Edebiyat dergilerimizin Ağustos 2012 sayılarınde ne var? / Ahmet Yıldız

Edebiyat dergilerimizin Ağustos 2012 sayılarınde ne var? / Ahmet Yıldız

07 Ağustos 2012 - 10065 kez okundu.

KİTAP-lık

 

Kitap-lık dergisinin Temmuz-Ağustos 2012 tarihli 162. Sayısının kapak başlığı “Roman: Ortaya Karışık”. Bu deyimi nereden anımsıyorum diye düşünürken bir yemek/salata deyiminde karar kıldım. Kitap-lık gibi “ciddi” bir edebiyat dergisinin kapağında, hele “roman” gibi çok daha ciddi bir edebiyat türünü incelemeyi bu denli hafifleştirmeyi yadırgadım dersem yanlış olmaz. Umarım “editör”ler, dergi çıkarma “mevzu”sundan (barlarda sabahlayan şarkıcı/oyuncu tayfasının ağzı gibi bu sözcüğü kullanmış “editör”-den!) ve edebiyattan bıkmamışlardır; umarım “ciddiyet!”lerini kaybetmek üzere değillerdir.

 

Çünkü, “Kitap-lık bile kapanıyor ilgisizlikten; çöküyoruz!” lafını duymaya başlamıştım çevremdeki konuşmalardan. Neyse ki “Editör”ümüz “den”, yazısının sonunda, derginin kapanmayacağını ama 2003 öncesinde olduğu gibi iki aylık aralıklarla yayınlanacağını öğreniyoruz. 

 

*

 

Kapağı bu kadar eleştirip hafifmeşrep bulmamın nedeni, “içeride” roman üzerine çok ciddi yazıların olmasından. Demir Özlü’nün “Roman… Roman…” başlığıyla yazdığı yazıyı, her romancının değil her edebiyat meraklısının okumasını öneririm.

 

“Roman, hikaye sanatlarıyla birlikte en çok insanal değerleri yüklenip taşıyabilen türlerdir”le başlayan yazı, büyük eleştirisine başlıyor. “Köy romanı-kent romanı” gibi ayırımları “kısır” buluyor. (Bu yazıyı 1980 yılında yazmış Demir Özlü.)

 

Özlü'nün yıllar öncesinden kalkıp bugünün edebiyat anlayışlarına tokat atan bu eleştirel yazısını, romanı/öyküyü, Adnan Binyazar’ın Sartre'den alıntılayıp tekrarladığı, “edebiyat yapıtı insana insanı anlatır” özelliğinden soyutlayıp, bir takım günlük kavramlar etrafında kategorize eden akademisyen kültürüne bir eleştiri olarak genişletebiliriz.

 

“Romanda bireysellik” konusunda yerinde sorular soruyor Özlü. Sonra, özellikle şairlerimizde (şiirpenceresi; sen duy diyesi geliyor insanın) “Düşük düzeyde polemikler yapmak, gelişmiş ve gelişen kültür merkezlerinin kıyısında kalmış ülkelere özgü bir tutum. Bazı yazarları dışlayıp bazılarını da ölçüsüz olarak yüceltmek de… henüz yöneldikleri kültürleri bütünüyle kavrayamamış ülkelerin gerçeği.

 

Edebiyat yapıtı, yazar/şair üzerine yazarken, eleştirirken temel sorunsaldan, yani insandan uzaklaşılamaz diyor Demir Özlü. Her gerçek yazarın eksene koyduğu sorunsal insandır. “Tolstoy yalnızca köy romancısı olarak değerlendirilebilir mi?” diye soruyor.

 

“Kendini gerçeklikten ayırarak özerk bir varlık olarak ortaya koyan romansal yapıtları kuşkuyla karşıladım.”

 

“Bu ekonomik düzen… insansız bir dünya yaratma çelişkisini bilinçaltında taşıyorsa, insanı büyük ölçüde nesneleştirmişse… bu süreçlerin geçici olmasını istemek, bilinçle bu süreçlere karşı çıkmak, bu etkileri aşmak görevidir yazarın. İmge gücünü yaşanan canlı hayattan ayıran ve gerçeğin salt imge gücüyle yakalanacağını öne süren görüşler felsefi olarak Yeni-Eflatuncu görüşlerden başka şeyler değildir. Bütünüyle felsefi idealizmin yeni görünüşleridir.”

