Bir dil yarası / Engin Korelli

Bir dil yarası / Engin Korelli

19 Nisan 2019 - 965 kez okundu.

İşe gitmek için, metroya indiğimde, ayakkabımın bağının çözüldüğünü fark ettim. Her nedense, yaş geçti, ben hâlâ uzun, kara potinimi bir kenara bırakmadım, bırakamadım. Sabah çıkıp giderken sırtımı yavaştan ısıtmaya başlamış güneş, akşam eve gelirken insanı tepeden tırnağa ıslatan bir yağmur. Alıştık artık, yıllarca yabancısı olduğumuz iklimlerin havasına, suyuna... Bir yabancılığımız vardı, bizi diğerlerinden ayıran, artık o bile kalmadı. Dilini dişini konuşur olduk buraların; ekmeğini özler, kahvelerini arar olduk uzaklaşınca. Bu nedenle geçenlerde, kendi kendime de söz verdim bu kentle barışmaya. "Seni seviyorum" dedim kente. Duydu mu? Bilmiyorum. Duymasını istiyor muydum? Onu da yanıtlayamam.  Yalnız bir bildiğim varsa, o da bunu söylemekle kendimi bir yerlere yerleştirmiş oldum.

Metro istasyonuna inen uzun merdivenleri geçip, duvar boyunca dizilmiş kırmızı oturaklardan birisine sıkıştım. Sağımda ve solumdaki oturaklarda insanlar, değişik dil, ayrı ten ve görünüşleriyle sıralanıyorlardı. Oturur oturmaz da ayakkabımı bağladım. Sonra da koltuk altında tuttuğum gazetemi çıkarıp okumaya koyuldum.

Bu günlerde gazetelerde ilgimi çeken konu, İranlı edebiyatçı Farkuhi'nin başına gelenler, onun üzerine çıkan haberlerdi. Bu olay beni hem üzüyor hem de bizim ülkemizde de edebiyatçıların, sanatçıların başlarına aynı tür olaylar geldiği için, özel bir önem kazanıyordu.

Farkuhi, kardeşi ile birlikte Iran Gizli Haberalma Örgütü tarafından ortadan kaybedilmişti. Bundan birkaç gün önce de gazetelere Almanya'da yaşayan karısı tarafından sızdırılan bir mektupta, Farkuhi başına gelenleri anlatıyor, "İran gibi totaliter bir ülkede, herhangi bir metin yazmanın, hangi tür bir suçlamayı göze almak demek" olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. "Ajanlık, vatan hainliği" gibi ayakları yere basmayan kimi vahşi normlar ve yasalarla karşı karşıya getirilen yazar-çizer-entelektüel kesimin, hangi tehlikeler içinde yaşamak zorunda olduğunu da dünya kamuoyuna gösteriyordu.  Bu bize de yabancı olmayan bir suçlamaydı ve bizim de bir ulusal "vatan hainimiz" vardı; hâlâ kemikleri kendi doğduğu ve vasiyet ettiği ülkeye getirilemeyen. Uluslararası yankılara karşı İran hükümeti: "Bir İran yurttaşı hakkında, yabancılara bilgi vermek zorunda olmadığını..." açıklamıştı.

Ben, gazetede bu yazıyı okurken, sağımda oturan genç kız çantasından çıkardığı bir mektubu, yanındaki kız arkadaşına yüksek sesle okumaya başladı. Ben de o an okuduğum yazıyı durdurup okunan mektuba kulak kabarttım. Yalnız bu dilin hangi dil olduğu konusunda bir açıklama yapmak birkaç açıdan önemli sanırım.

Kızcağız yazıyı okurken, dilin yapısı ve vurgusu çok hoşuma gittiği için, kulak kesilip üzerine düşünmeye başlamıştım. Genç kız hem mektubu okuyor hem de kimi yerlerinde durup arkadaşıyla anlamadığım bir dilde, üzerine konuşup, yorumlayıp gülüşüyorlardı. Ben ise, hem İranlı yazar Farkuhi'nin başına gelenleri okuyor hem de bir taraftan, hâlâ yanımda okunan mektuba kulak kabartıyor, "ne güzel bir dil bu yahu!" diye iç geçiriyordum. Ne var ki, gazetedeki haberi okuyup bitirdiğimde, hangi dil olduğu konusunda az çok bir bilgim vardı.

