Alaçatı’da Gece Sefası / Özgen Ergin

Alaçatı’da Gece Sefası / Özgen Ergin

06 Ekim 2016 - 4263 kez okundu.

Sabaha karşı üçte gelen ihbar yüzünden uyandırılınca, deliye döndüm. Akşam, Ilıca’daki Gözde Restoran’da yalnız başıma bir şişe küçük rakı içmiş gece yarısı girebilmiştim yatağa. Telefon ihbarına göre Çamlık Yolu ile Petekevler arasındaki yamaçta bir villada âlem yapılıyor, çevre komşular rahatsız ediliyormuş.
 
Giyinirken, “Yazlıkçıların daha gelmediği şu günlerde ne âlemiymiş bu!” diye söylenerek düşünüyordum. Uyuklayan iki nöbetçi görevliden aldım öfkemi. Emrimize yeni verilen Land Rover’a atladığımda, bizimkiler sallana sallana üstlerini başlarını çekiştire çekiştire uykuda gezer adımlarla geliyorlardı. Verdim veriştirdim yüzlerine karşı. Daha mayısın başındaydık, sokaklar ıssız, Mahalle koyu bir karanlıktaydı. Küçük parkın köşesine yaklaşınca gördüm, evin alt katı pırıl pırıl ışık kümesiydi. Bahçe duvarlarındaki hırsız caydırma ışıklarının hepsi de yakılmıştı. Sahipsiz kalan sokak köpeklerinin havlamalarından başka ses yoktu ortalıkta. Evin bulunduğu Aziz Nesin Caddesi’ne girince, şoföre söylendim: “Kontağı yarım kapat, ışıkları söndür vites birde dursun”. Evin caddeye bakan duvarında penceresi yoktu, köşesine yaklaşınca cipin camını indirdim, dikkat kesilerek dinlemeye geçtim. Genç sandığım bir erkeğin yüksek sesle konuşması ile körpe bir kadının çıngıraklı kahkahası birbirine karışıyordu, öyle ihbar edilecek kadar da rahatsız edici değildi. Şoföre, “Kontağı tam kapat” diye mırıldandığım anda, çok genç olduğunu tahmin ettiğim kadının billur sesi, açık olan taraça kapısından karanlığa eski bir şarkıyla savruldu… Savruldu demek pek uygun olmadı; o genç kadının berrak sesi evden kanat çırparak gecenin karanlık sessizliğine uçtu, gitti, gitti, gitti Ilıca kumsalında denize ulaştı.
“Mani oluyor halimi takrire hicabım…”
 
Ben şaşkınlıkla mutluluk arasında gidip gelirken, o dakikaya dek arkada uyuklayan genç görevli ansızın uykudan uyanmış gibi, fısıldadı: “Basalım mı amirim!” Yılana gibi tıslayarak, “Susss!” dedim… Kendi kendime, “Aman Allahım bu ne ses böyle” derken, kadının şarkısına tok bir erkek sesi eşlik etmeye başladı. Erkeğin sesi daha yüksek çıkıyor, açık kapıdan gökteki yıldızlara doğru yükseliyordu. Gözlerimi evdeki pırıltıdan ayırınca ayrımına vardım, gece karanlık, çok karanlıktı. Şarkıyı izlercesine göğe baktığımda, ayın en ince hilâli bir Yemen hançeri gibi incecik, fersizdi… Şoföre fısıldayarak emir verdim: “Çabukça git rakı su bir şeyler bul getir, sessiz ol!” arkada uyuklayan genç görevliye de diklendim: “Sen de git, geri gelme!”
 
Onbeş dakika sürdü sürmedi, rakı, su, beyaz peynir, birkaç tane körpe hıyar getirdi, onu da geri gönderdim. Kim bilir hangi bakkalı uyandırmıştı resmi elbisenin verdiği fiyakayla. Parmaklarım ivecenlikle şişenin kapağını açarken, iki yıl önce Alaçatı’da sahte rakı içen üç kişinin zehirlenip öldüğü geldi aklıma. Rakının boğazından yükselen keskin anason kokusu, dağıttı korkumu. İçerdeki genç kadınla adam şarkı söylemeyi sürdürüyor, bir şarkıdan bir şarkıya geçiyorlardı. Rakıdan birinci yudumu dudaklarıma götürürken genç kadın, “Mihrabım diyerek sana yüz vurdum” şarkısına başladı. Kadın daha hevesli, daha istekliydi. Şarkı söylemeye, hep o başlıyor, ikinci mısrasında adam katılıyordu. Erkeğin de bilmediği, katılmadığı şarkı yoktu… Ara sıra kahkahalar atıyor, sesli sessiz konuşup gülüşüyor, elbette mutlaka içiyorlardı. Ah o anda, ben de katılsaydım musiki meclislerine… Ben de söyleseydim onlarla birlikte, gençlik yıllarımda söylediğim şarkıları.
 