 

“Bir imge avcısı değildir yazar…”

 

Daha neler neler var yazıda. Dergiye emek verenlere saygısızlık etmemek için fazla alıntılamıyorum; dergiyi okurların edinmeleri gerikir.  “Kendimizi bireysel varlığımızda, bireysel varlığımızı da (onu) oluşturan toplumla tarihin ötesinde aramayalım!” diyor Özlü.

 

*

 

Demir Özlü’nün 1980’de sezip bizi uyardığı “bu süreç…” ne yazık ki “geçici…” olmadı. “Aşılamadı.” Yazar ve şairlerimiz, bırakalım bu sürece karşı gelecek öncü konumlarını kullanmayı,  bizzat bu sürecin parçası oldular!  Bu 30 yıllık süreç, hem edebiyatın hem de insanın insanlaşması yolunda çaba gösterenlerin dünyasına bir kabus gibi çöktü. Belki de bu arayı “delet” edip 1980’den yeniden başlayalım ha, ne dersiniz?

 

*

 

(Tam bu tümceleri yazarken bir TV kanalı, Nazım Hikmet’in 1959’da Budapeşte Radyosu’nda yaptığı konuşmayı yayınlıyordu. Büyük şair: “Şimdilerde yeni şairlerimiz arasında yurdunu, insanını seven şair çoğaldı. Eskiler böyle değildi…” diyordu!)

 

*

 

Bilge Karasu’nun “Çağdaş Türk Romanı Üzerine Düşünceler”ini Tunç Tayanç adlı araştırmacı 14 Şubat 1954 tarihli Vatan’ın San’at Yaprağı’nda bulmuş. (Hilmi Yavuz’un Ceviz Sandıktaki Anılar’ına göre, Şakir Eczacıbaşı, Özer Esen, Özcan Ergüder ve Oktay Akbal yönetiyorlardı  San’at Edebiyat Yaprağı’nı.) (Doğru ismi hangisi?)

 

Karasu, “Çağdaş Türk romanı diyorsunuz; çağdaş deyince 1925-30’dan bu yana yazılan romanları mı, son on yıl içinde yazılanları mı yoksa çağdaş denebilecek bir Batı anlayışına yakın bir anlayışla yazılmış romanları mı anlayacağız?” diye soruyor o güzelim gerçekçiliğiyle.

 

(Bugün "çağdaş"ın yerini "Modern!" aldı ve yine sorabiliriz değil mi aynı soruyu sevgili Metin Cengiz?)

 

Kaya Tokmakçıoğlu’nun “Mitsel Paradigmadan Dizisel Müziğe Adrian Leverkühn’ün Yolculuğu” gibi, okuru ürkütücü gotik başlıklı yazısına la havleyle tam başladım ve okumayı ilk tümcede bıraktım. İlk tümcesi “Siyasal roman…” diye başlayan bir roman değerlendirmesini  Demir Özlü’nün yazısından sonra okumak hakaret gibi geldi.

 

Pınar Güner’in “Virgina Woolf Romancılığı” başlıklı yazısı, “Modernist İngiliz romanının öncülerinden Woolf’a göre…” diye başlıyor. Sakın doğru değerlendirme, “Modernizmin son temsilcisi Virginia Woolf…” diye başlamak olmasın sayın Güner?

 

Yazı, Woolf romanlarının özetini isteyenler için iyi bir yazı! Birkaç sayfa önce Bilge Karasu’nun yazısından: “Eleştirme de bu durumun yardakçısı. Romanın ‘hikayesini’, ‘konusunu’ uzun uzun anlatıp, romanın ‘yazılışını’ iki satırda geçiştiren yazılar pek çok.”!

 

İrfan Karakoç’un Sulhi Dölek’in Kirpi romanını incelediği “Türk Romanında Dikenli Bir Karakter” yazısı nitelikli ve Dölek’e verilen değer açısından duygulandırıcı bir yazı.

 

Tuğrul Tanyol’un “Yakarış” başlıklı şiirini gerçekedebiyat.com’a almış ve yayınlamıştık. Aşk şiiri gibi görünen bu şiir emperyalist/gerici kuşatmanın bunaltıcılığında büyük bir umutsuzluğu içinde barındıran ve bu karanlık günlerde bir kurtarıcıyı, bir umudu çağıran etkileyici bir şiir.

