Ahmet Yıldız'dan edebiyatımız hakkında açıklamalar... Mühür dergisine konuştu...

Ahmet Yıldız'dan edebiyatımız hakkında açıklamalar... Mühür dergisine konuştu...

28 Kasım 2016 - 5353 kez okundu.


 

Sayın Ahmet Yıldız, Dil Derneği Onur Ödülü aldınız. Kutlarız. Ödülü nasıl karşılıyorsunuz?

Bu günkü ödül kurumuna şiddetle karşı birisi olarak zor bir durum. Benim kabul edebileceğim iki tür ödül vardır: Yalnızca gönderdiği metne ödül verilerek edebiyata kazandırılan genç, tanınmamış kişilere verilen ödül. Ki bu ödül hayatın girdabında yeteneklerin kaybolmasının önüne geçerek yeni yazarların yetişmesini sağlayan en önemli mekanizmadır bence. İnsanlık var oldukça da vardır, var olacaktır.

Diğeri edebiyata, yazı uğraşına ömrünü adamış, karşılık beklememiş, kişisel çıkarlarını hiçe sayarak dünyanın en zorlu uğraşı olan edebiyat uğraşına gönül vermiş insanlara verilen onurlandırıcı ödül. Bu, toplumsal bilince önemli bir katkıdır. İnsanlığın bileşen parçası olan toplumun kör sağır olmadığını,  insanlık erdemlerinin daha yaşadığını kanıtlayan bir eylemdir. Onur, gurur, sevgi, saygı gibi duygular insana özgü en kutsal şeylerdir.

Ödülü alan açısından ise, bu cehennemi uğraşın içinde yalnız olmadığını, inancının doğru olduğunu, boşa çalışmadığını, tüm olumsuz toplumsal siyasal fiziksel doğal etkilere karşın insanoğlunun güvenilecek bir varlık olduğunu duyumsatması açısından önemlidir.

Ben tam artık yazarlıktan yazmaktan vaz geçecekken öykü dosyamı son bir umutsuzlukla Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’ne gönderdim. Milliyet gazetesinden birinci olduğum haberini okudum. Yeteneklerimi keşfederek edebiyatın içinde tuttu bu ödül beni. O günden beridir edebiyatın bir militanı, yetenekli bir yazarı olarak Türk toplumu içinde eyledim, hiç yorulmadan bu toplumsal göreve layık olmaya çalıştım. 


Ahmet Yıldız Vedat Türkali'nin elinden Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü plaketini alırken (Yazarlarevi, 1987- İstanbul-Nişantaşı)

Böylece bu ödül veriliş amacına fazlasıyla ulaştı. Seçici kuruldan ise tek bir kişi beni tanımıyordu, adımı bilmiyordu.

Son ödül de otuz beş yıllık usanmaz çabamın tüm yorgunluğunu aldı gitti, daha çok çalışmaya sıfırdan başlatacak bir güç verdi.

Günümüz ödüllerine niçin karşısınız?

Dediğim gibi yayınevlerinin “piyasa” ağı için çalışan mekanizmalar haline geldi. Seçici kuruldakiler hep aynı kişiler. Yemeğin tadı hep fast food. Edebiyata bir katkısı yok bu ödüllerin. Ahbap çavuş ilişkileri içinde ilk sayfası bile okunmamış kitaplara verilerek yayınevlerine boncuk dağıtmaktan öte bir işlevsel değeri kalmadı maalesef. Uzun vadede ne yayınevine, ne yazara, ne okura bir katkısı kalıyor. Aksine kütleştirip kurutuyor, okuru uzaklaştırıyor. Adlarını iyi bildiğimiz bu gruba ait yazar ve şairlerin ödül verdiği yapıtlar nedense tatsız tuzsuz… Bu ödülleri almamak almaktan daha büyük ödül haline geldi.

Türk Edebiyatının durumunu nasıl görüyorsunuz?

Geçen günlerde Erdal Öz edebiyat ödülü verildi Orhan Koçak’a. Oradaki konuşmasında edebiyatımızın ikiye ayrıldığını söyledi. Bu düşünce bende vardı ama böyle keskin bir ayırımın “karşı taraf”tan itiraf edilmesi hoş oldu.

Türk dilini kullanıp kendine "Türk" demeyi ayıp sayan, Cumhuriyet değerlerine, Atatürk devrimlerine her fırsatta saldıran Türkiyenin meşruiyetini sorgulayan, Aydınlanma değerlerine düşman neoliberal saldırı döneminin "Türkiyeli!" yazar ve şairleri, yayıncıları, dergi yönetmenleri... (Bu yıl içinde Varlık'ta Aşık Veysel hakkında üç sayfa yazı yazıp bir kez olsun "Türk" sözü geçirmeden yazısını tamamlamayı başarmış ünlü bir şairimiz var!)

