledenlerin ülkesine. Reddetmez, gider. Fakat, her ziyareti geçmişine acı dolu bir yolculuktur...

Ödül törenlerinde okuduğu şiirlerine burun kıvıran, ''Goebbels gibi okuyor!'' diye alaya alan, o şiir okurken aralarında sesli sesli konuşan Alman edebiyatçıları görmezden gelemeyecek kadar duyarlıdır artık gözleri. Binlerce yıl öteden duyulacak büyük acıların çığlıkları altında bile koyuluğunu yitirmeyen bir kıyıcılık hastalığıdır ödül aldığı salonlarda kederle izlediği...

'Çember-yıldız, bağlıyorsun o altın kurdelayı
Bir kurşunla annem aldı kalbinden yara.''

Çalışma masasının çekmecesinde duran ağır ilaçlarını günlerdir almamıştır şair. Bu yüzden akıp giden Seine suları gibi bulanıktır bilinci. Psikiyatri kliniğinin basık odalarında geçen ayları, sevgili karısını bıçaklamaya, boğmaya kalkıştığını ayrıntılandıran sayfalar dolusu can sıkıcı doktor raporları, süreğen sağaltımlar, ilaçlar... her ziyarette oğlunun ve karısının üzgün ve tedirgin bakışları, ürkek kucaklayışları, nazi kamplarındaki zor günlerinden daha çok bunaltmıştır ruhunu şairin...

Ayrı yaşadığı karısı ve on beş yaşına basan sevgili oğlu birkaç semt ötede derin uykularındadır şimdi. Oğlunu gidip bir kez daha görse, kucaklasa, koklasa... Karısının sevgi dolu bakışları yeniden aydınlatsa gözlerini. Ve yıllardır her yerde sesini aradığı annesi, son bir kez ninni söylese kaybolduğu gökyüzünden... 

Tutunduğu korkuluk demirleri iki buz parçası olmuştur artık şairin ellerinde. Usulca çözer titreyen ellerini, gömülür gider Seine'nin soğuk sularına...

''Meşe kapı, kim çıkardı rezelerinden seni?
Benim tatlı annem gelmeyecek bir daha.''

NOTLAR:

Şair: Paul Celan. Doğ. 1920  Czernowitz/ Romanya (Şimdi Ukrayna)
Ölüm.  20 Nisan 1970 / Paris - Mirabeau Köprüsü/ İntihar. 

Viyanalı şair: İngeborg Bachmann. Doğ. 1926 Klagenfurt /  Öl.  1973 Roma. (Yangında)

Şairin karısı: Gisèle Lestrange. Doğ. 1927 Paris. Ölm. 1991 Paris.

Şairin oğlu: Eric Celan. Doğ. 1955 Paris.

Yazıdaki şiir:  Akçakavak. Paul Celan. (Espenbaum)

Şiirin çevirisi: Prof. Gertrude Durusoy –  Ahmet Necdet

(Bilgi Notu: Bu yazı, Tuna Degisi  Mayıs- Haziran 2019 sayısında yayımlanmıştır.)

Selçuk Ülger
GERCEKEDEBİYAT.COM