 

Yüksel Peker’in “Kelebek, Şair ve İzler”, Mehmet Can Doğan’ın “Peribacası”, Gürgenç Korkmazel’in “On İki Aşk”, Ali Özgür Özkarcı “Burnu Kırık Köstebek Hikayesi”, Anita Sezgener “Parantezin Dışı” derginin bazı şairlerinin şiirleri. Gürgenç Korkmazel’in “On İki Aşk”ını geriye dönüp yeniden okudum. Bir ara yeniden okuyacağım! İsmail Uyaroğlu’na benze(me)yen bir tad. Çok sevindim böyle bir zenginlikle karşılaşmaktan.

 

Kitap-lık’daki öykülere tek tek değinmeyeceğim. İleride iki öykü dergisi var yazılacak. Kerem Işık, “Süper Kahraman Diyeti”, Serhat Çelikel “Mayıs”, Melida Tüzünoğlu “Midillimle Çıktığım Yolculuğun İlk Bölümünü Anlatan Mektup”, Ozan Çınar “Bütün Mesailere…”, Engin Özkol “Yapılacaklar Listesi Bir Anne”  başlıklı öyküleriyle başarılı bir yazarlık örneği gösteriyorlar. Hepsini okudum öykülerin. Engin Özkol’a ayrıca teşekkür…

 

Dergi bitti artık, yoruldum derken Mehmet Yaşın’ın Fabula Konferansında sunduğu “Avrupa ve İslam Düşüncesi Ötesinde: Aşk Şairi ve Düşünürü Sapfo ile Rumi” yazısına rastladım. Bu nitelikli yazının Demir Özlü’nün yazısıyla birlikte okunmasını öneriyorum. Yunan düşüncesinin Anadolu’dan kaynaklandığını (Halikarnas Balıkçısı nur içinde yatsın) savlayan yazı, Yunan mitolojisi ve edebiyatının Yakındoğu kaynaklı Stoacılıkla bağlantılı olduğunu belirtiyor. Daha sonra Sapfo ile Rumi arasında benzerliklere dikkat çekiyor. Yaşın, Rumi’nin bir biçimde Sapfo’nun şiirini bildiğini ve ondan etkilendiğini şiir biçimi/hece birimiyle bile kanıtlamaya çalışıyor.

 

Düşünce olarak da birbirine benzeyen iki şair “sevgiliye birleşmeyi engelleyen tutucu toplumlar”a karşıdırlar ve hep “insan”ı, kişisel deneyimleriyle öne çıkarmaktadırlar. Belki de bunun için “Sapfo 2600, Rumi 800 yıldır" okunmaktadır. 

 

Dergi artık gerçekten bitti, deyip yine yana koymak kararındayken Ahmet Sait Akçay’ın ismiyle bile başıma taşlar yağdıran “Öyküde Müslüman Gerçekçilik Sorunu” başlıklı incelemesine rastladım.  Yazıyı neresinden tumak lazım? Öykü yazan “Müslüman” kardeşlerimiz kimler? Hepimiz Müslüman değil miyiz? (Aman Allahım, ne kadar “Kemalist!” sorular soruyorum böyle.)

 

"1990 sonrasında ürünlerini yayımlamış olan Müslüman hikayecileri…”

 

Sayın Akçay sanırım, “Müslüman” derken, Cumhuriyetin iki temel ideolojisinden (Bir ilerici Cumhuriyet bir de gerici Cumhuriyet vardır) Bediüzzamanlara, Nurcu, Kadirici, Fetocu vs. bilimum tarikatlara üye -ya da etkisinde- Türkiye sağ düşüncesini besleyen ve adı aslında "islamcı"  gibi politik bir işlevle anılan dinci ideoloji sahibi öykü yazarlarından söz ediyor. Tersi; kimin Müslüman olduğunu nereden biliyor Akçay? Ürkütücü bir anlayış.

 

Sanırım suç Akçay’da değil, 12 Eylülcülerin sağcılarla solcuları karıştırma/kavuşturma (aslında ilerici devrimci güçleri susturup islamcılara yol açma) ideolojisinin  edebiyat dergilerinde egemen olmasının bir sonucu: Eskiden herkes kendi dergisinde yazardı ve bu bulaşıklık olmazdı. 