Diğer tarafta Türkçenin, Türk edebiyatının onurlu yükselişinin devamı için hem dil kullanımına, hem yayınlanacak yazar ve şairleri kılı kırk yaran titizlikte elemeye özenli, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ilkeleriyle, tarihiyle, diliyle sorunu olmayan 1980'lerin başına kadar gelmiş Türk edebiyatının temsilcilerini öncü bellemiş hem Avrupa hem Anadolu Aydınlanma mücadelesine saygılı yazar ve şairler... (Yayıncı, edebiyat dergisi diyemiyorum, çünkü yok!)

Birincileri dönersek: Türkiyenin en güzel kentlerinde yaşayıp vatandaşlığın tüm haklarını cömertçe kullanan bu yazar ve şairlerin kendilerini, 
dilini kullanarak şiir roman yazdıkları milletten saymamaları, dünyada görülmüş bir şey değildir. Edebiyatımıza egemen olan, yayınevlerimizi yöneten bu gaspcılar halkımızı edebiyatsız bir halk yapmıştır. Bir başka deyişle edebiyatımızın adı (-Türk edebiyatı-) ve tüm edebiyat kurumlarımız uzaylılarca istila edilmiş durumdadır!

Türkleri (halkını!) dünyanın en katil, en katliamcı, geçmişiyle yüzleşmesi felan mutlaka gerekli burnu sürtülesi bir millet olarak gören tuhaf yazar-şair-gazeteci-dergici topluluğunun hegemonyasında bir edebiyatla karşı karşıyayız...

Toplumumuzun % 90’ının kendisini “Türk” olarak görmekten gocunmadığını düşünürsek, bu adı kullanmaktan imtina eden, "kerhen" Türkçe yazan bu “Türkiyeli” “öykücü”lerimiz, “romancı”larımız onlara saygı ve sevgi beslemiyor demektir. Hayır, bu duygu içinde de olmayabilirler ama onların dertlerine tasalarına geleceklerine duygularına düşüncelerine ilgi göstermiyorlar demek asıl korkuncudur. Dünyanın hiç bir edebiyatında görülmemiş bir şey bu. 
Burada büyük bir yabancılaşma sorunu var. Alman şair Goethe'nin Almanca'yı kerhen kullandığını düşünebilir miyiz? Dünyanın her yerinde Aragon Fransız şairdir, Lorca İspanyol, Nazım Hikmet Türk! 


Bu durum edebiyatımız için büyük bir kriz. Çoğu emekçi yoksul Türk halkının edebiyatsız kalmış olması anlamında yani. Ama belki de amaç bu. Bunca yazarlık yeteneğinden yoksun cahil güruhun kitaplarını basmak, onlara ödül vermek, bu özensizlik nasıl açıklanabilir başka? Bakar mısınız, kendi ülkemizde ne durumdayız!

Ama eşit vatandaşlık, çokkültürlülük, daha çok demokrasi talebi kötü mü?

İlk bakışta gerçekte çok masum gelen ideolojik kodlar bunlar: Eşit vatandaşlık, çokkültürcülük, ortak vatan, yerellik, özyönetim, özerklik, çözümcülük, özgürlükçü laiklik, demokrasi vs. Bu ve benzeri kavramlara karşı çıkarsanız fena halde suçlanıp tüm edebiyat kurumlarından yayınlanmamak dahil dışlanırsınız.

Vatandaşlar eşit olmasın mı yanı? Kültür inkârcısı! Onlar da Çanakkale’de savaştı! Tek-tipçi! Din düşmanı olmaktan, faşistlikten, anaların ağlamasından zevk alan birisi olarak suçlanıp mimlenmeniz an “mesele”si.

Bu neoliberal kavramların etrafında örgütlenmiş yapı, bu kavramları değil tartışan, kuşkulu yaklaşanları bile içine almayan fena halde tarafgir faşizan/politik bir feodal örgütlülük halinde. Edebiyatımızda hegomonik birinci tarafı oluşturuyorlar. Yayınevlerinin yayın yönetimlerine de sirayet etmiş durumdalar.

Bu bir sığlık; dünyada olup bitenlerden, hangi tarihsel konumu yaşadığımızdan bihaber ya da bilip gördüğü halde ülkesine, halkına ihanete dek onları sürükleyen –ki alçaklıktır!– bir düşünsel sefillik. Elbette ben bu gruba ait olmadım, hep eleştirdim, teslim olmadım.

İkinciler ise 80’lerin sonlarında oluşmaya başlayan bu yapı/lara direnip inatla “80 öncesi” edebiyatımızın durumunu özleyen bir grup. Aydınlanmacı, cumhuriyetçi, (sözde değil özde) anti-emperyalist, sosyalist,  ulusal devletleri –Terry Eagleton’un Kuramdan Sonra kitabında dediği gibi–insanlığın ilerlemesinde epey ilerici işlevlere sahip olarak gören, tarihe, kavramlara, içinde yaşadıkları kültüre, insanlara saygı duyan bir yazar şairlerden oluşmuş edebiyat özlemi bu… Birinciler Türk edebiyatını çürüttüler; ki zaten onlara verilen görev belki de buydu.