Vurgusu bana, İslav dillerinden birisi olduğu izlenimi veriyordu. O sırada kızın elinde tuttuğu mektuba bir göz attım. Birkaç sayfalık, elle yazılmış bir mektuptu. "ô, s, c" harflerinin üzerinde inceltme çizgileri vardı. Kiril Abecesiyle yazılı olmadığı için Rusça, Bulgarca ya da Sırpça olamazdı. O zaman Hırvat ya da Boşnakça olabilir, diye düşündüm. Yanımdaki kızlar okumalarını bitirdiklerinde, "Çok güzel bir dil, akıcı geldi kulağıma" dedim.

"Hangi dil? Nerelisiniz?"

"Hırvatız, Bosna’dan", dedi kız, biraz gururlanarak.

"Ah. Öyle mi? Ne güzel. Diliniz kulağa çok hoş geliyor", dedim.

Ne tuhaf bir dünya! Böyle bir dil üzerine düşünürken, nasıl olur da bu kadar kulağa hoş gelen bir dille insan, bir başkasını öldürebilir, yarayabilir, savaşta cesaret gösterebilir, diye korkunç sorular sıralanmaya başlamıştı usumda ve ben rahatsızlık duymuştum böyle güzel bir dili dinlemiş olmaktan. Yugoslavya savaşı! Orada geçen insanlık dışı olaylar; toplu kırımlar, sınır çatışmaları, toplama kampları, sürgünler, kurşuna dizilenler, tek tek sanki benim bu dili güzel bulmamla ilgiliymiş gibi, gözümün önünde belirmeye başladılar, ben de doğal olarak yaralandım bu olayda. Artık sesim çıkmıyordu. Kızlar da sanki daha başka şeyler söylemem gerekiyormuş, muhabbeti sürdürmem gerekiyormuş gibi bana bakıyorlardı. Kızlara dönerek, "Kusura bakmayın, çok üzgünüm " dedim.

İkisi birden "Neye" diye sordular.

Belki sussalar ve zaten gelmiş olan metroya binip uzaklaşsak, hiç birbirimizi bir daha görmeyecek, birbirimizin nedenlerini duymayacak, unutup gidecektik, savaşı, toplu kırımları, güzel bulunmuş bir dili, üzüntüyü... ne var ki, öyle kapanmadı konu.

Metroya binip de oturmak için yer bulduğumuzda, iki arkadaş "Neye üzüldünüz" diye yinelediler sorularını.
Ben de "Bu kadar güzel olan dilinize üzüldüm" dedim, artık çekingenliğimi üzerimden atarak.

"Anlamadım ne söylemek istediğinizi" dedi, mektubu okuyan genç kız ısrarla. 

Ben sustum. Onlar pür dikkat kesilmiş gözlerime bakıyorlardı. İkisi de açık bir yanıt bekliyorlardı. 

Metronun içi tıklım tıklım doluydu. Vardığımız ilk durak olan Marienplatz"da inenler, binenler olmuştu.  Bu durağı başka bölgelerden kovalanan uyuşturucu ayakçıları yavaştan yurt ediniyorlardı. Her keresinde gördüğüm sıska, kambur bir oğlan, uyuşturucunun etkisiyle, yine bir sağa, bir sola gidip geliyordu.  Kız arkadaşı olduğuna yavaştan inanmaya başladığım, beti benzi soluk bir kadın, bizim kendisini ayakta zor taşıyan oğlana tutunarak ayakta durmaya çabalıyordu. Bir başka gurup, grafitti ile doldurulmuş bir duvarın önündeki koltuklarda şakalaşıyorlardı. Ben hâlâ susuyordum. Nasıl olsa inecektim. Onun için söylemek istediklerimi aceleye getirip, sonra da ortadan sıvışmak istemiyordum. 