 

Sayın Akçay, “Ürün…” derken de sanırım bu zihniyet sahibi yazarların "biricik" yaratıyapıtlardan söz ediyor; ayakkabı, tekstil ürünlerinden değil!

 

“Gerçekçilik…” derken ise hepten bir bataklıktayız. Gerçek nedir? Sanatta gerçekçilik nedir? Uzun bir konu.  

 

Türkiye kültür yaşamını 1990’lara dek yönetme gücünde olan ilerici düşünce,  bilindiği gibi yıllardır ona yük olmuş olan sanatta “gerçekçilik”le, üstelik “toplumcu”suyla Kagan’ı bile karşısına alarak, Lukacs’ı anlamaya çalışarak kör topal da olsa eleştirel bir tutum almayı başarmıştı. (Cumhuriyet’in “ikinci” yönünün "kültür/sanat" ve sorunları konusunda “birinci” yönünden epey geride kaldığını kanıtlıyor; bu yazı da onu gösteriyor!)

 

Ancak Akçay’ın oldukça “gerçekçi!” saptamalarının da hakkını verelim: “Sonuç olarak Müslüman hikayecinin nesnesiyle mekanla ilişkisi ampirik bir düzeyde gelişmez, yani bir deneyime rastlanmaz, hayatın gerçekliğinden ziyade yazarın zihinsel dünyasına yaslanır.”!

 

Eh, tersi de çok şaşırtıcı olurdu zaten. Ayrıca merak etmesin, “Müslüman olmayan!” öykü yazarlarının da “hayatın gerçekliği” açısından kısırlıkta “Müslüman olan”dan bir farkı yok; aynı emperyalist kültürel modanın çocuklarıdırlar!

 

("Müslüman" öykü yazarları için "Müslüman" öykü eleştirmeni Ömer Lekesiz çok daha "gerçek"çi tartışıyor sorunu; dahası sanırım Ahmet Sait Akçay'la epey derin bir tartışmaya da dalabilirler bu kadar zıt düşünceler savunurlarsa: Kimliklerini gönülleriyle kabul ettikleri  şeyler oluşturduğu için gönülleri Din’den yana. Ama akılları Batılı, edebi bilgileri ve zevkleri oradan besleniyor.

 

Gönüllerindekinden vaz geçerlerse bedeli kimlik çatışması oluyor, akıllarındakinden vaz geçerlerse bildiklerini, anladıklarını sandıkları dünya tersine dönüyor..."!)

 

Vah ki vah! Gel de üzülme "Müslüman" öykü yazarları için.

 

 

DÜNYANIN Öyküsü

 

Günümüz edebiyat ortamında bir öykü dergisi çıkarmaya çalışmak cesaret isterdi. Bunu da Özcan Karabulut yapıyor. Heyamola Yayınlarının sahibi Ömer Şükrü Asan’ın Roman Kahramanları’ndan sonra ikinci “proje”si bu dergi anlaşılan…

 

Derginin genel yayın yönetmeni Karabulut, “Sunuş” yazısında “Her yazar farklı bir serüvenden geliyor; edebiyatın ‘cadde’sinde ya da farklı ‘sokak’larında bulunuyor olabilir.” diye yazarak hem yazarların düşünce dünyalarının, ideolojilerinin çeşitliliğini, hem öyküdeki konu çeşitliliğini bir zenginlik olarak alıyor. 

 

Donald Barthelme’nin “Okul” adlı öyküsü Michael Haneke sinemasını aratmayacak bir konudaydı. Ancak –çevirmeni Sevinç Özer’i de kutlayarak– her tümcesi bir sonraki tümceyi okutmaya zorlayan mükemmel bir öyküydü. (Aslında normal bir öykü! Her öykü böyle olmalı.)

 

Sevinç Özer’in “Kısa Öyküde ‘Okul’dan Yansıyan Sistem Eleştirisi” başlıklı yazısı bu öyküyü inceliyor.

 

Yeri gelmişken bu “Kısa!” öykü ne demek oluyor? Ne zaman sessizce bir yılan gibi öykü dünyamızın koynuna girdi bu isim bilen var mı?