Birinci grup için Türkçenin iyi kullanılmasının yazar olmak için o kadar önemi yok; kervan yolda dizilir! Ver ödülü patlat kitabını. Zaten bu katil sürüsü halkın iyi edebiyata ihtiyacı yok, olsa da anlamaz. Zaten dilleri diğer dilleri eziyor sömürüyor, baskı kuruyor!


Dil Derneği Onur Ödülü'nü dernek başkanı Sevgi Özel'in elinden alırken (Ankara 2016)

İkinci grup Türkçeyi titiz kullanmaya hastalık derecesinde duyarlı, iyi şiir, iyi öykü, iyi romandan taviz vermeyen karakterde. 
Türkçeyi yaratan kültürün sahibi olan halkına, o halkın kurduğu Cumhuriyete  minnettarlık derecesinde saygılı. Hele yeni bir yetenek, Anadolunun bağrından doğmuş genç bir yetenek bu grup için büyük bir olaydır. (Örneğin birincilerin tartışmasız eleştirmeni Orhan Koçak'ın genç bir yeteneğe tek bir cümlesi yoktur!) 

Bana gelince, ben edebiyat öncüllerimizin izinde ve emperyalizmin hareketlerine bakarak konumumu belirliyorum desem yanlış olmaz. Adamlar bu bölgeye 30-40 devlet olarak gelip çöreklendi. Küçük lokmalara hemen çullanıp etnik mezhep temelinde terörle boğuyorlar, olmadı "açık" işgal ediyorlar. 15 milyon insan yerinden yurdundan edildi: Tarihte görülmemiş bir insanlık trajedisi.

Biraz büyük lokma Türkiye, İran, Rusya’yı ise ekonomik ambargo, tehdit, FETÖ darbe girişimi gibi inanılmaz yöntemlerle, bin bir türlü manevrayla içten zayıflatıp işgal için kıvama getirmeye çalışıyorlar. Edebiyat, basın onların kavramıyla “medya” bunun için en kolay araç… Tabi edebiyat da!

Ülkemiz emperyalizmin hedefinde yani. Bir yandan iç içe görünüyoruz ama kurdun niyeti belli. Üstelik dünyanın en kanlı iki örgütünü sarmış başımıza, varoluş mücadelesi veriyoruz.

Peki şairler (sanatçılar) tehlikeyi ilk sezen toplumsal grup değil mi?Edebiyatımız bu alt üst oluşun neresinde? Olayları nasıl görüyor? Hangi tarafın gözünden görüyor!

Ama birincilere göre, “emperyalizm yok kapitalizm var ona karşı olmak neyine yetmiyor! Emperyalizm salatasıyla ülkedeki despotizmi gizleyemezsin, bu komplo teorisidir” felan…

Yalnızca şunu söyleyerek sorunuzu da yanıtlamayı bitirmiş olayım:

Geçen gün İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali’nde, Gülhane Parkında bulunan Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi salonunda Cemil Meriç konuşulurken konuşmacılardan Oktay Taftalı bir anısını anlattı: On yıllar önce bir toplantıda konuşmacı olan Murat Belge, emperyalizmin bölgemizle ilgili büyük planları olduğu yollu soruya şimşek gibi atılıp, “Bunlar komplo. Sen kendi içine bak…” demiş.

Taftalı, “Tam da o günlerde emperyalizmin ‘Koalisyon güçleri’ Büyük Ortadoğu Projesi gereği Bağdat’a bomba yağdırmaya başlamıştı” dedi!

“Birinciler” dediğiniz taraftan tutuklanan yazar ve şairlere ne diyeceksiniz peki?

Evet, edebiyatımızı getirdikleri duruma bakar mısınız? Bütün yayınevlerini gezmiş büyük yazar sayılmış, bu halka budur senin yazarın bunu oku diyerek Türk edebiyatının baş köşesi işgal ettirilmiş nicesi, emperyalizmin denetiminde hareket ederek halka karşı suç işleyen örgütlerin destekçisi olarak tutuklanıyor. Yurt dışına kaçan "büyük yazar"ımız var! Kim olursa olsun hiçbir yazarın hiçbir insanın tutuklanması taraftarı değilim. Bu kişilere hak etmedikleri bir kahramanlık tanımak olacağı için değil; gerçekten. Bu sorunu biz yazar ve eleştirmenler kendi içimizde çözüp halledebiliriz.

Ama şunu söyleyeyim ki ülkelerinin, burnumuzun dibinde örnekleri yaşandığı halde bölünüp parçalanarak karanlık çağlara sürüklenmesine bilerek ya da bilmeyerek de olsa katkıda bulunmuş olmak, halkına ihanet etmek affedilemez bir suç olsa gerek. Dünyada halkına karşı, halkına ihanet etmiş tek bir büyük yazar şair sanatçı yoktur! Halkın verdiği ceza tarihsel cezadır; çok ağır olur!

Örneğin, bu halk “FETÖ” ideolojisinin tehlikesini anlamayabilir, politikacılar bile “yanılmış” olabilir! Ama yazar ve şairin yanılmasının cezası her iki taraf için de çok ağırdır!

 

MÜHÜR DERGİSİ NO:67