"Hem dilimizi çok beğendiğinizi söylüyorsunuz hem de çok üzüldüğünüzü, lütfen söyleyiniz! ne demek istediğinizi!", diye sıkıştırıyorlardı beni. Artık pes edeceğim gelmişti. Biraz üzüntülü, kızların yüzüne bile bakmadan, yalnızca ağzımdan "Nasıl olur da?", çıktı. Biraz duraksayıp "Nasıl olur da insan böyle güzel bir dille, kulağa hoş gelen bir dille savaşır? Aklım bir türlü almıyor; siz anlatın bunu lütfen. Hem de hepiniz aynı dili konuşurken. Sırp’ı, Boşnak’ı, Hırvat’ı. Nasıl oluyor da bu kadar kulağı okşayan bir dille başkalarının ölüm fermanını okuyup uyguluyorlar?" dedim. İyice üzülmüştüm. Vücudumun titreyip kasıldığını duyumsuyor, sesimin iyice çatallaştığının ayrımına varıyordum. Yalnız üzüntü değil, sinirlenmiştim de.

Metro son hızla tünellerin karanlığında akıp gidiyordu. Gözlerimin önünden çeşitli şekiller geçiyor, alanlarda parçalanan cesetler, hastanelere taşınan körpecik yavrular, "sokakta infaz edilen!" gencecik delikanlılar, daha önce çekilmiş bir fotoğraftan arta kalan son tanıklar olarak kafamı kurcalıyordu. Ölülerin anıları olmazdı, acıları da. Yalnız insanlığın anlağında, yüzyılımızın kapanış ateşleri olarak, bu kuşağın, benim kuşağımın belleğine yalan makinası gibi işleniyordu. Bir kuşak daha, kırkların kuşağı gibi, savaş resimleriyle oyalana oyalana, alışa alışa büyüyordu. Sorusuz, düşüncesiz, alışageldiği resimlerin, güncel resimlerin, kan ve işkence resimlerinin estetiğiyle. İzlerken acı bile duymayan, kanaldan kanala anlık  görüntülerin bıraktığı anlık belleklerle. Gözü yaşaran kız, çantasından çıkardığı mektubu göstererek, "Bu mektup Bosna'dan geliyor" dedi. "Kaç yıldır haber almadığım sevgilimden. Bizi, sokak çatışmaları başlayıp da tutulmuş dağlardan ateşlenen toplar sokaklarda, çarşılarda kırımlar yaparken, bir Birleşmiş Milletler otobüsüne bindirerek yurt dışına göndermişlerdi. Ben buraya gelirken, artık ondan yeniden bir haber alabileceğimi aklımın ucundan bile geçiremiyordum. Yıllar ne bir telefon ne iki satır bir mektup, onu bana bağlayan, yaşadığını ortaya koyacak bir belirti bile olmadan geçip gidiyordu. O da kalmak istemiyordu Bosna'da. Ne var ki zorunluydu. Çıkmasına olanak yoktu. Askere almışlardı. 

Kıtasına teslim olmadan önce bana: 'Bir kurşunla bir cana kıyacağıma, insan avcılığı yapıp insanlığı karalayacağıma, o kurşunu kendime sıkar, bir defa ölürüm', diyordu. Ben inanamamıştım. Gülümsemiştim, o anlatırken. Ne var ki, dediğini yapmış. Silahını kendine doğrultup ateşlemiş, herkesin önünde. Diğerleri şaşkınlıklarından ne yapacaklarını bilememişler.  Kurşun omuriliklerini parçaladığından felç olmuş. O nedenle de uzun yıllar, herhangi bir haber gönderememiş. Savaş biteli engelli arabasıyla gezebiliyormuş. Bu mektubu da bir arkadaşına yazdırtmış. Adresi aylarca uğraşıp Alman Konsolosluğu'ndan buldurtmuş. Kendisi Sırp, ben de Hırvat olduğum için, konsolosluk adresimi önceleri vermek istememiş. Ne ki sonunda başarabilmiş. Dilini kaybetmektense, yaşamını kaybetmeye hazırmış…" dedi.

Gelecek durakta, gözyaşlarımızla ve dilimizde bir yarayla ayrıldık birbirimizden.  

Engin Korelli
(Frankfurt,11.2.1997)

GERCEKEDEBİYAT.COM