 

Ben hep “öykü”yle büyüdüm. “Kısa”sı ise 1990’larda postmodern akımlarla moda olan bir sayfalık, yarım sayfalıklarına deniyor herhalde diye düşünmüştüm. Ama buna “kısa kısa öykü” dendiğini görünce hepten şallak mallak oldum. Daha sonra Edgar Allen Poe’nun 20 sayfalık öyküsüne bile kısa öykü dendiğini görünce bunun 80’lerde kültür yaşamımıza tebelleş olan çeviri dilinin edebiyatımıza egemenliğinin bir sonucu olduğunda karar kıldım. İngilizcesi iyi olanlar sanırım hak verecekler. İngilizcede “öykü” türüne “short story” deniyor. Eh dümdüz bir anlayışla dümdüz çevirirsen, “Kısa öykü!” niçin olmasın kırk yıllık “hikâye!”

 

*

 

İrlandalı yazar Edna O’Brien'in İlknur Özdemir’in çevirisi “Benim İki Annem”in başına “İngilizceden çeviren” yazılmış, Yuri Bondarev’in Yetenek ve San’ını “Rusçadan çeviren Birsen Karaca”.   Ama, Filistinli yazar Mahmut Şukayir’in güzel öyküsü “Teyze Kızım Condoleezza”’yı Mustafa Balel, “Çeviren” olmuş; hangi dilden belli değil. Arapçadan mı Fransızcadan mı?

 

Bence dergilerin ve yayıncıların çeviri yapıtları hangi dilden çevirdiklerini yazmayı kural edinmelerinin zamanı geldi de geçiyor diye düşünüyorum.

 

Celal Özcan, Yiğit Bener, Müge İplikçi, Ahmet Sait Akçay, Aysun Kara Sezer, Birgül Öğuz, Nalan Kiraz, Serdar Koçak, Türker Ayyıldız, Ayşe Akaltun, Arzu Demir, Neslihan Önderoğlu, Deniz Utlu isimler dergide yer alan bazı öykülerin yazarları.

 

Bunca öyküyü peş peşe kısa sürede okumakla bir değerlendirme yapmak yanlışlara sürükleyebilir beni, biliyorum ama Yiğit Bener’in Fransa’da da okurlara okuduğu öykü  “Seçilmek” ve  Aysun Kara Sezer’in "Canlı Ölüm"ü sade ve olaya odaklanmış anlatımı, bir öyküde olması gereken son’uyla etkiledi beni. Arzu Demir’in “Kub Kubar” adlı öyküsü biraz Sait Faik’in “Hişt!.. Hişt!..”ine çok mu benziyor ben mi yanılıyorum? İki şair Veysel Çolak ve Serdar Koçak başka amaçlarla yer almışlar dergide.

 

*

 

Adnan Binyazar “Yaratıcı Betimleme”, Emin Özdemir ise “Kurmacasal Gerçeklik” başlığıyla çok önemli her yazarın okuması gereken yazılarla dergiye destek vermiş. Emin Özdemir yazısında, “Anlatısal yaratılarda anlatılanın (bir durum, bir eylem ya da bir kişi) kurmacasal bir gerçeklik kazanması anlatımın güzelduyusal bir yapı taşımasına bağlıdır. Güzelduyusal tattan yoksun bir dille biçimlendirilmiş bir yaratı neyi anlatırsa anlatsın kurmaca katına çıkamaz…” diyor.

 

*

 

M. Sadık Aslankara, Kemal Gündüzalp, A. Ömer Türkeş, İnci Aral öykü eleştirisi/kitap tanıtımı yazılarıyla Dünyanın Öyküsü’nde yer alıyorlar. A. Ömer Türkeş, “Quo Vadis” başlıklı yazısında bugüne dek hep roman üzerine yazdığını ama öykü üzerine çok seyrek yazdığını belirterek bundan pişmanlığını dile getiriyor. “Oysa öykü alanında durum edebiyatımız açısından çok umut verici… 80’lerden sonra dışlanan, yerine öznel beğeni yargıları konulan teorik yaklaşım öykücülüğün hizmetine hala koşulabilmiş değil…” diyerek “eleştiriye ve editörlük müessesesinin” hizmetine koşacağının işaretini veriyor. (Aman koşma Ömer mi desek acaba?)