Şarkılar göğe ağdıkça, içimde geçmiş yılları yar sayan belli belirsiz bir hüzün belirdi, gözlerim karıncalanarak Gülbahçe Gazinosu’nda sahneye ayak bastığım o ilk akşam geldi aklıma. Cumhuriyet öncesi -Alman Ordusu için- yapılan demiryoluna bekçilik eden istasyonun arkasına kurulmuş, gündüzleri çay bahçesi, akşamları gazino, kışın içkili lokanta olarak çalışırdı Gülbahçe… Çevresi gül ağaçlarıyla perdelenmiş, içinden İvriz ırmağınıın kolu akan büyükçe bir bahçesi vardı. Toros dağlarının eteklerinden aşağı akarak, tüm ovayı dolaşıp Konya Ereğli’sini ortasından yarıp geçerdi İvriz ırmağı…
 
Ördekbaşı yeşili ipek bir gömlek ve Terzi Sabri’nin elinden çıkma krem bir takım vardı üstümde. Ayaklarımda, pırıl pırıl yumurta topuk siyah sivri burun ayakkabılar eksik değildi. Saz heyetinde akşamları Dumalı darbukacı Müezzin Memed’den başka hepsinin kafası iyiydi. O saate dek fasıl düzeninde çalarken, aralarda mutfağa geçip tek atarak kafayı bulmuşlardı. Müezzin Memed’in müezzinlikle hiçbir ilgisi yoktu, çok iyi gazel ve mevlit okuduğu için Konyalılar ona Müezzin adını yakıştırmışlardı. Ağzına içki sürmez, sigara bile içmezdi. Ama her akşam bir cigaralık ot çekerdi. Hatırlı kişilerin mevlit törenleri için lacivertleri giyerek Konya’ya gider, tanınmamak için yüzüne çok büyük gelen kara gözlük takarak mevlit okur yolunu bulurdu. Konya’da iyi bir piyasası vardı, ara sıra komşu ilçelere de çağrılıyordu.  Bizim Ereğli’de ise, ağır ve ekâbir eşraftan ağabeylerinin hatırını kıramaz, gece yarısından sabaha sarkan içki meclislerinde meccanen gazel çeker, eski şarkıları terennüm ederdi.
 
Sendeleyerek sahneye çıktığımda saz heyetindeki, Müezzin Memed’den başka herkesin başı önüne düşmüş, uyuklamaya başlamışlardı. Heyecanım yüzünden gözlerim seyircileri görmemi engelliyordu. Sanki sigara dumanları dağılıp çoğalmış,  önüme kocaman bir sis perdesi gerilmişti. En iyisi gözlerimi kapatmaktı, ayaklarımı hafifçe araladım yere sağlamca bastım. Gözlerimi kapatır kapatmaz şarkıya girdim. 
 
“Dil hun olurum yâd-ı cemâlinle senin ben,
çıkmaz gözünün nûr-u gözün didelerimden,
yıllarca senin râhına, göz nûru dökerken
sildin beni ay mihr-i emel toz gibi gözden”
 
İlk dörtlüğü söylediğim sürece, kendi sesimden başka ses duymadım. Usta şarkıcılar gibi boynumu yana çevirip, saz heyetine şöyle bir bakmamla, seyircilerden büyük bir alkış koptu. Hemen arkasından saz heyeti büyük bir coşkuyla ara taksime girdi. Şarkı biter bitmez, saz heyetini beklemeden ikinci şarkıya girdim…
 
“Göze mi geldik, sen mi unuttun gelmiyorsun ah
öyle karanlık geceki ruhum, olmuyor sabah”
 
İkinci şarkıyı icra ettikten sonra, önümdeki sis birikintisi gerçek bir perde gibi aşağıdan yukarı kalkmaya başladı, işte o anda gördüm onu, ön sıradaki masaların birinde, kaymakam babası, öğretmen annesi ve oğlan kardeşiyle birlikteydi. Lisede üç yıl boyunca sevdamızı bilmeyen kalmamıştı. O üniversite sınavlarını kazanmış, ben kazanamamıştım. On gün sonra Ankara’ya gidecekti. Uzaktan uzağa, gözlerine bakarak son şarkıya geçtim.

“Şarkılar seni söyler / Dillerde nağme adın / Aşk gibi, sevda gibi huysuz ve tatlı kadın
Demek, en güzel günlerini bensiz yaşadın / Aşk gibi sevda gibi huysuz ve tatlı kadın”
 
Başını önce öne eğdi, sonra boynunu yana çevirip o kalabalığın içinde sanki çok uzaklardaki boşluğa baktı, sol elinin parmaklarıyla saçlarını arkaya doğru taradı, bu bizim aramızda “Hoşça kal” demekti.
 
Bana verilen sahne süresi bitmişti. “Seni ben ellerin olsun diye sevmedim” şarkısını da söylemeliydim mi diye düşünür dururum bugün bile… Ellerin olmuştur, kim bilir? Bitmeyen bir umutla bekliyorum, günün birinde Çeşme’de, Ilıca kumsalında, belki de Alaçatı pazarında karşıma çıkıverir, tanıyabilir mi beni? Ben onu tanırım. Mutlaka tanırım, sol eliyle saçlarını arkaya toplayan elinden bilirim…

Kimse elimden tutmadı geçti gitti yıllar, Ereğli’deki ehli-keyf ağabeylerin âlemine daldım, ne şarkıcı olabildim, ne futbolcu. Doğu’daki iç savaştaki askerlikten sonra, işsiz kalmaktansa devlet görevine attım kapağı…  
           
Sızmış kalmışım… Yılların verdiği alışkanlıkla irkilerek uyandım, silkinip kendime geldim, kalan suyu avucuma döküp yüzüme çırparak ayılmaya çalıştım. Hırsızları caydıran ışıklardan başka, tüm ışıklar söndürülmüştü. Gece, sabah öncesi ışığını ağartan sevecenliğine bürünmüştü.  Kontağı yarım açıp vitesi boşa alarak iniş aşağı saldım cipi Alaçatı’nın yamacından Ilıca kumsalına. Sarhoşun atı evini nasıl bulursa, bizim yeni Land Rover da karakolu öyle bulurdu.         
 
Özgen Ergin
GERCEKEDEBİYAT.COM