 

İlginç bir yazı, ama “80’lerden” önceki “teorik yaklaşım” neydi onu biraz açsaydı Ömer Türkeş çok iyi olurdu. Ayrıca Ömer Türkeş’i öyküden pek fazla umutlu olmasın diye şimdiden uyarmak isterim; durum romandaki “bolluk/kısırlık diyalektiği”nden pek farklı değil!

 

*

 

Nemika Tuğcu’nun Mustafa Balel’le konuşması, Sadık Aslankara’nın, Feridun Andaç’ın incelemesi Özcan Karabulut’un dergi genel yayın yönetmeni olarak yaptığı güzel işlerden biri. “Popüler yayınevleri”nin görmezden geldiği Türkiye’nin en önemli yazarlarından birini gerekli ayrıntıda konu edinmek alkışlanacak bir anlayış. Edebiyatımızın buna ihtiyacı var.

 

Özcan Karabulut'a önemli not: Derginin kapak " grafik sorunu" var. İç "dizayn" iyi ama kapağı tez elden gözden geçirmek gerekiyor.

 

 

SİNCAN İSTASYONU

 

Dergi başyazısında  Enis Batur’un Cumhuriyet Kitap’taki yazısını tartışıyor. Batur, çevremizde kıyamet de kopsa, kimse bizi okumasa da şair/yazar işine bakmalıdır’ı Fransa’dan örnekler vererek savlıyor. Düşünce yeni değil bu elbet, Walter Benjamin de Montaigne incelemesinde, bu büyük yazarın 30 Yıl Savaşları ve ünlü Tuz Direnişi’nde cesetlerin üzerinden atlayarak odasına çıkıp o iyimser güzelim denemelerini yazmasını saygıyla karşılamıştı. Önemli bir tartışma konusu. Umarız “Ortalama beğeniden kopuş”u dergiler ve gerçekedebiyat.com gereğince tartışabilir.

 

“Ne var ne yok” bölümünde Haydar Ergülen’in bir değerlendirmesini almış. Üniversitedeki derslerini Varlık’da yayımlamasına Hakan Arslanbenzer “Varlık’a yakışmıyor… vazgeç… gibi şeyler” söylemiş ve haydar Ergülen de buna hak vermişmiş.  Benim merakım, Arslanbenzer, -kendisini tanıdığım için- Varlık mı bu yazılara yakışmıyor yoksa bu yazılar mı Varlık’a yakışmıyor dedi! Yoksa ikiniz de mi Türk edebiyatına yakışmıyorsunuz dedi!...

 

Sina Akyol’un Baki Ayhan T.ye “İş Ahlakı” üzerine enerji harcaması “garibime” gitti. Demir Özlü’nün yukarıya aldığım “Düşük düzeydeki polemikler…” alıntısına bak Sina Akyol; daha büyük işlerle uğraşmak yakışır sana.

 

Bekir Doğanay’ın “Şiir Sarhoş Olabilir, Ama Yazı Ayık Olmalı” başlıklı yazısı dergiye yakışır bir ayrıcalıkta.  Bir zamanlar şairlerin, birleri hakkında yazmasının ayıp bir şey olarak telakki edilirken nasıl vıcık vıcık bir dille birbirine yağ çeken yazılar yazabiliyoruz diye soruyor Doğanay. Sincan İstasyonu'nun son sayfasında "Dergiden" bölümünde de dergiler bu "küçük hesaplaşmalar"a alet olmamalı deniyor.

 

Doğanay’ın özdeyiş haline gelmesi gereken deyimiyle bu kılçık dili eleştirelim: “Kafası karışık olanın dili de karışıktır!..

 

Cihan Oğuz’un “Facebook Şiirleri”nden sonra şiirden tam umudumu kesmiştim ki sonlarda Ramazan Tekinel’in “Gümüşten Bağbozumu”, Bozan Yaman’ın “Yakın Uzak” başlıklı şiirlerine rastladım. Sanırım bu iki şiiri sona alarak dergiyi de bağlamış Abdülkadir Budak!

 

 

KIYI EDEBİYAT DERGİSİ

 

İlk öykümün yayınlandığı dergidir Kıyı. 12 Eylül cezaev(ler)inden yeni çıkmış bir genç yazar olarak 1983’de derginin bürosuna gitmiş ama Ahmet Selim Teymur’un orada olmamasına da sevinerek masaya "Bir Bahar Günü Kentte" başlıklı öykümü bırakıp kaçarcasına çıkmıştım. Sonra, derginin tam ortasında yayınlanmış öykümü okumuş okumuştum.

 

Şimdi Ahmet Özer, Ali Mustafa taşıyor Kıyı’nın bayrağını. Bir bölgesel dergi ve bundan da gurur duyan bir dergi Kıyı. Raif Özben, Atilla Aşut, İbrahim Oluklu, Remzi İnanç, Hüseyin Atabaş, Ünsal Piroğlu derginin bu sayısındaki bazı isimler.

 

Tekin Sönmez için "Atardamar"da özel bölüm hazırlamaları ise Mustafa Balel'e gösterilen saygı gibi değerli.

 

 

KALEM

 

Ankara’da yayınlanan dergi sessiz sedasız 9. Sayısına ulaşmış. Sanki son yirmi yılın öykü anlayışlarına bulaşmamış temizlikte Türkçeyle, samimi, içinde "reel" insan; yaşadığımız çevre, ülke, dünya olan öykülere rastladım. Bir vaha gibi, birden beliren bir umut gibi öyküler. Engin Sune’nin “Ferfecir”,  Ömer Kaçar’ın “Kelebeğin Ömrü”, Ayşegül Er’in “Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgarına”, Ümit Aykut Aktaş’ın “Bay Potasyum Klorit”… Dergi bir öykü dergisi gibi, birkaç şiiri ve bir oyun çevirisini saymazsak.

 

(Can havliyle yazmaya devam ediyorum bu yazıyı. Geceyarısı ve saatlerdir oturmaktan bacaklarım kaşınıyor; yara oldu! Diğer isimleri yazamıyorum dergide yer alan; bağışlasın çocuklar!)  “Angelopulos Diye Bir Adam” başlıklı Cemal Salman’ın yazısıyla Teo Angelopulos’un ölümüne üzülen tek edebiyat dergisi ünvanını edinmiş Kalem. Tebrik ediyorum onları.

 

 

GENEL DEĞERLENDİRME 

 

Ülkemiz, dergilerimizin yayınlandığı 2012 yılının Ağustos ayında, emperyalizmin akıl almaz politikaları sonucu darbelerin, “bahar!”ların yaşandığı, mezhep ve kimlik politikaları ekseninde bin yıllık kardeşliklerin ve bir arada yaşama bilincinin düşmanlığa dönüştürülmek istendiği emperyalist güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir coğrafyada bulunmaktadır. 

 

Emperyalizm, artık bizden çok uzak bölgelerde Vietnam'da, Latin Amerika'da ya da “teori”de değil somut bir olgu olarak ülkemiz yanı başında vahşiliğini ve saldırganlığını sürdürmektedir. İzmir’deki NATO karargahı, Malatya Kürecik’teki Füze Kalkanı, İncirlik Üssü ve Suriye sınırındaki faaliyetler ülkemizi her an bir savaşın merkezi haline getirebilecek gerçekliklerdir.

 

Ünlü yönetmenimizin “Yalnız ve güzel” bir ülke olarak nitelendirdiği, ünlü şairimizin "Dörtnala gelip Uzak Asyadan / Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim!" dediği ülkemiz ne yazık ki sınırları delik deşik, yolları güvensiz, bölünme ve iç savaş tehlikesi yaşama,  bir Pakistan/Afganistan olmanın eşiğinde bir gerilim içindedir.

 

*

 

 “12 Eylül" darbesinin yarattığı Özal döneminden, Derviş dönemi ve bugünkü siyasal iktidarın uygulamalarına kadar Türkiye, ekonomiden siyasi yapısına kadar tarihinin en kapsamlı “toplum mühendisliği” projesini yaşamış ve yaşamaktadır. Ülkemiz, siyaset ve kültür alanından halkın günlük yaşamına kadar son derecede kapsamlı, bu kez toplumun “ruhuna” ilişkin bir “toplum mühendisliği” projesinin şantiyesi haline gelmiştir!

 

Öyle ki bu yaz tüm veliler, çocuklarının mahalledeki kırk yıllık normal okullarının imam hatipe dönüştüğü şokuyla karşı karşıyadırlar! (Geleceğimize, canım genç dimağlara görülen reva bu anlayıştır! Elif Şafak, "türk halkının beynine iyi çalıştınız" diye emperyalist merkezlerden Haçlı nişanları almaktadır.)

 

İçinde yaşadığımız bu kaotik ekonomik ve siyasi baskı, edebiyatın temel konusu olan (olması gereken!) ülkemiz insanının tüm kişiliğini (kimliğini değil!) paramparça etmiş, kadın cinayetlerinden etnik cinayetlere, iş kazalarından, taşeron/güvencesiz çalıştırılmanın gerilimine,  Anadolu'nun dört bir köşesinde yoksul evlere düşen evlat acısından cezaevindeki katliamlara dek binlerce trajedinin her gün yaşanmasına neden olmuştur.

 

*

 

İki aydır sergilediğimiz edebiyat dergilerimizin içeriğinde ve orada yazan yazar/şairlerimizin mantığında, yüreğinde bu yaşananlarla uzak yakın bir ilginin olmadığı ve adeta bir başka gezegende yaşandığı görülmektedir.

 

Demir Özlü’nün ta 1980’de “aman…” diyerek dikkat çektiği tehlike gerçekleşmiştir ve yıllardır insanımızın "gerçek" sorunlarını edebiyatımız iplememektedir! (Bu ilişkinin-etkinin nasıl olacağı konusunda da bir düşüncesi yoktur! Öyle bir sorunsalı da yoktur.)

 

Ama işte, kendini sevmeyen, kendisine mesafeli duran edebiyatı, tarihinin en büyük trajedilerini yaşayan ülkemiz insanı da iplememektedir! (Edebiyatımızın, ülkemiz insanını ve yurdumuzu artık sevip sevmediğinden ben bile emin değilim. Edebiyatın insanını sevme zorunluluğu var mıkine diye soranları bile duyabiliyorum!)

 

*

 

Ne var ki halkın edebiyatı "ipleme"me hakkı vardır ama yazar ve şairlerin kullandığı muhteşem dil Türkçeyi  yaratan halkını yok sayıp aşağılama hakkı -bizim düşüncemize göre- yoktur! (Enis Batur ve Budak'ın vurguladığı gibi halk anlamasa da yazar/şair işini yapmaya devam edecektir.)

 

ÖNEMLİ NOT: Geçen ay yaptığım dergi değerlendirmeleri umduğumdan çok ilgi gördü. En son 1500 kişiyi geçmişti okuyan sayısı. Onlarca telefon ve mesaj, "tam da düşüncelerimize tercüman olmuşsunuz" türünden teşekkürle doluydu. Sitem ve kin güden davranış ve mesajlar da oldu doğal olarak. (Facebook'ta 30 gün arkadaş edinememe cezası almama neden olan şikayette bile bulundular!)

 

Edebiyat dergisi çıkarmak dünyanın en meşakkatlı, en zor işlerinden biridir. Hele arkasından bir yayınevi, kurum olmadan kendi yağıyla kavrulan bir dergi çıkarmak! Bunun için bir kez bile tek bir yaprak dergi çıkarmış her "dergici"ye saygı duyarım. Bu "çıkarma" iradesidir saygıyı hak eden.

 

Ancak eleştirilerim de -yukarıda kısaca değindiğim- ülkemizin ve insanlığın içinde bulunduğu durumun sorumluluğunda yazılmış gerçeklere ve edebiyata olan saygıdan ötürüdür. "Çağdaş" ve son yüz yılın en önemli olgusu olan eleştiri kavramını içselleştirememiş feodal kafaların dergi çıkarmayı şimdiden bırakmaları gerekir.

 

Bizim için edebiyat söz konusu olduğunda her şey teferruattır!  Ahbap çavuş ilişkilerine, uydurma "editör!"lerin oyuncağı olmuş önemli yayınevlerimizin şerbetine göre yapılan eleştiri/kitap tanıtımı döneminin kapanması bu yayınevleri için de sağlıklı bir durumdur. Eleştirinin gereğini yerine getirmek, hem eleştirmen, hem eleştirilen ve dolaysıyla günümüz edebiyatı için hava ve su kadar gerekli ve en az dergi çıkarmak kadar sorumluluk gerektiren değerli bir iştir! 

 

 

Ahmet Yıldız

 

Gerçekedebiyat.com